YAZARA MAİL GÖNDER I. Basil'in acıklı sonu!..

YAZARLAR

"Okuma yazması bile olmayan bir köylü çocuğuydu Basil. Roma İmparatorluğu onunla yücelmeye başladı. İnanılmaz bir refah düzeyine erişti. Muhteşem medeniyet kurdu" diyor, Üstat Radi Dikici ve onun öyküsünü anlatmaya devam ediyor..

***

İmparator I. Basil, oğlunu kaybettikten sonra geride ilk eşi Maria'dan iki, İngerina'dan ise yedi çocuğu olmasına rağmen bir daha asla eskisi gibi olamadı. Bir köylü çocuğu olmasına rağmen, Bizans Rönasans'ını başlatan kişiydi. Onun döneminde deprem nedeniyle çok büyük hasar gören Ayasofya ve Theodosius Surları'nın mükemmel şekilde onarılması dışında, 1 Mayıs 880 tarihinde tamamlanan Nea Ekklesia adıyla yaptırdığı kilise en az Ayasofya kadar muhteşemdi. (Ne yazık ki, bu kilise 1204 yılında Haçlıların Konstantinople'e ele geçirmesinden sonra baştan aşağı soyulmuş, Osmanlı döneminde mühimmat deposu olarak kullanıldığı sırada, bir patlama sonunda havaya uçmuştur.)
Refahın hızla artması nedeniyle kimse artık Amorian hanedanının son temsilcisi III. Mikail'i hatırlamıyordu bile. Pornai veya Tiyatro Sokağı'nda eğlenceler sabaha kadar devam ediyordu.
Prens Leo, sadece askeri konularla ilgilenmemesi dışında özel hayatı ile de imparator ve imparatoriçeyi çılgına çeviriyordu. Çünkü o sırada bugünün başbakanlık görevini yapan Stylianos Zaoutzes'in kızı Zoe Zautzaina'ya aşık olmuştu. Halbuki imparatoriçe onu dayısının kızı Thephano Martiniake ile evlendirmek istiyordu. Bu nedenle Zoe Edirne'ye sürüldü.
Her zamanki gibi, anne baba galip geldi ve Haziran 883 günü Ayasofya'da yapılan muhteşem bir törenle Leo, Theophano ile evlendi. Amaç tabii ki, taht için bir erkek evlat sahibi olmaktı. Ancak Leo'nun Theophano'ya ziyaretleri gide- rek seyrekleşmişti ve üstelik dışarıda da üç tane metres edinmişti.
Aradan bir yıl geçmesine rağmen bir değişiklik olmayınca imparator istihbaratın başında olan kardeşi Marinos'tan durumu öğrenmesini istedi.
Marinos bir öğleden sonra doğrudan Leo'yu görmeye gitti.
"Sevgili amcam hoş geldin."
"Leo seninle bir konuyu görüşmeye geldim. Çünkü bunu kendi aramızda halletmemiz lazım. Evleneli epey bir süre geçti. Bir görevin olduğunu unutma. Theophano çok güzel bir kadın. Ama sen daha şimdiden dışarıda üç kadınla buluşuyorsun."
Leo güldü. Elini çenesine koyup bir süre dışarıya bakıp hiç cevap vermedi. Sonra sordu: "Amca sen bir cesetle seviştin mi?"
"Ne demek oluyor şimdi bu?"
Onun üzerine Leo baştan sona ilişkilerin düzeyini anlattı.
"Karım her gün sabah ve öğleden sonraki zamanlarını kilisede geçiriyor ve bir saat dua etmeden yatağa girmiyor. Ona erkeklerle ilişki en büyük günah olarak öğretilmiş. Biliyor musun amca, onunla en son yattığımda bana ne dedi? 'Bu günahımızı tanrının affetmesi için yarın kilisede iki saat fazla kalacağım."
Susma sırası Marinos'a gelmişti. "Ne yapmalıyım" diye düşünüyordu. Sonunda, "Sana söyleyecek fazla bir şeyim yok. Bu üç kişilik listeyi bence azalt ve gizliliğe daha bir önem ver. Bu konuda ben sana yardımcı olurum. Tarih boyunca imparatorların her zaman metresleri olmuştur. Ancak karılarını resmi görevlerde el üstünde tutarak etrafa durumu belli etmemeye çalışmışlardır. Sen de öyle yap."
Sorun çözülmüştü. Yapacak fazla bir şey de yoktu. Marinos bunu Basil'e söylememeye karar verdi. Bakalım gelecek günler ne gösterecekti.
Leo ise bir taraftan eğitimine devam ediyordu. Yine hala askeri konularla ilgilenmiyordu ama, bir seferinde bir senato ziyaretindeki konuşmayla, Basil dahil herkesi kendisine hayran bırakmıştı. İmparator onu hala sevmiyordu ama artık kabullenmişti.
