Türkiye'nin en iyi haber sitesi
HINCAL'IN YERİ HINCAL ULUÇ

TRT’de hem de nasıl Feminist dizi...

Akşam ana haberlerden sonra başlayıp gece yarıları biten dizilerden nefret ettiğim için, yıllardır, haberler dışında televizyon izlemiyordum. Sonra bakın ne oldu?.
Özetleyeyim..
1990'lı yılların sonunda, TRT'de, dışardan yaptığımız, canlı, müzik, eğlence, spor, kültür, sanat konularında özel kanalların yayınlamadıkları her şeyden oluşan "Tele Pazar"a başladık.
Ben bu köşede durmadan "Halkın vergileriyle yaşayan TRT'nin görevi, özel kanallarla (Affedersiniz) sidik yarışına girmek, onların baştan sona reyting, yani yaşayabilmek amacı ile yaptıkları programların benzerini yaparak bir de haksız rekabet etmek değil, seyircilerinin dünyasını geliştirmek, vizyonlarını büyütmek, onları birkaç basamak yukarı taşımaktır. Onun için TRT devletten ödenek alır. Reyting yarışı yapmasın" diye yazıp duruyordum. Genel Müdür Yücel Yener, Ankara yıllarımdan çok ama çok iyi dostumdu.
Bir gün telefon etti..
"Ulan akıl verip duruyorsun. Al sana pazar öğleden sonra 3.5 saat.. Gel canlı yayın yap da görelim, sıkıyorsa" dedi..
Anında "Sıkıyor" dedim.. O hafta başladık, TRT2'de.. Öyle reyting yaptı ki, TRT1'e aldılar..
Yücel, görevi bırakana kadar sürdü. O bıraktığı gün, biz de bıraktık. Tepede bize inanan biri olmayınca, çalışamayacağımızı bildiğim için..
İşte o Tele Pazar'ın hemen tamamı yenilerden oluşan kadrosunun içinde, sunucu Ali Kocatepe'nin iki asistan sunucusundan biri, hayatında ilk defa televizyona çıkan gencecik Nehir Erdoğan'dı.. İzmir'den İstanbul'a üniversite okumak için gelen Nehir..
O Nehir, yıllar sonra, TRT'nin bir dizisinde baş role çıkınca, olay da memleketim Antep'te geçince, merak ettim.. Diziyi kayda başladım.
"180 dakika izleyecek halim yok.. Vaktim oldukça reklamları atlar, durağan sahnelerde hızlanır bakarım" diyerek..
Sonra bir gece programım iptal olunca evde kaldım ve..
..Ve olan oldu..
Dizinin bugüne dek yayınlanan 15 bölümünün tamamını izledim.. Evet, reklamları atlayarak..
Evet, sırf vakit doldurmak için uzatıldığı apaçık sahneleri hızlandırarak izledim.. Pek çok gece evde saatlerim ekran başında geçti..
..Ve o saatlerime acımadım.. Çünkü karşımda harika bir dizi vardı..
Öyküsü harika.. Yönetimi harika..
Çekimi harika.. Oyunculuğu harika..
Senaryosu, müziği, dekoru, kostümü, mekanları harika bir dizi.. Nehir'i aradım.
Kutlar kutlamaz, Yönetmeni sordum..
O nasıl bir oyuncu yönetimi, o nasıl bir titizliktir.. Yahu, taksinin şoförü bile oynuyor. O kadar özenmiş..
Cem Akyoldaş diye bir gençmiş..
"Yanındaysa ver" dedim. Coşkuyla Cem'i de kutladım.. 180 dakika zorluğu, o ritmi ve tempoyu ister istemez düşüren uzatmalar olmasa, dünyanın her yerinde oynayacak, ödüller alacak bir dizi çekiyorsun genç adam" dedim..
"Bu kadar geniş bir kadro içinde bir, tek bir tane hafif eksik kalan olmaz mı?. En yaşlısından, en gencine, minnacık çocuğa kadar herkes ama herkes, rol kesmeden, ama bu kadar inandırıcı oynuyorsa, bunda onların kişisel yetenekleri kadar, oyuncu yönetiminin de rolü vardır. O sensin işte.." Sadece "Oyuncu" değil tabii.. Antep'i, o güneyin gerçek incisi Antep'i tüm gece ve gündüz güzellikleriyle bir oyuncu gibi kullanmış Cem.. İnsanda hemen atlayıp Antep'e gitme arzusu uyanıyor.
