YAZARA MAİL GÖNDER Ankara Kalesi’ndeki büyük sürpriz!..

YAZARLAR

"Ankara kalesi" denince hep gülümserim.. Bir gençlik anım gelir aklıma..
19 Mayıs Stadına, maça geldik mi, Ankara Kalesi tam karşımıza düşerdi. Kafamızı o, nasıl yıktılar inanamadım, nerdeyse kentin simgesi, Maraton Kulesine çevirdik mi, arkada kalenin o bakmaya doyamadığımız profilini görürdük, uzaktan..
Ankara Televizyonu kuruldu. Emekleme devrinde..Ben de ucundan, kulağından, spor ekibindeyim.. Her şeyi göze alıp, ilk canlı maç yayınını yapmaya cesaret ettiler.. Sahanın etrafına bir iki o hantal kameralardan kuruldu. Maç başladı.. Korner oldu. Kamera sağı solu gösteriyor. İlk defa yayın yapıyor kameraman ne bilsin çocuk. Korner tam atılırken, yayın yönetmeni haykırdı..
"Kaleyi göster.. Kaleyi göster!.."
Kameraman kamerayı hemen havaya çevirdi ve ekranda Ankara Kalesi belirdi..
Babamdan miras, tarihe fena halde meraklıyım. Çocukluğumun ilk anıları Van Kalesindeki oyunlarımızdı. Harabe gezmeyi o zamandan severim..
Ama Ankara Kalesine pek yaklaşamadık. Hemen dibinde Bent Deresi Caddesi vardı. Dere ile kale arasında da, Ankara Genel Evi.. Civarda görünmeyi insanlar pek göze alamazdı.
"Valla kaleyi görmeye geldim" de de, inandır bakalım..
Sonunda Genel Ev kaldırıldı. Kale ele alındı. Duyardım.. Düzenlenmiş.. İçine antika, el işleri satan dükkanlar ve yerel yemekler sunan lokantalar açılmış..
Avrupa'da böyle yerler çok ünlüdür şehirlerde.. Her gittiğim kentte varsa benzeri koşmuşumdur.
Ankara'da yıllardır bir türlü denk gelmemişti. Bu defa, aileye dedim ki "Pazartesi öğle yemeğini kalede yiyeceğiz. Hem de orayı gezip göreceğiz.."
Benim minibüse doluştuk gittik.. Arabayı kapıda bırakıp içeri girdik.. Yokuş yukarı bir sokak.. İki tarafında aynen antikacılar.. Kendi iş ve örgülerini satan kadınlar.. Bir iki ufak restoran.. Bir kale içi mahallesi işte.. Fazla bir özelliği de yok..
Cumhuriyetin başkentini Osmanlı yapmak için, o zevksiz kapılara, anlamsız saat kulelerine milyonlar harcayıp, yapay tarih yaratmayı yüzüne gözüne bulaştıran belediyenin, bu gerçek tarihe sahip çıkma aklından geçmemiş. Çünkü Gökçek'in niyeti gösteriş. Gösteriş de, sapa kalede değil, otobanın üzerinde yapılır değil mi?.
Neyse.. Yürüyüş iyi geldi. Yokuş yukarı.. Acıktık da.. Tam o sırada ağbimin sesini duyduk..
"Yemeği burda yiyeceğiz.."
Baktım, eski bir Ankara Evi.. Avlu kapısında Kınacızade Konağı yazıyor..
Harika sürpriz o kapının ardında başladı işte..
Dünya şirini bir bahçede masanın etrafına oturduk.. Ben listeye bakar bakmaz "Ev Mantısı" dedim.. Herkes uymaz mı?. İyi ki uymuşlar.. Nasıl enfes bir mantı.. Tabii taptaze otlar, salatalar.. Yemeğe lezzet katan ev yapımı turşular..
Tıka basa doymuşken, bir tabakta ikram geldi.. Zeytinyağlı sarma.. Ama hafif sıcak.. Kimsede yiyecek hal yok, ama ikram ya.. Kibarlıktan tadalım dedik.. Yani gerçekten olmaz böyle şey.. O tazecik yaprak nerenindir bilmem, ama nasıl bir lezzet katmış dolmaya.. Kibarlıktan utanmasak "Bir tabak daha" diyeceğiz, öylesi..
..Ve de nasıl gözlerinin içi gülerek, dünya şirini servis yapan bir genç kız.. Nebahat!.. "Burayı işleten aileden olmalı" diye konuşuyoruz aramızda.. O kadar içten. O kadar sevimli..
O sırada adını uzattığı karttan öğrendiğim Fuat Ülger geldi yanımıza.. Kartının üzerinde "Şimdi geçmişle özlem giderme zamanı" yazıyor..
Anlatmaya başladı. Neler anlattı, neler gösterdi bize.. Ayrı yazı olur..
Onları da yarın anlatayım, olur mu?.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.