Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Olay için üzülmediler! Parçalanmış insan bedenlerini göremedikleri için üzüldüler. Paris'ten talep etmedikleri ne varsa, hepsini Sultanahmet'ten istediler.
Neden? Çünkü çoktandır Batı'nın zihninde "kan revan içinde Türkiye" imajı yerleşsin diye canla başla çalışıyorlar.
Neden Kılıçdaroğlu sözlerinin içine yalan da katarak "daha ambulanslar gelmeden yayın yasağı geldi" diye bağırıp çağırdı sanıyorsunuz ki!
Tabii bazıları Reuters ve AFP gibi ajansların sansürsüz fotoğrafları dünyaya geçtiğini öğrenince rahatladı, hatta ellerini ovuşturdu.
Sıradan bir siyasi hıncın, sıradan bir eziklik duygusunun sonucu değil bütün bunlar. Çok daha derin bir toplumsal temeli var.
Bunu anlamak için instagram, facebook ve twitter'ın Paris faciası sonrası "je suis"cilerinin, profil fotoğrafını hemen Eyfel görüntüsüyle değiştirenlerin şimdiki hallerine bakmak anlamlı olabilir. Ben söyleyeyim... Çoğunun çıtı çıkmadı.
Zaten yabancı misafirleri gelmedikçe Sultanahmet'e çıkan insanlar değildi, çıkarlarsa da Ayasofya'nın orada azıcık soluklanıp Pera'ya geçiyorlardı. Yalan mı?
Bazıları Paris için akıllarından bile geçirmedikleri "güvenlik zafiyeti" mavrasına yüklendi yine.
Bazıları da uzak, tuzu kuru ve korunaklı semtlerden "teröre rağmen umutla yaşamaya devam edecekleri"ni belirtip konuyu kapattı.
Tabii daha ölenlerin kanı kurumadan "turizm darbe yer mi?" sorusunu kurcalayanlar vardı.
Sadece Hürriyet'in internet sitesinden söz etmiyorum; sosyal medyanın sıradan "beyaz"larını kastediyorum. Belki "AKP ekonomisi" kalıcı yara alır diye sosyal medyaya sevincini yansıtan zavallılar öyle çoktu ki!

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bölgede son yaşanan gerilimi izlerken, Türkiye'de İran ve Suudi Arabistan arasındaki restleşmeye karşı liberal/sol/demokrat çevreler ya İran'dan yana tavır almış, ya da "yesinler birbirlerini" pozisyonuna takılmış gibi görünüyorlar.

Son 4 senedir Suriye'de, Irak'ta, Yemen'de ve Lübnan'da yaşananları izleyip, hâlâ bu bölgede barışın, istikrarın ve demokratikleşmenin önündeki en büyük engellerden birinin İran yayılmacılığı olduğunu düşünmeyen bir çevre ile iletişim kurmaya çalışmak pek de anlamlı görünmüyor şu an geldiğimiz noktada. Sovyetler Prag'ı dümdüz etmişken bile Sovyet'çi kalabilen, hâlâ Stalin'e laf etmeyen, Mao'yu köylü lideri sanan ve hâlâ içinde Enver hocacı fraksiyonlar barındırabilen arkaik Türk soluna karşı argüman geliştirmek zaman kaybı. Dünyadaki trendleri 50 yıl geriden izlemeyi ilericilik sanan bu gruplar belki 50 yıl sonra bölgede bugün yaşananlar konusunda haberdar olurlar.

Burada daha az taraflı olarak görünen pozisyon ise İran kötü olabilir ama Suudi Arabistan daha mı az kötü, bu kavgada neden biz taraf oluyoruz sorusu üzerinden kendini ifade eden görüş oluyor. Bu pozisyona göre son yaşananlar ya bir mezhep savaşı, ya da bölgede iki ülke arasındaki bir alan savaşına tekabül ediyor. İki aktör de sevimsiz ve anti-demokrat olduğuna göre bu mevzi savaşında Türkiye'nin yeri olmamalı.

Lakin bu çatışma iki diktatörlük arasındaki güç mücadelesi ile geçiştirilebilecek bir mesele değil Türkiye için. Sadece Türkiye için değil, Suriye'de gaddar bir diktatörün pençesinden kurtulmaya çalışan milyonlar, Irak'ta etnik temizlik tehlikesi ile karşı karşıya olan Sünniler, ekonomik ve siyasi gelişimleri İran tarafından baltalanan Kürtler, Lübnan'da Hizbullah vasiyeti altında yaşan Dürziler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar için de.

İran'ın bu bölgede uyguladığı pervasız yayılmacılık bugün yüz binlerce insanın hayatını tehdit ediyor. Bu politikaların devamı ileride de milyonları zehirleyecek nefretin ve dogmatizmin tohumlarını atıyor. Böylesi bir manzarada yesinler birbirlerini demek entelektüel hijyeni garanti ediyor. Lakin bu pozisyon bölgede barışa bir katkı sunmuyor.