Basil, yaz ayları geldiğinde özel olarak, her tarafı ormanlarla kaplı Boğaz'ın Senai (İstinye) bölgesinde yaptığı özel köşke gidiyor ve avlanmaya çıkıyordu. 19 Ağustos Cuma akşamı müthiş bir sıcak vardı. Gece bir türlü uyku tutmamıştı. Günün ışımasına epeyce bir zaman vardı. Kalktı. Tuniğinin üzerine ince bir deriden yelek giydi. Aşağı indi. Atının hazırlanmasını istedi. Hizmetkarlardan biri, "Majeste eğer dışarı çıkarsanız kılavuz Masala'yı uyandırayım," dedi.
"Gerek yok. Hemen döneceğim," dedi.
Ay ışığından yararlanarak atını sürmeye başladı. İstediği yöne doğru gittiğini biliyordu. Güneşin ilk ışınları göründüğünde şelalenin olduğu yere varmıştı. Atından indi. Büyükçe bir ağacın altına gizlenip su içmek için gelen hayvanları izlemeye başladı. Vahşi hayvanlar aynen Masala'nın anlattığı gibi bazen beşerli, onarlı gruplar halinde geliyor sularını içip çekip gidiyorlardı. Ancak o aileleri ile birlikte gelen ayılara bayıldı. Özellikle yavruların suyun içine girip şakalaşmaları, yuvarlanmaları çok hoşuna gitmişti. Güneş de artık ortalığı iyice aydınlatıyordu..
Atına bindi. Dayanılmaz bir istekle gölün sularına ayaklarını sokmak istiyordu. Göle yaklaşık 50-60 metre kala, atın yularını çekerek durdurdu. Gördüğü manzara karşısında büyülenmişti. Öylece kalakaldı. Masala bundan hiç bahsetmemişti halbuki.
Çatallı boynuzları ile genç, çok ama çok sevimli bir geyik su içiyordu. Başının üzerindeki boynuzlarının yüksekliği bir metreden fazla olmalıydı.
Geyik başını kaldırdı. At üzerindeki yabancıyı fark etmişti. O da büyülenmiş gibiydi. Bütün damarlarına bir korku yayıldı. Kaçması gerekiyordu. Ama kaçabileceği koridoru muhtemel düşman kapamıştı. Yapabileceği bir şey yoktu. Hızla Basil'e doğru fırladı geçti. Yanından kaçıp gidebilirdi.
Basil ona yol vermeye hazırdı. Bu dünya güzeli hayvana zarar vermek gibi bir niyeti zaten yoktu. Ama hızla üzerine gelen geyiği görünce atı birden ürktü. Şaha kalkar gibi bir hareket yapınca Basil elinde olmaksızın sol tarafa doğru eğilmek durumunda kaldı.
Ne olduysa işte o zaman oldu. Geyiğin boynuzlarından biri Basil'in göbeğinden başlayarak kasığına kadar yırttı. Geyik kaçıp gitti.
Basil bir an ne olduğunu anlamadı. Yaralanmıştı. Müthiş bir acı ile kıvranmaya başladı. İki koluyla atın boynuna sarılarak geri dönmeye çalıştı. Ama kanama devam ediyordu. Yavaş yavaş gözleri kararmaya başladı. Bir süre sonra kendini kaybetti.
İmparatorun erkenden çıktığını öğrenen Masala adamlarını alarak imparatoru aramaya çıkmıştı. Onu atından yere düştüğü yerde buldular. Hemen kanayan yaranın üstünü sıkı sıkıya tamponla sıkıştırarak sardılar. Hazırlanan bir sedye ile mümkün olduğu kadar kısa zamanda Konstantinople'a götürüp Sampson Hastanesi'ne yetiştirdiler.
Basil, gözlerini açtığında hastanenin bir odasında yatıyordu.
Bütün çocukları başındaydı. Doktorlar ellerinden geleni yapmıştı ama geyiğin boynuzu ince bağırsağını delmiş, kalın bağırsağını ise bir noktada ikiye bölmüştü. Durum ümitsizdi.
Marinos'a yaklaşması için işaret etti. Başından geçenleri kısık bir sesle anlattı. Kimsenin kusuru olmadığını özellikle söyledi. Yorulmuştu. Ağrı hissetmemesi için verilen uyuşturucuların etkisiyle uykuya daldı.
Doktorlar Basil'i sadece dokuz gün yaşatabildiler. 29 Ağustos 886 Cuma sabahı erken saatlerde, çok sevdiği ve özlediği İngerina'sına kavuştu..

(Peki, Bizans ne oldu?. Üstat Dikici haftaya anlatacak.)
rdikici@demma.com

BUGÜNKÜ DİĞER YAZILARI
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.