Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

  • 1
  • 15
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

İLK MECLİSİN AÇILIŞINDA HATİM İNDİRİLMİŞ DUA EDİLMİŞTİR

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'dan "kaçıp" gelebilecek meclis üyelerini Ankara'ya davet etmiştir. Bu davete 120 kişi uymuştur. (Bu nasıl işgal ki bir çırpıda 120 kişi birden kaçabiliyor?) Bunların arasında "gayrımüslim" hiçkimse yoktur. Dışlanmışlardır. "Seçim yapılabilen" yerlerde de bir tür ek seçim, ara seçim yapıldı. Fakat meclisin ismi değiştirildi. Böylece "sıfırdan yeni bir başlangıç" yapıldığı söylenmek isteniyordu. Bu bir çelişkiydi. Mustafa Kemal Paşa önce "Meclis-i Müessisan" ismini önermiş (Kurucular Meclisi), İstanbul meclisinin sabık başkanı Celaleddin Arif Bey "Meclis-i Kebir-i Milli" demiş, Hamdullah Suphi Bey düpedüz "Kurultay" istemiş (kulakların çınlasın Kılıçdaroğlu)...
Sonra "Büyük Millet Meclisi"nde karar kılınmış. BMM'nin TBMM olması, yani adının başına Türkiye'nin eklenmesi de taa bir yıl kadar sonra, 8 Şubat 1921'de... Yaaa, insan yaşadıkça neler öğreniyor! İstanbul'un o kadar devamıdır ki, İngilizler basmadan önce en son görüşülmekte olan"ağnam vergisi" yasa tasarısı (küçük baş hayvan vergisi), açılışının hemen ertesi günü yeni meclisin de ilk gündem maddesi oluyor, yani her şey "İstanbul'da kaldığı yerden" devam ediyor...
Hocamızın söylemediklerini de biz ekleyelim: Birkaç gün sonra yeni meclis çok önemli bir adım attı.
"Egemenliği altında bulunan topraklarda Ermeni kırımının soruşturulmasına izin vermeyeceğini" karara bağladı! (Oysa İstanbul meclisi bunu uzun uzadıya tartışmıştı.)
Bu radikal bir kopuştu. Böylece "Ermeni konusu" kapatılıyor, 1945 yılına kadar sürecek olan "bürokrat-eşraf ittifakı" başlıyordu. Ermeni mallarına konup köşeyi dönen Anadolu eşrafı, "hesap sorarlar" korkusuyla onu koruyabilecek olan tek güce, milliyetçi bürokrasiye sığınıyordu. Bedelini de diktaya boyun eğerek ödeyecekti. 1930'da başkaldırmaya yeltendi, ezildi. 1945'te, dünya savaşı sonrası konjonktürünün de yardımıyla, bu sefer başardı: Demokrat Parti doğdu.
Üst tarafı folklordur. Ankara meclisi elbette "mübarek cuma gününe" denk getirilmiş, elbette dualarla, namazlarla, kesilen kurbanlarla açılmış, Sakal-ı Şerif bile çıkarılmıştır. Kürsüye Kur'an-ı Kerim konmuştur. Salavat getirilmiş, hatim indirilmiştir. Yemin metnine de bir bakalım: "Makam-ı hilafet ve saltanatın, vatan ve milletin istiklalinden başka bir gaye takip etmeyeceğime vallahi!" O zaman, Kemalist gelişmelere "ben yeminimi çiğneyemem" diye soğuk bakan Rauf Bey'e niçin hakaret ediyorsunuz?

