Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 12
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Standard Poor's, Fitch ve Moody's.... ABD menşeli bu kuruluşlar belirli aralıklarla ülkelere uzun vadeli kredi notları veriyorlar. Yani bir anlamda yabancı yatırımcıları"yönlendiriyorlar." "Şu ülke yatırıma elverişli, şu değil" diye. Aslında yatırımcıyı "manipüle" ediyorlar desek daha doğru olur.
Zira "siyasi kırılganlık" gibi kime göre neye göre kriterleriyle, verdikleri çelişkili karnelerle ve piyasa gerçekleriyle uyuşmayan öngörüleriyle daima "çuvallıyorlar."
Örneğin geçtiğimiz hafta içinde "Türkiye'de darbe girişiminin etkileri ortadan kalktı"açıklamasını yapan Moody's cuma günü karar değiştirip kredi notumuzu düşürüyor!
Üç günde "ne değişti" ve 2 ay sonra açıklanacak notu "niçin erkene çektiler" sorularının mantıki bir izahı yok.
Elbette olan bitenin farkındayız.
Türkiye'nin küresel muktedirlerin dümen suyunda ekonomik ve politik bir çizgi izlemesi için ellerindeki "imaj kırbacını şaklatıyorlar."
Moody's önce olumlu bir açıklamayla Türkiye'ye "istediğimiz güzergahta ilerlersen kıyaklarımız devam eder" mesajı veriyor. Ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan Blomberg'e çıkıp uzatılan havucu elinin tersiyle itiyor ve "Umurumuzda bile değilsiniz" açıklaması yapıyor. Aynı Moody's bu kez iki ay sonra açıklayacağı kredi notumuzu, kurumsallığını ayaklar altına alarak, eksiye düşürüyor.
Tabii bir yandan da spekülatörlerini zengin ediyor. Hafta içindeki olumlu açıklamasıyla yükselen borsada "kimi yabancı" yatırımcının yüksekten satıp muazzam kârlar elde etmesini sağlıyor.
Bu birkaç günde kimler servetine servet kattı acaba? Söyler misiniz şimdi bunun adı"derecelendirme faaliyetiyse," hapisteki "soyguncuların" suçu ne? Ellerindeki "silahı" gizlememeleri mi?

Melih Altınok/Sabah

  • 2
  • 12
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Çarşamba günü FETÖ soruşturmaları ile ilgili ByLock kullanımı üzerinden MİT tarafından tespit edilen yaklaşık 165 bin kişinin programı kullanma sıklığı ve yoğunluğu açısından 'kırmızı-turuncu ve mavi' olarak üç gruba ayrıldığını yazmıştım. Kimin telefonunda bu programın olduğu bilgisi Başbakanlık'a gidiyor ve Başbakanlık ilgili kurumlara bilgiyi gönderiyor. Ellerindeki tüm bilgileri birleştirerek bir tasarrufa gitmek kuruma kalıyor. Sıkıntı da burada başlıyor.

Kurumlar genellikle kırmızı-mavi ayrımı yapmadan işlerini garantiye almak için listedeki herkesi açığa alıyorlar. Bildiğim somut bir örneği anlatayım: Bir hâkim, numarası mavi listede olduğu halde, abonelik bilgisi de karşılaştırılmadan önce açığa, sonra da gözaltına alındı. Ardından meslekten çıkarma verildi. Bu gelişmelerin ardından hâkimin isminin mavi listede olduğu ortaya çıktı, dahası, bahsi geçen telefonun da ona ait olmadığı anlaşıldı. Bu hâkim mesleğe iade için başvurdu. Büyük ihtimalle örnek çok somut olduğu için kısa süre içerisinde geri dönecek ancak bu zincirdeki sıkıntıyı görmemiz gerek: Burada hem idari karar hem de daha sonrasındaki gözaltı kararı için savcı kararı var. Yani hem kurum kendine gelen bilgiyi tasnif etmemiş hem de savcı tasnif edilmemiş bilgi üzerinden verilmiş kararı araştırma gereği duymadan işi bir ileri safhaya taşımış.

FETÖ soruşturmalarında hata payını azaltmak için eldeki bilgileri çok detaylı inceleyip, isim listelerini toptan aynı havuza atmamak gerekiyor. Aksini yapanlar, yani 'risk almayayım, listedeki herkesi atayım' mantığında olanlar örgütün ekmeğine yağ sürüyor.

