YAZARA MAİL GÖNDER Bir Soma öyküsü

YAZARLAR

CHP Antalya Milletvekili ve eski Genel Başkanı Deniz Baykal'ın bir grup milletvekiliyle birlikte dün Soma'ya yaptığı ziyaret beni biraz eskilere götürdü.
Yıl 1978. Bir yıl önce yapılan genel seçimlerden birinci parti çıkan ama Meclis'te çoğunluğa sahip olmayan CHP'nin Genel Başkanı Bülent Ecevit, Adalet Partisi'nden ayrılan veya koparılan 11 bağımsızla birlikte hükümet kurdu. O kabinede Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı görevine Deniz Baykal getirildi.
Türkiye o yıllarda zor mu zor bir dönemden geçiyordu. Baykal'ın ilk icraatlarından biri kömür madenlerinin devletleştirilmesi için kampanya açmak oldu.
Baykal'ın bu girişimi Soma'daki kömür ocağı sahiplerini telaşlandırdı. Devletin işlettiği kömür ocaklarının ne kadar zarar ettiğini, oysa özel sektörün elindeki ocakların ne denli kârlı, nasıl rantabl olduğunu bildirilerle, basın toplantılarıyla anlatıp kamuoyunu etkilemeye çalıştılar. Ama biraz nafile çaba gibiydi bu çırpınışları.
Basını yanlarına almadıkça, rüzgârı tersine çeviremeyeceklerini fark ettiler.

***

O tarihte ben Yeni Asır'da çalışıyordum. Sadece 7 ilde dağıtılmasına rağmen, hem tiraj, hem de etkinlik açısından Türkiye'nin en önemli gazetelerinden biriydi.
Patronumuz devlet deyince cinleri tepesine üşüşen, devletleştirme deyince tüyleri diken diken olan bir dünya görüşüne sahipti.
Bir sabah beni odasına çağırdı. "Senden bir ricam var" dedi, "Soma'ya gideceksin, şu maden ocağında röportaj yapacaksın, gazetede de hem manşetten vereceğiz, hem de içerde tam sayfa ayıracağız..."
Gittim. Rahmetli foto muhabirimiz Osman Öksüz ile.
Patronun sözünü ettiği kömür ocağını buldum. Zaten yöneticileriyle, mühendisleriyle, vardiya çavuşlarıyla tam kadro bizi bekliyorlardı. Meğer Soma'daki özel kömür işletmecilerinin duayeni olan o ocağın sahibi bir gün önce patronumuzu ziyaret etmiş, yardım istemiş.
***

Ocak gerçekten büyüktü. Kömür de açık sahadan çıkarılıyordu. Yani, kömür yerin taş çatlasın birkaç metre altındaydı. Vur kepçeyi, kömürü çıkar, yıka, piyasaya ver. Zaten onlar da öyle yapıyorlardı.
Neyse... Gün boyu çalışıp röportajı yaptım, Osman Öksüz de onlarca fotoğraf çekti. Gazeteye dönüşte patron, "Nasıl oldu" diye sordu. "Çok güzel" dedim. "Yarın sabah hazırla" talimatıyla teşekkür etti.
***

Ertesi sabah daktilonun başına oturdum. Eeee, neylersin, o tarihte henüz bilgisayar yok...
Bir yandan kahvemi yudumlayıp, bir yandan röportajı kâğıda dökerken, sekreter "Bir bey geldi" dedi, "Sizinle görüşmek istiyormuş."
Sordum: "Kimmiş?" Cevap: "Dün gittiğiniz kömür ocağının sahibi."
Geldi. "Belki ek bilgiye ihtiyacınız olur diye rahatsız ettim" dedi. Ona da bir kahve söyledim. Cebinden birtakım rakamların yazılı olduğu bir kâğıt çıkarıp uzattı, "İşinize yarayabilir" dedi.
Sonra kalktı. Giderken eğilip, koltuğunun yanına bıraktığı çantayı aldı, masama koydu. "Bu da çam sakızı çoban armağanı size bir yardımımız olsun."
Açtım. Tepeleme, evet tepeleme para dolu. Demet demet.
Öfkeden başımın döndüğünü hissettim. Hışımla kapattım çantayı ve yaşını-başını almış kömür ocağı sahibine uzattım. Giderken arkasından bağırıyordum: "Rüşvetle mi satın almaya kalkıyorsunuz beni..."
Sonra yarıya kadar yazılmış röportajın kâğıtlarını yırttım. Patrona gittim: "Dostunuz bana rüşvet vermeye kalktı. Kovsanız bile o röportajı yazmam..."
Sadece sustu.
***

Kömür karası bir şey değil, yıkarsınız çıkar. Ama vicdan karasını temizleyecek deterjan bugüne kadar bulunamadı...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.