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 15
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

PARALEL YAPI ERGENEKON DAVASINI BİR GÜÇ ARACINA DÖNÜŞTÜRDÜ

Ergenekon ve Balyoz davalarına benim gibi askerî vesayetten yılmış ve kurtulmak isteyen birçok demokrat yazar ve fikir insanı ilgi gösterdi, sahip çıktı. Ben onları demokrasi davaları diye adlandırdım. Ancak, yargılama sürecinde yapılan hatalar ve iddianamelerde gariplikler de vardı. Şahsen bu konularda ikaz yazıları da yazdım ama davaların esasına itiraz etmedim. Keşke süreçte daha dikkatli olsaydım ve bugün farkına vardığımız dolapları o gün de görebilseydim diye hayıflanmıyor değilim. Ama bunu yapabilmek çok zordu. Ergenekon'la daha az, Balyoz ile daha fazla ilgilendim. Ergenekon'da nispeten uzak kalmamın sebebi, davanın çok çapraşık bir ilişkiler ağı iddiasına dayanıyor olmasıydı. TSK bürokratik vesayetin kalesi olarak dimdik ayakta dururken sivil ayakların böylesine önemli rol oynadığı bir yapılanma pek ikna edici görünmüyordu. Balyoz davasında durum değişikti. Aktörler askerdi. Ortada somut bulgular vardı. Avukat Selim Yavuz'a Liberal Düşünce Topluluğu'nda verdirdiğimiz bir seminerden sonra dijital deliller denen şeylere güvenimi iyice kaybettim ve bunu yazıya da döktüm. Ama bana göre Balyoz haklı ve gerekli bir davaydı. İzin verilmemesine rağmen yapılan plan semineri bir darbe hazırlığı havasındaydı.

Ne oldu da sadece Ergenekon değil Balyoz gibi daha sağlam bir dava da yozlaştı? Cevap belli: Gülen Cemaati'ne bağlı PDY'nin yargı ve emniyet içindeki uzantılarıyla özünde darbeciliğe ve darbe teşebbüslerine karşı mücadele olması gereken davaları PDY'nin güç arayışının aracına çevirmesi. Meselâ Balyoz'da sadece üst rütbeli birkaç kişinin yargılanması gerekirken seminere katılmayan, o sırada hastanede, yurt dışında bulunan subaylar dahi davaya dâhil edildi. Bu, elbette, büyük bir haksızlıktı. Bu tür dolaplar davaların tamamen yozlaşmasına ve çökmesine sebep oldu. Davaların arkasında siyasî iradenin desteği vardı. Bunu kimse inkâr edemez. Öyle olmasa davalar yürüyemezdi. Ancak, alandaki işler yargı ve emniyet bürokratlarına aitti ve oralarda hâkim olan güç PDY idi. PDY ikili bir rol oynadı. İlki askerlere dava açılıp yürütülebilmesiydi. GC'ne "ölü gibi itaat et" düsturuyla bağlı yargı memurları olmasaydı bu yapılamazdı. Bu yüzden davalar için asıl emir veya izin GC idaresinden çıkmış olmalı. İkinci olarak PDY davaları istemediği kimseleri tasfiye etmenin, kadrolaşmanın ve kendi vesayeti için güç toplamanın aracına çevirdi. Bunu birkaç yıl önce görmek özel durumlar dışında neredeyse imkânsızdı. Bugün ise, tüm olgulara göz kapamadıkça, görmemek imkânsız

Masum insanların usulsüz yargılamalarla ve haksız cezalarla mağdur edilmesi çok kötü. Hepimiz bu tür yanlışlara itiraz etmeli ve engel olmaya çalışmalıyız. Ancak, bürokratik vesayet geleneği de bir realite. TSK mensupları bu acı olaylardan gerekli dersleri çıkarmalı ve demokratik siyasete gayri meşru müdahalelerden kaçınmalı. TSK'nın sırtından siyasî rakiplerini tasfiye etme hayalleri kuranlar da artık bu saçmalıktan vazgeçmeli.

Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl

  • 3
  • 15
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

ERMENİ TEHCİRİ VE OSMANLI MİRASINI REDDETMEMİZ MÜMKÜN DEĞİL!

