YAZARA MAİL GÖNDER Devlet Tiyatroları'na bin alkış!..

YAZARLAR

Yani kendimi son zamanlarda bu kadar keyifli, bu kadar mutlu hissetmemiştim, Kuzguncuk sahillerinde gecenin bir vakti otomobilime binerken..
Orda Devlet Tiyatrosu'nun bir sahnesi var. Osmanlı zamanındaki Tekel deposundan bozma.. Yani imkanları nerdeyse sıfır.. Oraya gittim gene, koşarak..
Koşmamın sebebi Kuzguncuk'u çok sevmem..
Kuzguncuk'un Kuzguncuk olduğu devirleri yaşamadım. Güngör Dilmen'in Kuzguncuk Türküsü'nde izleyince âşık oldum.. İstanbul mozayiği olduğu günleri, o günleri yaşamış dostlar, başta nur içinde yatsın Oktay Kurtböke kardeşim nasıl anlatırdı.. Yüzlerce yıl orada, bir arada, kucak kucağa yaşayan insanların nasıl koparılıp yollandığını anlatır Dilmen'in o ağlatan oyunu.. Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin..
O Tiyatroya giderken keşfetmiştim, oyundan bir saat önce falan oralarda olursanız, tam Anadolu usulü yemekler yiyebileceğiniz iki yeri..
Birisi yer bile değil. Hatice Ana.. Beş kişi minik sandalyelere oturur ancak. Yer varsa, Hatice Ana'nın elinden çıkmış nefis ev yemeklerini yersiniz. Kuzguncuk'un bir zamanlar efsane, bir zamanlar, karşının Beyoğlusu İcadiye Caddesi'nin orda da Perihan Abla Sokak başında (Aynen o.. Perihan Abla dizisi orda çekildiği için adını öyle koymuşlar) Ekmek Teknesi var.. O da ayak üstü enfes çorbalar ve ızgaralar veriyor size..
Hatice Ana'da yer yoktu. Ekmek Teknesi'ne uzandık.. Bir harika çorba, ardından bir Kasap Köfte yedim, ağzınıza layık.. Sonra Tiyatro'ya geçtik..
Sessizlik adlı yeni oyunu izlemek üzere..
Daha başlar başlamaz çarpıyor insanı.. Bittiğindeyse..
Ben mutluluk duydum..
"Ülkem bunu da yapıyor" diye mutluluk duydum.. Gururun, keyfin mutluluğu..
Bakın başta New York'un Broadway, Londra'nın West End'i, dünyanın en ünlü tiyatro kentlerinde, tiyatro izledim.. Los Angeles'tan Sydney'e.. Meraklıyım da ondan.. Bir ülkeye gittim mi, tiyatrosuna, operasına, balesine giderim mutlak..
Çok gördüm. Çok gördüğüm için mukayese etmeyi de bilirim..
Sessizlik bittiğinde "Burası Kuzguncuk değil, Broadway" dedim.. "Ben oyun seyretmedim. Rüya gördüm. Bir Broadway rüyası.."
Öyleydi Sessizlik..
Bir defa oyun müthiş..
Moira Buffini yazmış.. Buffini İrlandalı bir önemli yazar. Sayısız ödülü var. En önemlisi 1999'da İngiliz Dilinde Yazılmış En İyi Eser ödülü.. Eser de bu işte.. Silence.. Sessizlik yani.
Buffini, bir kadın hakları savunucusu aslında.. Feminizm'in bayraktarlarından. Ama bu işi, balta ile kafanıza vurarak yapmıyor.. Yarattığı durum ve yazdığı diyaloglarla kafanızın içine sokuyor.
Erkek egemen bir dünyada yaşıyoruz tarih boyu.. Oyunun kahramanı Silence, bir Viking.. İngiltere'yi işgal etmişler ve kuzeye yerleşmişler. Korkak İngiliz kralı savaşı göze alamadığı için Normandiya Prensesini, daha 14 yaşında bir çocuk, Viking Prensi Silence ile evlendirip kendisini ve tahtını sağlama alma kararı veriyor.
Güzel prensesle çocuk evleniyorlar. Prenses gerdek gecesinde kocasının erkek değil, kadın olduğunu anlıyor..
Silence'ın annesi, kızının büyüdükçe ezilmesini önlemek için onu "Erkek" olarak tanıtmış meğer, etrafa..
Erkek egemen dünyada, özgür olmanın yolu, erkek gibi görünmek yani.
Buffini'nin oyununa bakar mısınız?. Mesajı nasıl damardan, ama nasıl etkileyici veriyor?.
Mehmet Birkiye oyunu baş döndürücü bir tempoyla sahneye koymuş.. Yani nerdeyse bir aksiyon filmi izliyorsunuz.. Böyle bir mizansenin Türkiye'de düşünülmesi ve uygulanması inanılır gibi değil..
Anlatmak isterim ama anlatılmaz.. Gidip görmek lazım..
Birkiye, zamanın İngiltere'sinde hiçbir hakları olmayan köleleri hamam böcekleri gibi yerlerde süründürüp, oyun boyu sahnede bulunduruyor.. Bütün sahneleri bu sürüngenler değiştiriyorlar.. Sahne değişimleri, tiyatronun baş belası anlarıdır. Birkiye bu uygulamasıyla, o bıktırıcı sahnelere nasıl bir görsellik kazandırmış, oyunu nasıl tempolandırmış, nasıl hızlandırmış.. Muhteşem..
Oyunculuk da olağanüstü..
14 yaşındaki oğlan kılığındaki kız Silence'ı oynayan Funda Eryiğit'i ilk defa izledim.. Vay ki vay!.. Bu nasıl oyunculuktur?. Hem de böylesine zor bir rolün altından bu ne kolay kalkıştır?.
Alkışlamaktan yoruldum. "Bravo" diye bağırmaktan sesim kısıldı, o gece.. Ertesi gün erkenden Mehmet Birkiye'yi aradım..
"Kim bu kız, nerden buldun" diye..
"Benim öğrencimdi" dedi.. Konservatuvarı bitirmiş. Devlet Tiyatrosu kadrosunda değil. Dışarıdan sözleşmeliymiş..
"Sırf onu görmeye tekrar gideceğim" diyeceğim, ötekilere haksızlık olacak.. Papazda Süleyman Atanısev de müthiş mesela.. Prenseste Oya Akar, nedimesinde Nimet İyigün peki?.
Ya, kralda Münir Can Cindoruk, korumasında Savaş Özdemir?..
Tek kelime replikleri olmayan, Efter Tunç'un o çok şirin dekorlarını ordan oraya taşıyıp duran o köleler korosu hele..
Sessizlik, son yılların en çarpıcı, en vurucu oyunlarından biri.. Birincisi hatta..
Modern tiyatronun, çağdaş tiyatronun, televizyona kendi silahları ile kafa tutan tiyatronun ne olduğunu görmek, kahkahalar atarak, duygular arasında nemlenen gözlerinizi gizlemeye çalışarak ama başından sonuna nefesiniz kesilerek izleyeceğiniz bir gösteri..
Uzun yazdım, farkındayım. Ama gidip izlerseniz, aslında hiçbir şey yazmadığımı görecek ve bana sitem edeceksiniz..
"Anlatamamışsın.." diyeceksiniz..
Gidin.. Görün ve deyin!..
(Bu perşembe, cumartesi 20.00, pazar 15.00'te.. Nisan programı ne yazık ki henüz belli değil. Devlet Tiyatrosu sitesinden (www.devtiyatro.gov.tr) takip etmeniz gerek.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.