Editörün seçtiği köşe yazıları

  • 1
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazıları
Editörün seçtiği köşe yazıları

Son dönemde AK Parti, İsrail ve Rusya ile eşzamanlı normalleşmeye girdikten sonra muhalefet "Kemalist ayarlara dönülmedikçe rahat yok" söylemini yeniden ısıttı. Bu söylemin üç boyutu var. İlki dış politikada "barışı" öncelemek.
Halbuki "komşularla sıfır sorun" ya da "dostları artırmak, düşmanları azaltmak" söyleminden "yurtta sulh cihanda sulh" ilkesinin pek de bir farkı yok. Uygulanması diğer aktörlere de bağlı olan prensipler bunlar. İkincisi, dış politikada laikliği uygulamak. Retorik bir yana, AK Parti dış politikasının ana ilgisi hep ekonomi olmuştur. Dış politikada İslam'ın etkisi sanılanın aksine milli çıkarların rasyonalitesinin dışına çıkmadı.
Mursi zamanında Mısır'a laikliği önerenin de, İsrail ile ilişkilerini normalleştirenin de AK Parti iktidarı olması buna örnekler. Müslüman Kardeşler'e gösterilen ilgi de demokratik duyarlılıktan fazlası değil. Kemalist ayarlara dönmek söyleminin üçüncü boyutu ise dış politikada "iddialı aktör" olmamak. Bu boyut birçok soruyu akla getiriyor: "Kemalist ayarlara dönmek" bugünün Ortadoğu'sunda ne ifade eder? Uluslararası sistemde etkin bir aktör olma hedefini terk etmek bizi DAİŞ ve PKK tehditlerinden korur mu? Küresel sorumluluklarından soyunarak bölgesel güçleri rekabetin şiddetine terk eden ABD'den klasik müttefiklik statüsü dilenmek bizi selamete çıkarır mı?
Suriye'de Esed, İran ve Rusya ile anlaşarak içe kapanmak Kuzey Suriye'deki PYD oluşumunu barışçıl kılar mı? "Asrı saadete dönüş" formatında tekrarlanan "Cumhuriyet'in ayarlarına dönüş" argümanı içi boş bir kalıptır.

  • 2
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazıları
Editörün seçtiği köşe yazıları

Görünen o ki hâlâ ihanete devam etmeye meyyaller. Belli ki dış siyasetteki açılım 1 Kasım seçim sonuçlarıyla sukut-u hayale uğrayan bu takımın bitini kanlandırmış. Hevesle "Biz zaten söylemiştik" diyor aralarından biri. Bu yüzden Cemil Çiçek'in sözlerini pek kıymetli buluyormuş. Güzel kardeşim, ne de hoş yazmışsın günde iki kere doğruyu gösteren saat misali ve "Türkiye değerleri çerçevesinde geniş ve sağlam bir mutabakata ihtiyaç var" demişsin.

İyi de kim dedi sana "Git paralelcilerle uzlaş" diye? Hâlâ yazında devleti ele geçirmeye çalışan "Paralel Yapı'nın müntesipleriyle müzakere" faslı açılmasını öneriyorsun? Paralelcilerle hangi "Türkiye değerleri"nde buluşmayı ve mutabık kalmayı düşlüyorsun? Mutabakat denince sizin "Mason bakan" haberleriyle hükümete kılçık atma çabalarınızı mı anlayacağız, yoksa paralel rektörleri kurtarma gayretlerinizi mi? Müntesip dedikleriniz bunlar mı yoksa?

Tamam, bu ülkede Türkiye değerleri çerçevesinde herkes uzlaşsın da sizlerin mutabık kalmaya heveskâr olduklarınız ve "dost diye nitelendirdikleriniz" neden hep Paralelciler, omurgasızlar, ödlekler, iktidar hırsının kurbanı kifayetsiz muhterisler, Kemalist iflah olmazlar, kafası Batı'nın finans sistemine entegre olan ve saha dışına çekilmiş partililer?

Neden hep bu ülkede darbe sözcülüğü yapmış, yakın zamana dek terör saldırısı haberlerinde PKK yazmamaya özen göstermiş, HDP'lileri "Türkiye sevdalısı" diye pazarlamış amiral gemisinin kaptanları, garsonları ve sahipleri? Neden hep AK Parti içinde Erdoğan'ın kuyusunu kazan, onun koyduğu hedeflerin altını oymak için her türlü entrikayı çevirenler?

Neden hep onlar? Bu sorunun mantıklı bir cevabı olmalı öyle değil mi? Anlıyoruz, "dostların sayısını çoğaltmak" iyidir de o sayfalarınızı açıp başınıza taç ettiğiniz adamlar dost değil ki?

Kim size bu aklı veriyor? Bu sokma akılla daha ne kadar o yayın grubunda yayın yönetmenliği yapacaksınız?