Üç kıtanın siyasi coğrafyasına 600 yıl şekil vermiş bir imparatorluğun mirasçısı olmak kolay değildir. Bu imparatorluğun parlak günlerine ve zaferlerine sahip çıkıp, yenilgilerini ve hatalarını görmezden gelmek ise tabii ki mümkün değildir. Hele 1923 öncesini yok saymak ve "Bizim devletimiz de, uluslararası ilişkilerimiz de Cumhuriyet'le başlar" demek ise imkânsızdır...
Bu gerçekleri sade Ortadoğu'da 1'inci Dünya Savaşı sonrasında çizilen haritaların ve sınırların ötesine dönük ilişkilerimizde görmüyoruz... Türkiye Cumhuriyeti'nin Nusaybin'ine yapışık Suriye'nin Kamışlı'sı, haritaları çizenlerin bugüne aktardıkları krizin somut örnekleri değil mi?
1915'teki "Ermeni Tehciri" de Osmanlı'dan bize kalan mirasın bir öğesidir. Uzun yıllar boyu yok saydığımız bu olay, şimdi her yıl 24 Nisan'da karşımıza çıkmakta. Diğer ülkelerle ilişkilerimizi bunların tehciri nasıl yorumladıklarına dönük olarak belirlemeye de çalışmadık mı?
Bu açıdan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Türkiye Ermenileri Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan'a Ermeni Patrikhanesi'nin Kumkapı Meryem Ana Kilisesi'nde düzenlediği 1915 olaylarını anma ayini dolayısıyla gönderdiği mesajın, önemli bir anlamı olduğunu söyleyebiliriz. Ayin öncesinde Ateşyan tarafından okunan mesajında Osmanlı Ermenilerinin yaşadıkları acıların paylaşılması ve hatıralarının yad edilmesi için en anlamlı yer olan Türkiye'de bir kez daha yapılmasından memnuniyet duyduğunu vurgulayan Erdoğan, şunları vurguluyordu:
"- Tarih bilincimiz ve insanlık ufkumuz gereğince Osmanlı Ermenilerinin hatıralarına sahip çıkmaya devam edeceğiz. Türklerle Ermenilerin bin yıla uzanan ortak yaşam kültürünüyeniden hatırlamayı ve hatırlatmayı sürdüreceğiz. Ortak tarihleri ve benzer gelenekleriolan iki komşu halkı, nefret ve düşmanlık söylemleriyle birbirinden uzaklaştırmakisteyenlere ve tarihi siyasileştirenlere karşı dostluk ve barış hedefiyle çalışmaktan vazgeçmeyeceğiz."

Mehmet Barlas/Sabah

  • 4
  • 15
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

TÜRKİYE'NİN YÜKSELEN MARKA DEĞERİ ONLARI RAHATSIZ EDİYOR

Geçenlerde Türkistanlı değerli bir siyasetçiyle muhabbet ediyordum. Türkistan'ın genel siyasi durumunu konuşuyorduk. Malum, Orta Asya'daki siyasi ortam ve düşünce özgürlükleri konuları biraz sıkıntılı. Neredeyse sadece Özbekistan'dan, iki milyon civarında insanın hicreti söz konusudur. Coğrafyanın geneline baktığımızda ise bu rakam çok çok yükseklerde. Özellikle Avrupa ülkelerine ve Rusya'ya gidenler var. Rusya esasında yaşam koşulları nedeniyle tercih ediliyor. Avrupa ise, düşünce ve fikir özgürlüklerini yaşamak için tercih edilmektedir. Siyasi içeriği, yoğun muhaliflik barındıranların, "Türkiye'ye gitmeyelim, sorun yaşamasın bizim yüzümüzden" demeleri bile, Türkiye'nin koca coğrafya insanı üzerindeki etkisinin, hangi zirvelerde olduğunu gösteren nüanstır bence.