Ya o türküler..
Memleketimin yanık türküleri de eşlik edince..
Nehir, oyunculuk yaşamının zirvesinde.. Ama hangisi değil ki.. Bir bakışla, her şeyi, ruhunu, düşüncesini, amacını tümüyle anlatmak ne demek?.
Onu başarıyorlar işte..
Senaristlere de alkış tabii.. Öykü sapasağlam..
Diyaloglar çok ama çok güzel.. Ama en güzeli, "Benim Adım Melek"in insanın kafasına vurmadan, slogan gibi laflar etmeden verdiği mesaj..
"Feminizm.." Evet, doğru okudunuz.. Aynen o..
Feminizm!.
Yani erkeklerin dünyasında baş kaldıran kadını anlatan "Feminizm" sözcüğü bir klişe laf değil, bir yaşam tarzıdır..
Benim Adım Melek, işte bu yaşam tarzını anlatıyor, "Feminizm"in "F"sini etmeden.. Şahit olduğunuz öykü, bilinçaltınıza sokuyor, kadını ve haklarını.. ve her ama her şeye ve herkese, kendisi dahil herkese karşı savaşan Melek'in yanında, arkasında olarak, onunla birlikte az gülüp, çokça ağlayarak, izleyen hepimiz, farkına bile varmadan hem de azılı "Feminist" oluyoruz.
Melekçi olmak, Feminist olmak çünkü..
Melek, çocuk denecek yaştayken kendisini en iyi arkadaşının oğluyla evlendirmek isteyen babasına baş kaldırıp, gözünde ve gönlündeki delikanlıyla Almanya'ya kaçmış.. Koca dediği adam hain biri. İhanet etmiş Melek'e.
Onu sahte evrakla boşamış.. Melek kanser..
Çocuklarını geride sahipsiz bırakmak istemiyor.
Alıyor üçünü de, Antep'e, baba evine geliyor..
Bizim oraların töresinde yaptığı affedilmez..
Nerdeyse herkes düşman ona..
Melek, kimsenin kendisine acımasına izin vermeyecek kadar gururlu Melek, kanser olduğunu herkesten gizleyerek, kine, nefrete, öfkeye, tamamen erkekler tarafından hazırlanmış ve yerleşmiş o çok iyi bildiğim Güneydoğu Töresine karşı, zerre boyun eğmeden savaşıyor.. Tek başına savaşıyor..
Bu "Feminizm" değil de nedir şimdi?.
180 dakikaya uzatılması dışında, bu mükemmel mesajlı diziyi çeken ve yayınlayan TRT'yi yürekten kutlarım..
O tek başına nerdeyse tüm Antep'e meydan okuyan Melek'in başına şimdi ne gelecek" diye gerilmekten bir hal olduğumuz dizide bizi rahatlatan iki tip vardı.. Hep akılları ve mantıklarıyla hareket eden, töreye itibar etmeden dünyalarını "Sevgi" üzerine kuran Hafız Dayı ve Hala.. Bu ikisinin olduğu sahnelerde seyirci biraz rahatlıyor ve yeni gerilimlere hazırlanıyordu. Son bölümde, Hafız Dayı'yı öldürdüler.. Dizilerde ölümler genelde tasarruf amacıyla yapılır..
Aman TRT.. Bunu sakın yapma.. Dizi gücünü o müthiş tiplemeler kompozisyonundan alıyor..
Her eksilen dizinden bir şey alır götürür.
Sakın, ama sakın ha!. Hafız Dayı sağ olsun.
Seyirciye, harika oyunculuklarıyla "Şu geberse de kurtulsak" dedirten kötü kişiler dahil, hiç ama hiç kimseye dokunmadan gitsin dizi, bitene dek..
Reytingler mi?.
TRT, özel kanalların dekor ve kostüm masrafını göze alamadığı tarihi diziler dışında adını duyurmaz olan TRT, ilk defa güncel bir diziyle başa güreşiyor.
Benim Adım Melek, ilk yayınlandığı gün dahil, "İlk 10" listesinin tepelerinde..
Yeni yılda, ikinci sezonu heyecanla bekliyorum.