  • 3
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazıları
Editörün seçtiği köşe yazıları

Bütün dünya Hitler'den nefret ediyor ya... Hele 1940'lar, 50'ler, 60'larda etkisinin çok sıcak olduğu yılları düşünün. O tarihlerde Hitler'in konuşmaları sürekli fiziksel analizlere konu edilmiş. Ses dalgalarının sinir bozuculuğu ve hegemonik karakteri üzerine bir yığın tez üretilmiş. Wagner'in debdebeli müziği ile Hitler'in hitabeti arasında malum bağlantılar da ihmal edilmemiş tabii. Konu Hitler olunca iddiaları sıralamak kolay!
Gel zaman, git zaman... Amerikalılar zaten bildiklerini bilimsel araştırmalarla yeni baştan öğrenmezlerse, rahat edemezler ya... Önce zoologlar "yahu hayvanlar yüksek perdeden seslerle dostluk ve uysallık alanına geçiş yapıyorlar, onlar arasında esas problem tiz sesli iletişimde" demişler. Sonra insanlar arasında yüksek sesli konuşanların güvenilir, "pıs pıs" konuşanların sinsi tip olarak algılandığını ortaya koyan grup çalışmaları yapılmış.
Ve başa dönülmüş. Oysa bütün bunlara ne gerek var, değil mi? Biliyoruz... Nasıl sessizliği "dinlemek"ten ayıramazsak, gürültüyü de "anlam" denilen kritik formdan soyutlayarak anlayamayız. Bir senfoni orkestrasını düşünün, klasik müzikle ilişkisi olmayan biri için nasıl bir "gürültü"dür çıkardığı ses!
Yine de gürültü var. Hele şehirlerde... Dümdüz gürültü... İnsanın üzerine üzerine gelen bir ses yığını... Çünkü o yığın yüzünden sesleri, imaları, işaretleri, anlamları ayırt edemez oluyoruz.
O kadar ki, bu gürültü içinde varoluşumuz "uyuşuyor"; bir büyük makinenin parçası haline geliyor sanki. Uzun konu... Ben yine de esas zihnimizin içindeki gürültüye daha çok dikkat çekmek isterim. Genç kuşakların bir kitabın tek bir sayfasını bile baştan sona okumaya odaklanmasını önleyen şeyin içlerindeki bağırış çağırış olduğunu daha ne kadar görmezden geleceğiz?
Herkesin bir ağızdan konuştuğu ama kimsenin birbirini dinlemediği sohbetlerin aslında gürültüden başka bir şey olmadığını niye anlamak istemiyoruz?

  • 4
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazıları
Editörün seçtiği köşe yazıları

"Üst akıl" malumunuz "dış güçler"in nokta atış mesabesindeki ifadesidir. Hedefi de "The Cemaat"ti. Salim arkadaşları şayet rahatsız eden buysa, söylenecek söz yok. Zaten hiçbir söz de bu saatten sonra böylesi bünyelerde dikiş tutmaz. "Dikiş tutmaz" dedim de aklıma geldi şimdi; Cemil Çiçek, "ülkenin dikişlerini yıpratan konuşmalar yapıyoruz" deyince AKP'li fırıldaklar ve paralelci güruh pek hoşnut oldu. Cemil Çiçek vaktiyle hangi üniversitede hangi konferansın tertiplenmesine karşı çıkmıştı da hangi liberal dikişleri yıpratmıştı, hatırlıyor mu acaba? Sanırım, Hüseyin Çelik de hedefi malum olduğu için "dikiş" muhabbetini pek sevmiştir.

Ne ki, AKP Genel Başkan Yardımcısı olduğu yıllarda, 2011'de, "Kılıçdaroğlu mezhep dayanışması nedeniyle mi Suriye'ye sahip çıkıyor" diyerek nerdeyse memleketin mezhep dikişlerini kopartacaktı. Ya sevgili Bülent Arınç? Bir iki yıl evvel "kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak" dediğinde, modern ve laik yaşam tarzının tüm dikişlerini attırmıştı. HattaMurat Belge, bu sözlerinin, "Orada burada kah kah gülen, serbest serbest hareket eden kadınları zapturapt altına alırız. İçkiyi yasaklarız. Hep beraber iftar ederiz…" anlamına geldiğini yazmıştı. Cemil Çiçek'in mezkur ifadesini "dikiş bahane satış şahane" zannedenler ve paralelciler ve AKP'li fırıldaklar gerçekten de çok sevdi.