Türkistan coğrafyasından, Müslümanların hicret için Türkiye'yi tercih etmesi ise, başka bir analiz konusudur. Türkiye herkesin rahat nefes aldığı, imdat çağrısına hemen sesini çıkartan, tek samimi ülkedir. Bunu halen göremeyen, Türkiye'nin bu duruşundan rahatsız olan, içimizdeki yabancılarımız da vardır hiç kuşkusuz! Tıpkı Suriyelilerin burada olmasından rahatsız olanlar gibi. Oysa Türkiye'yi; Türkiye yapan, ABD, Almanya, Fransa, Rusya, İran, İsrail'den farklı ve özel kılan şeyin bu olduğunu unutmamak şarttır. Türkiye bu değerleri idrak ettiği ve yaşadığı içindir ki, Türkiye'nin artan marka değeri, rahatsız eder birilerini. Çünkü bu marka değeri giderek, dünyayı da değerlerine saygı duymayı öğretmektedir.

Geçen bir olay oldu, arkadaşlarla yemek esnasında bir arkadaşımız "gelin Alman hesabı yapalım" dedi. Önce anlamadım. Çünkü o hesapla hep dalga geçmişimdir. Türkiye'de olmasına şaşırdığımdan, anlamadım. Sonra ben dâhil tüm arkadaşlar, tekliften rahatsız oldu. Hepimiz bu milletin değerleriyle büyümenin verdiği edayla, "hesabı ben ödeyeceğim" kavgasına tutuştuk. Sonunda hallettik. Aslında bu olay bile, "Avrupa değerleri" denilen şeylerin çoğunun, içi boş kavramlar ve "bizi biz yapan değerlere" uymayan şeyler olduğunun kanıtıdır bence! Aynen Suriyeli mültecilere, bakış açısındaki fark gibi. Biri Türkiye gibi, AĞA ruhlu ve cömert durur, diğeri de kuruşun hesabını yapar. Bakın göreceksiniz, Türkiye sadece bu tutumuyla önümüzdeki süreçte, Avrupa değeri tezi, Türkiye değerleri teziyle yer değiştirecektir. Bunu bilenlere, anlayanlara ve bu yolda emek sarf edenlere değil, bu değerleri hor görenler için hatırlattım.

Sevil Nuriyeva/Star

  • 5
  • 15
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

KULLANIŞLI SİSİ'NİN KULLANMA SÜRESİ DOLUYOR MU?

Batı mesela… Hafiften cilveli edalarla Sisi'nin gidişine hazırlanmaya başladı. Gel de şimdi bunun üzerinde durma! Adamın yüzüne özel imaj çalışmalarıyla yapıştırdıkları gülümsemeyle bile dalga geçmeye başladılar. Hepsini geçtim, Batı medyasının bir bölümü bugünü (25 Nisan) Sisi'nin gidişine açılan kapı olarak değerlendiriyor.
Tabii hesaplandığı gibi olursa… Yani Sisi tarafından resmi anlaşmalarla iki adanın Suudilere bırakılması büyük sokak gösterileriyle protesto edilebilirse…

Geçen ocak ayından beri Mısır muhalefeti biçim değiştiriyor, güç tazeliyor ve Batı'yı ikna edecek pozisyonlara doğru yürüyor. Geçenlerde haber bültenlerinden duyurdular: "Yeni protestolar liberaller ve sol tarafından yönlendiriliyor" diye… Daha geçen hafta ABD'ye fena rest çekebildiği ortaya çıkan Suudilere toprak (ada) bırakmışken (yani halkın gözünde milli özelliği yıpranmışken) şöyle turuncu başkaldırı modeliyle Sisi'den kurtulmak güzel olmaz mı, deyip çalışmalara başladılar.
Üstelik Müslüman Kardeşlerin lideri içeride, dışarıdaki önemli kadroları da fikri anlaşmazlığa düşmüşken hani… Sisi'ye darbede destek veren selefiler geçen zaman içinde milletin gözünde prestij kaybedip devreden çıkmışken… Gülüşü güzel bir "Sisi" fena olmaz mı, diye planlar yapıyorlar.