*

Arda!..

Ben hele transfer döneminde gazetelerde okuduklarıma inanmam, inananlara da gülerim.
1500 kişiyi, 1000 kulübe transfer ederler, sonra biri kazara tutunca da kupür basarlar "Haber bizden okunur" diye.. Oysa herkes bilir asıl "Palavranın onlarda okunduğunu.." Fatih Terim'in istediği Arda'ya Mustafa Cengiz'in karşı çıktığı haberini de onlarda okuduğum için pek inanmadım ama, atıyorlarsa bile, bu defa iyi atmışlar..
Mustafa Cengiz çünkü her şeyden fazla "Oy" düşünen bir Başkan.. Yapar mı, yapar!.
Yani Galatasaray'ı aslında "O değil, sokak yönetiyor" olacak, bir kere daha..
Eğer boş mukaveleye imza atmaya hazır Arda'ya ve Fatih Hocama rağmen "Hayır" derse..

*

Patlıcan musakkası!..

Sevgili "Köşedaşım" Salih Tuna, içlerinde benim de olduğum bir gurup TV Spor Yorumcusu (Öbürleri Kemal Belgin, Erman Toroğlu, Ahmet Çakar, Rıdvan Dilmen) için "Bunlar futbol değil, patlıcan musakka tarifi yapsalar kendilerini dinletmeyi başarırlar" demiş, çarşamba günü..
Hem ona teşekkür edeyim, hem de bir deneme yapalım diye, bugün size burda patlıcan musakka tarifi yapmaya karar verdim..
Annem muhteşem yapardı. Hele beyaz pilavla karıştırdık mı, tadından yenmezdi..
Mutfakta anneme yardım eden tek çocuk olduğum için Bandırma yıllarında çok izlemişliğim var.. Oturdum bilgisayarın başına.. Zorladım anılarımı..
Olmadı.. Olmadı.. Olmadı..
Valla Salih patlıcan musakka tarifi yazamadım bir türlü.. Özür dilerim..

*

..Ve Ada'nın Faytonları..

Yeni yıl mesajlarımın biri Maldivler'den geldi.
Bizim Frankfurtlu Doktor, eşi Esra'yı da alıp oralara gitmiş.. Kazandığı parayı gençken harcayıp dünyayı gezenleri hep alkışlarım.. Dr.
Erdoğan (Karatay) tam da öyle.. Ama yazdığı Yılbaşı mesajı özel.. Bana değil, sizlere, en başta da, sokak yaygaracılarına uyup, düzenleme için kolları sıvayacağına, "Yasak" deyip paçasını kurtarmaya bakan "Her şey çok güzel olacak"a.. Anladınız, İmamoğlu Başkana özel..
Buyrun..

***

Canım ağabeyim, Atlı arabalardan bahsederken Uçal (Dalgıç) ağabeyin, Viyana'sına değinmen çok doğru olmuş. Ancak bana göre eksik olmuş. Fayton deyince Brügge'yi es geçmek bu çok güzel kente haksızlık olur. Tarihi eski şehirde yapılan fayton turu şehrin olmazsa olmazlarındandır.
Fayton, atların istediği ritimde, onları zorlamadan Brügge'nin ünlü kanallarının yanından, yine ünlü ve romantik köprülerinin üzerinden misafirlerini taşır.
Son derece bakımlı olan atlar için sahibi, turun yarısında 15 dakikalık mola verir. Faytoncu ayrıca geçilen her meydanı, görülen her tarihi yeri konuklarına anlatır..
Atların olmadığı bir Brügge düşenemiyorum.
Yeryüzünde en sevdiğim hayvan şüphesiz attır.
Bakımlı ve sağlıklı olmak koşuluyla, atların, bir şehrin veya bir adanın sembolü olmasından daha güzel bir şey olabilir mi?

***

Ada faytonlarına karşı çıkan dostlardan biri köşesinde yazmış.. "Hıncal Ağbi'nin yazdığı New York Central Park faytonları düzde, Ada faytonları ise, yokuşta gidiyor. Bu benzetme olmaz.." Peki dostum.. Yazımda resimler de vardı.
New York faytonları tek atlı.. Adadakiler çift..
Yani düz yolda "Tek beygir gücü" araba var. Yokuşta "İki Beygir Gücü.." Sen fizik okudun mu?. Niye "Beygir Gücü"dür, güç biriminin adı, hiç düşündün mü?.
Kovboy filmi seyrettin mi hiç?. Doğudan batıya giden posta arabaları, binlerce kilometrelik o ünlü 66 numaralı tarihi yolda, 6 beygir gücü ile çekilirlerdi.. Sekiz insan ve tonla bavul ve sandık taşıdıkları için..

*

Tebessüm

Eski karımla yeniden evlenmek istedim. Ama aslında paramın peşinde olduğumu anladı. Boşanırken ona kaptırdığım paramın..

*

Sevdiğim Laflar

"En tehlikeli insan tipi az anlayan, çok inanandır."
Anton Çehov
(Teşekkürler Venüs)

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA