YAZARA MAİL GÖNDER Çözüm Süreci’nin geleceği

YAZARLAR / Perspektif Yazarları

Erdoğan’ın açıklaması, sürecin ne esasına ne de yöntemine yönelik bir eleştiriydi çünkü süreci başlatan ve bütün siyasi riski üstlenen Erdoğan’ın esasla ilgili bir sıkıntısı olduğunu dillendirmenin sahici hiçbir yanı bulunmuyor

Çözüm Süreci hakkında siyasal ve toplumsal duyarlılığın son derece yükseldiği bir dönemde akıllara gelen tek bir soru var: 'Bundan sonra ne olacak?' Son bir haftada yaşanan tartışmayı başlatan unsur Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın İzleme Komisyonu kurulmasına yönelik eleştirisi oldu. Hem Erdoğan'ın itirazını hem de sürecin geleceğini daha iyi analiz edebilmek için öncelikle sürecin 6-8 Ekim olaylarından sonraki seyrine ışık tutmak gerekiyor.
Çözüm Süreci, kanlı 6-8 Ekim olayları sonrasında belirli bir süre askıya alınmıştı
. HDP-KCK-İmralı üçgeninden toplumsal huzurun yeniden tesisi ve devamlılığı için asgari şartların garantisi alındıktan sonra, süreç yoğun görüşme trafiği ile tekrar canlandı. Hükümet, İmralı'dan 'PKK'nın geri çekilmesini tekrardan başlatmasını sağlaması' kaydıyla, süreç için 2014'ün Temmuz ayında çıkarılmış Çerçeve Yasa'da yer alan araçları (İzleme Komisyonu ve sekretarya gibi) devreye sokabileceğini belirten açıklamalar yaptı.
Olumlu havanın hakim olduğu günlerde HDP heyetiyle görüşen Öcalan şu mesajı gönderdi: "Tarafların belirtilen hususlarda süreci doğru, ciddi ve kararlı yürütmesi halinde, en fazla 4-5 ay içinde tüm Ortadoğu'nun geleceğini belirleyecek büyük demokratik çözüm sağlanabilir..." Aynı günlerde HDP heyetinde yer alan Sırrı Süreyya Önder ve hatta HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş seçimler öncesinde nihai çözüme ulaşılabileceği yönünde açıklamalarda bulundular.
Bu verileri birleştirdiğimizde, Öcalan'dan yarım bırakılan geri çekilmeyi yeniden başlatmasını isteyen Hükümet'in, 'geri çekilme teferruat, ben size silahların bırakılmasını öneriyorum' yanıtı alması anlamlıydı. Nasıl olsa silah bırakan PKK'nın döneceği adres Türkiye'ydi ve zaman kaybetmeden gerekli düzenlemelere başlamak gerekiyordu.

Silahsızlanma kararı

Zaten 28 Şubat'taki Dolmabahçe açıklaması ve 2015 Nevruz mesajı bu çıkarsamayı doğrular mahiyetteydi. Mesele KCK'nın bu mesaja vereceği tepkinin öngörülemez olmasıydı. Nitekim beklendiği gibi KCK silahsızlanmanın bir metinde anılıyor olmasına bile karşı çıkmıştı. Dolmabahçe açıklamasının gecikmesinin temel nedeni, KCK'nın metindeki 'silahsızlanma' ibaresine ilkesel olarak karşı çıkışıydı.
KCK ve HDP bu noktada Öcalan'ın silahsızlanma çağrısını müphemleştirmek için elinden gelen gayreti gösterdi. Cemil Bayık iki günde üç farklı röportaj vererek, PKK'ya kendilerinin silah bıraktıramayacağını, Öcalan'ın bizzat gelip PKK'lıları ikna etmesi gerektiğini belirtti. HDP'nin pozisyonunu ise Demirtaş bir açıklamasında çok açık bir şekilde belli etti. Gazeteciler Demirtaş'a "Nevruz mektubunda silahsızlanma çağrısı olacak mı?" diye sorduklarında, Demirtaş "Öcalan'ın Nevroz mektubunun içeriğini bilmiyoruz ama PKK'ya kongre çağrısı olmayacak" yanıtını verdi. Demirtaş, içeriğini bilmediği bir mektupta neyin olmayacağını çok iyi biliyordu ya da başka bir okumayla Öcalan'a 'seçimler öncesinde silahsızlanma çağrısında bulunma' mesajını gönderiyordu.
Son kertede, KCK ve HDP'den gelen tepkiler sonucu pozisyonunu revize eden Öcalan, Nevruz mesajındaki 'silahsızlanma' ibaresini ne kadar yuvarlayabilirse o kadar yuvarladı. Öcalan "Deklarasyon gereği ilkelerde mutabakat oluşmasıyla birlikte PKK'nın Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yaklaşık kırk yıldır yürüttüğü silahlı olan mücadeleyi sonlandırmak ve yeni dönemin ruhuna uygun siyasal ve toplumsal strateji ve taktiklerini belirlemek için bir kongre yapmalarını gerekli ve tarihi görmekteyim" dedi.
Görüldüğü üzere Öcalan, kesin bir tarih vermeden ucu açık bir silahsızlanma çağrısında bulundu. KCK üst yönetimi bu ucu açıklığı gördü ve İzleme Komisyonu oluşturulmadan, Dolmabahçe'de açıklanan 10 maddede mutabakat sağlanmadan, TBMM bünyesinde Hakikatlerle Yüzleşme Komisyonu kurulmadan ve yeni anayasa yazılmadan silahların bırakılamayacağını belirtti.
Tam da bu noktada devreye Cumhurbaşkanı Erdoğan girdi. Erdoğan'ın açıklaması, sürecin ne esasına ne de yöntemine yönelik bir eleştiriydi çünkü süreci başlatan ve bütün siyasi riski üstlenen Erdoğan'ın esasla ilgili bir sıkıntısı olduğunu dillendirmenin sahici hiçbir yanı bulunmuyor. Sürecin yöntemi ise Temmuz 2014'te çıkarılan Çerçeve Yasa ile çoktan belirlenmişti. Erdoğan'ın eleştiri getirdiği nokta, hedeflendiği üzere silahları bırakmayı ilkesel düzeyde dahi kabul etmeye yanaşmayan bir taraf varken, sürecin İmralı lehine araçlarla zenginleştirilmesidir.
Hükümet ise mümkünse seçimlerden önce PKK'nın silahsızlandırılmasını sağlamak amacıyla ve tamamen iyi niyetle süreci hızlandırmayı planlıyordu. Son gelişmelerden sonra, süreçte defalarca teyit edilen 'karşılıklı adımlar' ilkesine geri dönüş yapacağını bekleyebiliriz. Somut olarak belirtmek gerekirse, PKK kongre toplayıp en azından 'Türkiye'ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırma kararını' tartışmadan, süreç için somut bir adım atmamayı tercih edecektir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.