Ne pis düzenler değil mi? İnsan liberal ve solcuysa da… İçinde azıcık olsun adalet duygusu varsa, böyle numaracılığa isyan eder. Eder de… Mısır'da saat artık Sisi'nin aleyhine işlemeye başladı. Kurtarması için kendisini iktidara getirenlerin karşısına çok özel bir feragat listesiyle çıkıp anlaşma yapması lazım. Zor! Sisi'nin altı ay öncesine kadar yakınında olanlar "siyasal balayı bitti, partnerimiz berbatmış" gibi laflar ediyor. Bakalım, ne olacak! İhvan, geçen hafta "sokakları boş bırakmayın, protestolarda siz de olun" çağrısı yaptı ama CNN tahmin edeceğiniz gibi "Müslüman Kardeşler'e karşı omuz omuzaydık, şimdi memleketi satan Sisi'ye karşı omuz omuzayız" diyen pek modern görünümlü genç eylemcileri ekrana getirmeyi seviyor. Ne dünya değil mi?

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 15
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

DAEŞ'İN KİLİS HESABI

Suruç saldırısından sonra Türkiye bu bölgenin terör unsurlarından temizlenmesi için bir operasyona start verdi. Tabii ki ABD hemen devreye girip koordinasyon bahanesiyle süreci baltalarken, Rus uçağının düşürülmesiyle birlikte Türkiye bu bölgeye yönelik hava saldırısı opsiyonunu kaybetti. Fakat diğer taraftan ise DAİŞ'le savaşacak yerel unsurların eğitimi ve teçhizi konusundaki çalışmalarına da devam etti. Türkiye'nin sahada desteklediği gruplar an itibariyle DAİŞ'le aktif bir çatışma içerisindeler ve DAİŞ'e karşı bazı kazanımlar elde ettiler. Diğer bir deyişle Türkiye sınırını DAİŞ unsurlarından temizlemek için DAİŞ'le açık bir savaş halinde. ABD'yi de DAİŞ'le savaşan Suriyeli gruplara hava desteği vermesi için ikna etmeye çalışıyor. Fakat ABD çok istekli görünmüyor.

DAİŞ kamuoyundaki algısına çok dikkat eden bir örgüt. Kamuoyu derken yanlış anlaşılmasın, daha çok kendisine zımni destek veya aktif militan kaynağı olarak gördüğü sadece Türkiye'de değil dünyanın dört bir yanındaki küçük bir kitlenin DAİŞ algısına özel önem gösteriyor. Bu sebepten Suriye ve Irak vs. içerisinde rahatlıkla Müslüman katletseler de bu topraklar dışındaki yerlerdeki saldırılarında ya doğrudan gayrimüslimleri hedef alıyor ya da Müslümanların da hayatını kaybettiği saldırılardaki sorumluluklarını ilan etmiyorlar. Türkiye'deki saldırılarını açıkça üstlenmemelerinin sebeplerinden birisi bence bu. Sınır hattı boyunca çatışmalarda da bu sebepten daha dikkatli davranıyorlardı.

Son günlerde ise iki sebepten ötürü DAİŞ roketleri daha büyük sıklıkla sınır şehirlerine özellikle de Kilis'e düşmeye başladı. Birincisi, artık DAİŞ gelişi güzel roket fırlatmaktan kaçınmıyor. İkincisi ise DAİŞ artık doğrudan roketlerle sınır şehirlerini hedef alıyor. Diğer bir deyişle Kilis'e isabet eden roketlerin hepsi kaza sonucu düşen roketler değil. DAİŞ Türkiye'yle açık bir savaş halinde olduğunu düşündüğünden çatışmaları şu an az da olsa Türkiye'ye sıçratma peşinde. Tıpkı PKK gibi Türkiye'nin dikkatini kendi iç güvenliğine döndürme yoluyla bölmeye çalışıyor. Türkiye'nin iç güvenliğinin sınırlarının çok ötesinden başladığının bir başka çarpıcı örneği bu. Sınırın sadece Türkiye değil aynı zamanda NATO sınırı olduğunu da hatırlatmak lazım. İleriki günlerde NATO devreye girecek mi? Zayıf ihtimal ama yakından takip edeceğiz.

Ufuk Ulutaş/Akşam

BİZE ULAŞIN