Nagehan Alçı/Milliyet

  • 3
  • 12
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Biri Cumhurbaşkanı Erdoğan'la bir araya gelen dünyanın önemli kurumlarının CEO'ları... Arka planda şu söyleniyor; dünyanın bütün ülkeleri buradayken, yine dünyanın en önemli şirketlerinin CEO'larının Türkiye tercihi sıradan bir tercih değil. Ekonomi ve siyasetle ilgili -Moodys'in not düşürmesi gibi,- ki geçen yıl da benzer bir şey olmuştu- ne kararlar alınırsa alınsın, arka planda böyle çarpıcı bir gerçek var. İkinci göstergeye biraz tesadüf de olsa ben de katıldım. Mekan sık sık bugünlerde yazdığım Harvard Clup binasının özel bir salonu.
Uzun bir masada, dünyanın farklı ülkeleriyle ilişkili yaklaşık 30 kişi var. Moldovyalı eski Başbakan, bakan ve Büyükelçi bayan Natalia Gherman'ın geleceğiyle ilişkili bir toplantı bu.
Vatikan temsilcisinden, dünya çapındaki firmaların CEO'larına kadar dünya siyasetini yönlendiren çok sayıda önemli isim var.
İlginç olan şu ki, geçmişte bu ve benzeri arka plan toplantılarında adı sanı geçmeyen Türkiye artık buralarda da var. Masada, Türkiye'den TAİK Başkanı Ekim Alptekin, SBK Holding CEO'su Sezgin Baran Korkmaz vardı. İşadamı Sezgin Baran Korkmaz'a başta Suriyeli mülteciler olmak üzere, eğitim ve sağlık alanında yaptığı yardımlar nedeniyle özel bir ödül de verildi. Sırayla herkes konuştu. TAİK Başkanı Ekim Alptekin de kısa ama etkili konuşmasıyla Türkiye'yi anlattı.
Şimdi gelelim, o özel yemeğin siyasetle ilişkili çok özel yanına... Önümüzdeki ekim ayında BM Genel Sekreterlik seçimi yapılacak. En güçlü adaylardan biri de Büyükelçi Natalia Gherman... O gece bir anlamda bunun işaretinin verildiği geceydi. Şansı yüksek çünkü genel sekreterlerin dünyanın farklı bölgelerini temsil etmelerine özen gösteriliyor. Bu yıl da genel sekreterin Doğu Avrupa grubu ülkelerinden olması büyük olasılık. Eğer Büyükelçi Gherman BM Genel Sekreteri seçilirse bunda Türkiye'nin katkısı büyük olacak.
Özellikle bizim kuşak, uzun yıllar dünya siyaset arenasında esamimizin okunmamasından, gücün koridorlarında, yüzyıllık tabloların altında olmamızdan şikayet edip durduk. Şimdi o koridorlarda ve basit bir izleyici değil, süreçlerin belirleyicisi konuma yükselen bir Türkiye var. Türkiye, ekonomik ve siyasi gücü arttığı için oralarda. Bu noktaya nasıl geldiğini unutmamakta yarar var.

Mahmut Övür/Sabah

  • 4
  • 12
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Birleşmiş Milletler'in 71. zirvesi uluslararası sistemin küresel sorunları çözmekte tıkandığı, belki de çözmek istemediği bir momentumda toplandı. Türkiye'nin yakın tarihinde yaşadığı en kötü gece olan 15 Temmuz sonrası, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın önemli uluslararası temasları gerçekleşti. Geçtiğimiz haftalarda Çin'in Hangzhou kentinde düzenlenen G20 zirvesi ve ardından BM Genel Kurulu. Küresel düzeydeki bir mülteci krizinde dünyada tek olumlu sınavı vermiş olan Türkiye, yanıbaşındaki Suriye krizi, DAEŞ, PYD ve PKK terör örgütleriyle mücadele gündemleriyle bu toplantılara katıldı.

Bu gündemlerin ötesinde en kritik başlık ise 15 Temmuz işgal ve parçalama girişiminin sorumlusu FETÖ elebaşının Türkiye'ye iadesi başta olmak üzere, bu terör network'ü ile uluslararası düzeyde bir mücadele için gerekli adımların atılması.

Cumhurbaşkanı Erdoğan BM Genel Kurulu'nda yaptığı tarihi konuşmada, BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi ülkeye sabitlenmesine eleştiriler getirirken, küresel düzlemde terörle mücadele çağrısı yaptı. Bu konuşmasında "yeni nesil terör örgütü" olarak nitelediği FETÖ konusunda uluslararası karar vericileri bir kez daha uyardı.

"Yarın sizin güvenliğinizi de tehdit eden bir noktaya gelebilirler," dedi. Peki Washington yönetimi, FETÖ ile mücadele konusunda, elebaşının iade edilmesi ve yargılanması konusunda gerekli adımları atıyor mu? Bu sorunun cevabı elbette "hayır".