"İsrail'le bile barış yapıldı bizimle de yapılsın" diyenler de bu sözün arkasında adeta konvoy odular. O kadar ki, "benim de dikişlerim söküldü beni de dikin" demedikleri kaldı. Bana soracak olursanız, AKP'li fırıldaklar yerine, Ertuğrul Beyciğimin"dikilmesinden" yanayım. Her şeyden evvel çok daha efektif… Hem de çok hevesli. PR bakımından da çok daha yetenekli. AKP'li tüm fırıldakların yapacağını tek başına yapabilir. Üstelik hem şaraptan, hem popüler kültürden, hem kadınlardan, hem de erkeklerden anlıyor.

Tamam, okuduğunu anlamakta sorunları var. Şarlatan yerine şaklaban yazdığı için anlayış kapasitesini sorguladığımı sanıyor hâlâ. Yazık, ama yapacak bir şey yok. Bu köşeciğin hacmi Ertuğrul Beyciğimin anlayacağı şekilde yazmama elvermez. "Ses metaforunu"ndan da hiçbir şey anlamadığı besbelli. "O Ses Türkiye" şeklindeki espri denemesi de, hiç değilse, "Oses Çiğköfte" demesinden daha iyi. Gerçi en iyisi, hiç ironi girişiminde bulunmamasıydı, fakat bu da ondan çok şey istemek olurdu. O sesin ne olduğunu ayrılırken yazacağım. Merak etmesin. Henüz vedadan önceki yazılar aşamasında olduğumu daha önce belirtmiştim. O ses gelirse haliyle yazmaya devam edeceğim. (Boşuna çok erken sevinmesin, buna da şimdiden hazırlıklı olsun.)

O değil de, Ertuğrul Beyciğim müthiş bir merakla, "AKP'li fırıldaklar kim?" diye soruyor. Hakan Şükür biraderimiz de twitter üzerinde bu merakı paylaştığına göre şu kadarcığını söyleyeyim: AKP'li fırıldaklar, Ertuğrul Beyciğimin bu mahalledeki muadilleri.Türbanlı Ertuğrul Özkök'ler bile var. Birçok okurun, "Ertuğrul Özkök"ün nesini yazıyorsun " dediği kuvvetle muhtemeldir. Elinor Fuchs, "Karakterin Ölümü"nde "Leave It to Is Dead" adlı oyunu eleştirirken, "Yeni dünyada insanların gerçek adlarından fazla kavramsal olduğu için vazgeçilmiştir…" der. Sevgili okur, şuncağızı lütfen gözden kaçırma; yazdığım bir karakter değil, cibilliyettir. İsterseniz, Eruğrul Beyciğim yerine AKP'li fırıldakları koyup öyle okuyun, hiçbir şey değişmez.

  • 5
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazıları
Editörün seçtiği köşe yazıları

Bir okurum Hürriyet'ten Ahmet Hakan'ın yazısını göndermiş. Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde bir evde bomba yaparken ölen iki Suriyeliyi hatırlatıyor Ahmet yazısında ve soruyor:
"Biz şimdi bu iki Suriyeliye ne diyeceğiz? Kalifiye mi? Yoksa Kalifiye değil mi?" Özetle "bunlar potansiyel terörist" diyor yazarımız işte. Kriminolojide (suç bilimi), coğrafyanın suça etkisi üzerine aşırı determinist (belirlemeci) teoriler tarihin çöplüğüne çoktan gönderildi.
Evet, evet, bildiğiniz, "Güneyliler, mesela Adanalılar müessir fiillere yatkın olur. Kuzeylilerse dolandırıcılık vs..." türünden saçmalıklar. Bereket bunları ağzına alana en hafif tabirle "faşist" diyorlar artık. Yazısını gönderdiği Ahmet'e "faşist bu" diyen okurum bence biraz abartıyor. Ahmet bu teorik faşistlerden değil elbette. Hatta kırmızı ışıkta kâğıt peçete satan Suriyeli çocuklardan alışveriş yaptığına falan eminin. Dahası parasını verdiği peçeteyi almadığına da. O derece yani.
Ahmet daha ziyade, PKK'nın terör eylemlerinden sonra "Benim de Kürt arkadaşlarım var ama" diye söze başlayıp naifçe "Kürtler gönderilmesin"den bahsedenlere yakın. Yani o da damsız girmeye çalıştığı mahalledeki pek çokları gibi "sıradan faşizmin" bir mağduru. Tanıl Bora zamanında Birikim dergisinde layıkıyla tanımlamıştı bu kavramı: "Faşizmin... Politik bir hedefe bağlanmaksızın, örgütsel bir yönlendirme olmaksızın kendiliğinden eylemlerde dışavurumunu anlatır."
Tam da Tanıl'ın dediği gibi, "sıradan faşizm" gündelik hayatta, okulda, "ergen erkek âlemi ilişkilerinde", işyerinde nüvelenir, "üyelik" gerektirmez ve etki alanının genişliğine mukabil "ele gelmez." Tıpkı o eğitimli, iyi giyimli, kediyi köpeği seven abilerin, ablaların ırkçılığı reddediptercümesi her dilde çaresiz insan olan mültecilerin "vatandaşlığını da" içlerine sindiremediklerini yumuşakça söylemeleri gibi. Kendileri asli unsur, sahip ya... Belki de sadece konuyla ilgili anketlere bakmıştır Ahmet, öyle yazmıştır. Zira bildiğiniz üzere benim gibi Suriyeli mültecilere vatandaşlık verilmesinden yana olanlar azınlıkta. Ve biliyorsunuz Ahmet tribünlerde çoğunluğu oluşturan sıradan faşizmin alkışına hiç dayanamaz.

