YAZARA MAİL GÖNDER Diyarbakır'ı özgürleştirmek

YAZARLAR / Perspektif Yazarları

40 kişinin ölümünden sonra bile, hiçbir sorumluluk ve özeleştiri belirtisi göstermeyen bir karar alma mekanizmasının, demokratik bir düzen kurabileceğine nasıl inanabiliriz?

"6-7 Ekim Olayları" Kürt meselesini anlama biçimimizi gözden geçirmeyi gerekli kılıyor. Çünkü "6-7 Ekim Olayları" sonrasında, sadece devletin baskıcı politikalarını değiştirmesinin bölgeye özgür ve demokratik bir ortam oluşturmaya yetmediğini anladık. Devlet politikaları ile eşzamanlı olarak PKK- KCKHDP'nin de değişmesi gerekiyor. Bu ikili değişim eşzamanlı gerçekleşmediğinde oluşan şu: KCK'nın gündelik hayatı kontrol edip, alternatif devlet sistemi oluşturması. Üstelik "6-7 Ekim Olayları" doğru okunursa, KCK -PKK -HDP siyasal çizgisinin 1990'ların devletinden daha baskıcı ve şiddet içeren bir siyaset izleyebileceği sonucu çıkıyor.
"Demokratik toplum", "çok kültürlülük" gibi kavramlar, hem siyasal hayatta hem de gündelik hayatta bireylerin ve grupların üzerine baskı ve zorlamanın olmamasını işaret eder. Beklenen şey, hem devletin hem de toplumsal gruplardan birinin diğerleri üzerine zorbalık yapmamasını temin etmek, bireylerin ve toplulukların özgür iradesiyle siyaset yapmasını, gündelik hayata katılmasını sağlamaktır.
Diyarbakır örneği üzerinden düşünelim.
Bu şehir bünyesinde tarihsel olarak farklı sosyal kimlikleri barındırıyor.
Şehirde Kürt kimliği şu anda baskın olsa da, yaşayan Türk kültürü de var. Birkaç yüzyıldır sadece Türkçe konuşan toplumsal kesimler var. Kürtler de Türkler gibi dindar ve seküler ayrışması yaşıyor.
Diyarbakır'daki Kürtlerin yaklaşık yüzde 35'i AK Parti'ye oy veriyor. İslamcı kesimlerin daha ılımlıları da, Hüda-Par da, geleneksel tarikatlar da var. Yani şehir sadece PKK -KCK -HDP çizgisini destekleyenlerden oluşmuyor. O zaman, farklı sosyal kimlik gruplarını barındıran Diyarbakır'da, PKK çizgisi dışındaki diğer toplumsal kesimlerin hakları nasıl korunacak sorusu anlam kazanıyor. "6-7 Ekim Olayları" bize PKK -KCK -HDP çizgisinin kendi çizgisi dışındakilere sindirme amaçlı politikalar uygulayabileceğini hem de bunu acımasızca, yakarak, yıkarak, linç ederek yapabileceğini açıkça gösterdi. Örgütlü kitlesi ile ötekilerini fişlediği, kritik zamanda ötekilerini hedef haline getirebildiği açığa çıktı. Bölgede yaşayanlar bu baskıcı ve sindirici siyasetten bahsediyordu. "6-7 Ekim Olayları" ile bu durum herkesin görebileceği netliğe ulaştı.
Güneydoğu'da PKK -KCK -HDP çizgisi dışındaki toplumsal kesimler gelecekleri konusunda endişe etmeye başladılar.
Bu kesimler, süreç böyle devam ederse, farklı stratejiler uygulamaya başlayacaktır.
Bir kısmı bu baskıdan kurtulmak için Türkiye'nin batısına göç etmeyi seçeceklerdir. Bir kısmı sinerek, gündelik hayatta daha az zarar görmenin yollarını arayacaktır. Diğer bir kesim de kendilerini korumak için demokratik yolları, bu da olmazsa karşı fiziksel güç oluşturmanın yollarını arayacaktır.
Hangi seçenek olursa olsun, bu seçeneklerin her biri olumsuz sonuçlar doğurur.
PKK- KCK- HDP çizgisinin kendisinin dışındakileri sindirme veya göçe zorlama ile ilgili bir siyasete sahip olması şaşılacak bir durum değil. Bunu Rojava'da da yaptıkları biliniyor. PKK hareketi sert reel- politik siyaset geliştirip uygulama alışkanlığına ve kapasitesine sahip.
Devletin görevi sadece devlet aygıtlarını fiziksel olarak korumak değil tüm vatandaşlarının kendini özgür hissedeceği bir kamu düzeni de sağlamaktır.
Gündelik hayata devletin değil de farklı bir gücün hakim olması, ötekilerin korunamaması anlamına gelir.
Yakın zamana kadar devletin Kürt politikasını eleştirmenin haklı nedenleri vardı. Halen de eleştirilecek taraflar var.
Şimdilerde PKK -KCK -HDP çizgisinin demokrasi, insan hakları, grup hakları, çok kültürlülük açısından sorgulanması gerekiyor. Devlet politikalarını eleştirmekte kendilerini rahat hisseden sosyalist sol ve liberal sol entelektüellerin, aynı cesareti PKK -KCK -HDP çizgisine gösterebilmeleri kolay değil. Ne demeye çalıştığımın açık örneği Altan Tan'ın eleştirilerine karşılık KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu'nun aşağıdaki cevabında var. Karasu şöyle diyor: "Bu değerlendirmeleri neden yapıyor anlamak mümkün değil! İlk önce saldıranlar Hüda-Par'lılardır. Tüm şehirlerde Kürt yurtseverlerine saldırarak birçoğunu katlediyorlar. Bunların katilleri de polisler ve Hüda-Par yanlılarıdır.
Tüm bunlar ortadayken, ölenleri değil de bankamatiklerin kırılmasını ve birkaç camın kırılmasını sürekli gündemleştirmek, olaylara çarpık yaklaşmanın sonucudur. Bu kadar insanın neden ve nasıl öldürüldüğünün hesabı sorulmayacak, cam -çerçeve denilerek bu ölümlerin üstü örtülecek! İşte psikolojik savaş ve propagandayla algı yaratmak ve bu algıya alet olmak böyle oluyor."
Olup bitenler gözümüzün önünde olmasaydı şüphe edebilirdik ama Karasu'nun ifadeleri baştan sona, gözlerimizin önünde cereyan edenlerin tam zıddı. Olup bitenleri olduğu gibi değil de, onun istediği gibi anlamamızı istiyor.
Bizi beyaz olana siyah demeye zorluyor.
40 kişinin ölümünden sonra bile, hiçbir sorumluluk ve özeleştiri belirtisi göstermeyen kişilerden oluşan bir karar alma mekanizmasının, demokratik bir düzen kurabileceğine nasıl inanabiliriz ki?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.