ABD yönetimi, muhataplarının zekasıyla alay eder gibi FETÖ'nün iadesi konusunda top çeviriyor. Zamana yayıyor. Bahaneler sıralıyor. ABD, bir an önce adım atıp, bir milletin tepesine bombalar yağdıran, bütün kurumlarına kanser hücresi gibi yapışıp, ülkenin varlığını içten içe kemiren bu yapı konusunda gerekenleri yapmazsa, dünyaya bu yapının suç ortağı hatta bu yapıyı yönlendiren odak olduğunu göstermiş olacaktır. Tercih Washington'un...

Saadet Oruç/Star

  • 5
  • 12
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

12 Mart'ın meşhur generalinin söylediği gibi "İti ite kırdırtarak" bu ahlaksız rejim hayatiyetini sürdürdü.Vatandaşlarımızın bu kafaya göre itlerden farkı yoktu. Mesela 1938 Dersim katliamıyla o bölgedeki Alevi nüfus nerdeyse tamamen yok edilmek istendi. 1960'lardan sonra Alevilerin sol hareketlerde aktif hale gelmesi Türk devletinin "komünizm tehlikesi" paranoyasıyla birleşti. Her Alevi yurttaşa "potansiyel komünist" gözüyle bakıldı ve ezildiler...

1970'lerde askeri vesayet rejiminin "Stay Behind" yapılanmasının organize ettiği üç Alevi katliamı yaşandı: Çorum, Malatya ve Maraş katliamları. Aynı şekilde 1990'ların başında da iki katliam daha yaşandı: Sivas ve Gazi katliamları...

Türk derin devletinin bu katliamlarda iki amacı vardı. Birincisi her zaman potansiyel tehdit olarak görülen Alevileri sindirmek. İkinci olarak da bu katliamları Sünniler işliyor gibi gösterip bir Alevi-Sünni çatışma ortamı yaratarak kendi gücünü konsolide etmek...

Çünkü askeri vesayet rejiminin başka türlü ayakta durması mümkün değildi. Sünniler Alevilere, Aleviler Sünnilere düşman olmadığı müddetçe bu rejimi yönetemezdi eski rejimin elitleri...

Nitekim bu rejim 70'lerde "komünizm"i baş tehlike görürken ve her Alevi yurttaşı da "Potansiyel komünist" diye damgalarken dindar yurttaşları Alevilere karşı örgütlüyordu...

90'larda ise "İslamcılık" baş tehlike görüldü ve bu sefer de özellikle 28 Şubat darbe sürecinde Alevi yurttaşlar Sünni dindarlara karşı örgütlendi. Bu askeri vesayet rejiminin ve elbette 28 Şubat'ın temel stratejisiydi...

Askeri vesayetin yerini almak isteyen FETÖ vesayetinin stratejisi de yine toplumsal kesimleri birbirine kırdırmak üzerineydi. 28 Şubat zihniyetinin de FETÖ zihniyeti kadar karanlık ve alçak olduğunu unutmamak gerekiyor...

Rasim Ozan Kütahyalı/Sabah

  • 6
  • 12
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Kızılay'a gidip, tankların önüne geçmek, durdurmak, hatta birinin üzerine çıkmak istemiş. Olayı yakınlarından dinledim… Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, 15 Temmuz gecesi AK Parti Kırıkkale Milletvekili Ramazan Can'la birlikteymiş. AK Parti Ağrı eski milletvekili Halil Özyolcu'nun Çukurambar'daki avukatlık bürosunda buluşmuşlar. Darbe girişimini haber alır almaz, "Ne yapacağız ve yapmalıyız?" sorusuna cevap aramışlar.

Bakan Bozdağ, "Kızılay'a gidelim" demiş:

-Tankların önüne geçelim, durduralım. Üzerlerine çıkıp, konuşmalar yapalım. Halkı darbecilere karşı örgütleyelim. Onlarla birlikte yürüyelim.

Ramazan Can, karşı çıkmış. "Bekir Bey, siz bakansınız" demiş:

-Kızılay'a gitmeniz doğru olmaz. Sizin, darbeye karşı yapmanız gereken daha başka ve önemli işler var.

"Ne yapmalıyız" tartışmaları, bir süre devam etmiş. Sonunda Ramazan Can, Bekir Bozdağ'ı ikna etmiş. Avukatlık bürosundan çıkmışlar. Kızılay yerine birlikte Meclis'e yönelmişler.

Demem o ki, o anda Ramazan Can ile birlikte olmasaymış, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Kızılay'a gidiyormuş. Kafasındaki plan, halkın arasına karışıp yürümek, tankların önüne geçmek, onları durdurup üzerine çıkmakmış. Bunu yapabilir miydi, o tankları durdurabilir miydi? Yoksa o tanklardan biri Bozdağ'ın üzerinden geçip gider miydi?.. Yaşanmadığı için bunları bilemiyoruz! Ama, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ engellenmeseymiş, o gece Kızılay'a gidiyormuş. Artık bunu biliyoruz.

Emin Pazarcı/Akşam

BİZE ULAŞIN