  • 6
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazıları
Editörün seçtiği köşe yazıları

Zihin dünyalarında bir Müslümanın, özellikle de bir Arabın insan gibi bir yaşama biçimine sahip olamayacağı önyargısı var. Ülkemize gelmek zorunda kalan savaş mağdurları Avrupalı kitleler olsaydı, bu zümre belli ki baş tâcı edecekti! Bu elitizmin sanıldığı gibi öyle ekonomik, sosyal, kültürel bir alt yapısı da yok; Türkiye'de seçkincilik sınıfsal olmaktan daha çok ideolojiktir ve devlet fideliğinde yetişmiştir. Bu kimlik kendi içine kapalı rejimlere özgü bir elitizmi yansıtmaktadır. İyi bakılırsa tek parti döneminin ve bürokratik seçkinciliğin izleri açıkça görülebilir.

Bu kimliğin, bu eğreti seçkinciliğin şekillenmesinde "Milli eğitim"in ve misyoner okulların katkısı büyük. Cumhuriyet'in vatandaşlarına tek armağanı bu çarpık seçkinci ideoloji oldu. "Milli eğitim" sayesinde Türk vatandaşları sosyal- ekonomik-kültürel gerçekliklerini yansıtmasa da seçkinci bir kimlik oluşturabildi, bu sayede sınıf atlama duygusu yaşadı. İçki içip plaja giden, Batı müziği dinleyip dans eden, Batılı yaşam tarzını ve alışkanlıklarını benimseyenler kendini daha bir üst sınıfa ait hissetti.

"Üç üniversite bitiren ile dağdaki çobanın oyu aynı olur mu"diye yakınan sanatçı kendisini aldatılmış hisseden zavallı bir "Cumhuriyet vatandaşı"dır. Bu sözler eğitimle daha üst bir sınıfa geçtiğini ve diğer insanlardan ayrıldığını sanan kesimin ortak duygularını yansıtıyor. Bu trajik ruh halini çocuklarına yansıtan ebeveynler kendini beğenmiş, 'modern" bir genç neslin ortaya çıkmasını sağladı. Buna en iyi örnek ODTÜ'lü öğrenciler olsa gerek; Müslümanlıkla alay etmeyi, içki içmeyi, İslami değerlere saldırmayı meziyet sanan bu gençler siyasi manipülasyonların nesnesi konumuna düşmekten kurtulamadı. "En okumuş" gençler, terör örgütlerinin oyuncağı haline gelmiş en zavallı gençler durumda.

"Türk modernleri"ni bugün hayata bağlayan tek şey AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı. Yoksulların, "düşük eğitimlilerin", Türk modernleşmesinin dışında kalan kesimin ülkeyi yönetmesini bilime de, felsefeye de, doğaya da aykırı buluyorlar. Bu düşmanlığın mantıki bir çerçevesi ve ahlaki bir sınırı yok. AK Parti ne derse karşısında yer alıyorlar. Türk modernleşmesine tehdit saydıkları Pensilvanya'daki zâtın elini öpmek için sıraya bile girdiler. Tayyip Erdoğan'ı zayıftacağı umuduyla PKK'nın uzantısı HDP'ye oy verme yarışı yaptılar. Canlı bomba patlatan PKK'yı ve Adliye basıp savcı katleden teröristleri bile "Erdoğan'ı hedefliyor" gerekçesiyle mazur gördüler ve masum gösterdiler.

Bu kesimin birden bire Suriyeli mültecilere düşman kesilmesini anlamak zor değil; sırf Tayyip Erdoğan'ın düşüncesi olduğu için hepsi bir ağızdan "Suriyelileri istemiyoruz" diyorlar. Erdoğan'ın kapıyı araladığı herkese kapıyı gösteriyorlar. Toplu bir histeri, kolektif bir akıl tutulması içindeler. Bu kısır döngünün nasıl kırılacağı bilinmez; ama aydınların bir an önce "en eğitimli" kesimlerin davranışlarında boncuk aramayı kesmesi gerekiyor. "En eğitimli"leri daha fazla çıldırtmaya hiç gerek yok.

BİZE ULAŞIN