YAZARA MAİL GÖNDER Dedikodu çağında ‘kadın’ olmak?

YAZARLAR / Sabah.com.tr Yazarları

Küçücük bir çarşısı olan, bütün mahallelinin birbirini tanıdığı yerlerde toplumsal kontrol mekanizmalarının ne kadar güçlü olduğunu bilmeyen yoktur.

Özellikle mahalle kültürünün daha yaygın olduğu bölgelerde bir toplumsal 'kontrol' ve 'negatif iletişim' mekanizması olarak kullanılan dedikodu, bazen 'dışlamaya' varan yaptırımlar haline dönüşür. Şehirleşme oranı arttıkça iletişim kanalları çoğaldıkça bunun azaldığını ancak bitmediğine şahit oluyoruz.

Mahalle kültürünün, aynı zamanda dayanışma, iyi ve kötü günde motivasyon kaynağı olduğunu biliyoruz.

Bu dayanışmanın aynı zamanda toplumu bir arada tutan önemli bir moralite faktörü olduğunu unutmadan size kısa bir hikâye anlatmak istiyorum.

***

Ergenlik yıllarım Osmaniye'de geçti. O dönemlerde Osmaniye köy gibi değilse de küçük bir taşra kasabasını andırıyordu. Kendisi küçük ama bahçesi büyük olan bir evimiz, bahçemizde de tahtadan yapılmış bir kanepemiz vardı.

Seri bir şekilde kitap okumaya ortaokul yıllarında başlamıştım. Bahçedeki kanepe üzerinde günlerin ve zamanın nasıl geçtiğini bilmeden saatlerce kitap okuyordum.

Yoksul bir aileydik ve kitaba para bulmak neredeyse imkânsızdı. Ve Osmaniye Devlet Kütüphanesi adeta ikinci adresim haline gelmişti.

Kütüphane, şehrin o küçücük çarşısında olduğu için sık sık çarşıya gitmek zorunda kalırdım. Zaten yeni çıkan kitapları bulmak mümkün değildi. Bu yüzden sistemli bir okuma yapamıyordum ama merak ettiğim konulardaki kitapları ödünç alarak eve dönüyordum.

Sonra avludaki kanepenin üzerinde oturur saatlerce kitap okurdum. Mahallenin kadınları çok sık gelirdi bize. Ve haliyle geldiklerinde de evin genç kızından 'hizmet' beklerlerdi. Ama benim de anlatamadığım büyük bir derdim vardı, kitap okumam lazımdı. Dolayısıyla rahmetli annemle cebelleşmeyle geçiyordu günler.

Bir gün bir arkadaşım, "Senin dedikodunu yapıyorlar 'her gün çarşıda ne işi var?' diyorlar" dedi. Dedikodular almış başını yürümüştü anlayacağınız. Ben çarşı konusunda direndikçe bu kez "Kız kısmı kitap mı okur?" baskısı gelmeye başladı. Daha 14-15 yaşındaydım. Ve cinsiyetim altı çizilerek ilk o gün suratıma çarpılmıştı.

***

O günden bugüne neredeyse her gün kadın olduğumuz suratımıza çarpılıyor. Bazı insanlar, kadınlara karşı adeta bir hınç içinde. Nedenleri hakkında; psikologlar, sosyologlar, antropologlar, din adamları her gün konuşsa da bu insanlarda bir iyileşme görülemiyor maalesef.

Bir kadın tecavüze uğruyor, tecavüzcü suçlanacağına olayın mağduru olan kadının davranışları masaya yatırılıyor. Meselenin o kadının giysisinde, davranışında olmadığı, gözü dönmüş katilin kıyafete göre değil kendi beynindeki hastalığa göre canileştiğini görmek istemiyorlar.

Bir kadın iş hayatında yükseldiğinde "acaba ne yaptı da yükseldi?" dedikoduları havalarda uçuşuyor. Bir kadın 'birey' olduğunu söylese zapturapt altına alınması gerektiği haykırılıyor.

Bir kadın, kocasından ayrılmak istese ya öldürülüyor ya yaralanıyor ya da "dul" damgasıyla dışlanıyor.

***

Siyasetten de kadın örgütlerinden de yüksek sesle haykırılmıyor: "Devlet güvenliği sağlamakla mükellef. Kadın gece yarısı dışarda olmak istiyorsa buna biz ya da siz değil kadın kendi karar verir. İster başörtülü, ister çıplak olsun rıza yoksa kadına yönelik bütün cinsel istismarın adı tecavüzdür. Suçtur. Hafifletilmiş ceza değil ağır müeyyide gerektirir!"

Güncel örnekler üzerinden "gece 02'de kadının sokakta işi ne?" veya "O kıyafetle dolaşılır mı?" gibi tecavüze gerekçe edilen bahanelerin hiç birisi doğru değil. Dahası marazi bir durum bu.

***

Unutuyoruz, her şeyi unutuyoruz.

Hatırlarsanız 2012 yılında İstanbul Bahçelievler'de işlenen bir tecavüz ve cinayet davası tüm toplumu kahretmişti. "Üniversiteli Fatma cinayeti" olarak basın manşetlere taşımıştı olayı.

Fatıma Nur Çelik, Haliç Üniversitesi Diyetisyenlik birinci sınıf öğrencisiydi. Anadolu'dan İstanbul'a okumaya gelmişti. Ancak 'elektrikçiyim' diyerek evine giren Cem K. Tarafından boğularak katledildikten sonra tecavüze uğramıştı. (Allah mekanını cennet etsin.)

Fatıma, Anadolu'dan İstanbul'a üniversite okumaya gelen, dindar bir ailenin başörtülü kızıydı. Gecenin bir yarısı sokakta değildi. Evinde ders çalışıyordu. Ama tecavüze uğrayıp öldürülmekten kurtulamadı. Mesele kıyafet değil, mesele sokak değil, mesele saat değil. Mesele zihinlerdeki hastalık!

İnsanların mahremiyetine saygı duymayı, bir ailesi olduğunu bilerek mağdurlarla empati yapmayı, onları yaralayacak sözler sarf etmekten, katillere 'gerekçe' üretmekten vaz geçmemiz gerekiyor.

Bu konuda sınıfta kalan bir toplumuz maalesef.

Allah (CC) dedikoduyu yasaklamasına, bu eylemi "Ölü eti çiğnemek" olarak nitelemesine rağmen Müslüman bir ülkede dedikodunun bu kadar yaygın olması hayra alamet değil.

Mazlumun kimliğine, dinine, diline, cinsiyetine bakılmaz…

Kadın da erkek de Allah'ın yarattığı Hazreti insandır…

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.