Ceren Kenar/Türkiye

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Gülen Cemaati, artık hem seçime giden ABD iç siyasetinin, hem de FBI'nın gündeminde. Sık sık yazılar ve araştırmalar çıkıyor, FBI da takipte. Tabii zamanın ruhu da değişiyor. Önceki gün The Dailycaller haber sitesinde eski Pentagon sözcüsü, emekli ABD Donanması kıdemli subayı, yazar J. D. Gordon, imzalı bir yazı yayınladı.
Yazıyı çarpıcı kılan sadece verdiği bilgiler ve tespitler değil, ilk kez ABD'de etkili bir yazarın ağzından Fethullah Gülen'in Türkiye'ye iadesinin istenmesiydi.
Yazar, Hillary Clinton'ın Gülen örgütünden kampanyasına 1 milyon dolar bağış aldığını ve aynı örgütün 200'ün üzerinde Kongre üyesinin Türkiye gezilerini finans ettiği iddialarını araştırdığını belirtiyor ve şunu ekliyor: "Karanlık bir örgüt, yaklaşık 30 eyalette 130 okulla, ABD'nin en büyük özel okul ağını çalıştırıyor. Ayrıca 150 ülkede 1000 okulu var. Kurucusu 74 yaşındaki Türk vatandaşı Fethullah Gülen, 25 milyar dolarlık ekonomik değeri yönetiyor ve 8 milyondan fazla müridi var."
..Yazar Türkiye'de FETÖ'ye karşı yürütülen operasyonlar hakkında bilgi verdikten sonra bakın "Paralel Yapı"nın ABD'deki rolüne nasıl dikkat çekiyor: "Gülen'in ABD'de etkili bir çevresi var çünkü hoşgörü, diyalog ve barışa dayalı halkla ilişkiler sayesinde ılımlı Müslüman markası oluşturdu. Teröre karşı tutum aldı. Kulağa güzel geliyor değil mi? Ama ya kendisi ve çevresi kuzu postu içinde saklanan kurt ise?"
J. D. Gordon son sözünü "Peki ne yapmalıyız?" sorusuna verdiği şu cevapla bitiriyor: "Ronald Reagan'ın dediği gibi 'sıcağı hissettiklerinde yangını görecekler.' Kamuoyu bunu tartışmalı. ABD halkı gerçeği öğrenip yetkilileri sorumlu tutmalı. Clinton, Gülen merkezli tüm kişi ve kurumlardan Clinton Global Initiative'e (Clinton Vakfı) ve seçim kampanyasına aldığı her kuruşu iade edene dek mücadeleyi sürdürmeliyiz. FBI da kanunlar çerçevesinde konuyu takip etmeli. Son olarak da Gülen valizlerini toplamalı ve ne kadar hızla Ankara'ya iade edilirse bizim için o kadar iyi olur."
Gelinen noktayı ABD'yi iyi bilen bir uzman şöyle yorumluyor: "ABD seçimini ister demokratlar ister cumhuriyetçiler kazansın, bundan sonra Gülen'in işi zor."

Mahmut Övür/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bunları ciddiye alarak üzerinde durmak gerekmeyebilirdi, fakat Türkiye'nin anti demokratik tortusu içinden gelen bu zümrenin sosyal psikolojisini anlamak, bunların yaşadığı travmanın nasıl bir değer erozyonuna yol açtığını görmek bakımından bir örnek olay olarak incelenmesi yararlı olabilir. Ayrıca bu güruhun 'kaybetmişlik psikolojisiyle' nasıl bir nefret kuyusuna düştükleri ve buradan başta 'barış içinde bir arada yaşamak' olmak üzere, bütün insanlık değerlerine saldıran bir örgüte nasıl yamanmaya çalıştıkları; etnik ayrımcılık, etnik temizlik yapmak üzere katliam yapan bu terör yapılanmasının taleplerini fikir diye savunacak kadar neden seviyesizleştikleri ciddi bir sorundur.
'Bu bildiriyi yayımlayanların arasında kimler vardır' diye merak ederseniz hep aynı kadroyla karşılaşırsınız: "Militarist geleneğin paşazadeleri, cumhuriyet bürokrasisinin ünlü ailelerinin çocukları, bu iktidar zümresinin sermaye-medya- akademi gibi çeşitli sektörlerinden gelen mirasçıları, bunlara tutunarak bir yerlere tırmanmış bazı tipler ve ideolojik olarak anti-demokratik zihniyetli bir sürü çapsız muhteris…"
Türkiye'nin talihsizliği bunların veya benzerlerinin hâlâ medyadan, sanat kurumlarına, akademiyadan, bürokrasiye, çeşitli aydın topluluklarına kadar niceliksel olarak yaygın olmalarıdır. Tarihsel olarak ömrünü doldurmuş egemen ideolojiyi, soldan devşirilmiş kavramalarla ayakta tutmaya çalışan iktidar elitlerinin hâlâ bütün demokratikleşme çabalarına rağmen, ayakta kalma, mevzi kaybetmeme arayışları ilginç olduğu kadar, düştükleri durumu da yansıtmaktadır. Bu zümrenin Türkiye'ye özellikle demokratikleşme sürecinin aktörlerine karşı, bütün ümitlerini önce Suriye-İran-Rusya ittifakına bağlamaları, onları kaçınılmaz bir şekilde terör örgütüne yaklaştırmıştır ve bunun tersi de doğrudur.

Vedat Bilgin/Akşam

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

6-8 Ekim olaylarında 50'nin üzerinde insanın ölümüne vesile olmuşlardı. PKK, bu yalana yaslanıp yeniden devlete ve topluma karşı terör faaliyetlerine başladı.
HDP ve CHP seçimlere giderken bu yalanın eteğine yapıştı. Pek çok yazar, bir sürü yorumcu bu yalanı fırsat bilip Erdoğan düşmanlığı yaptılar.
Bütün bunlar olurken, DAİŞ yöneticileri Erdoğan'ı tekfir ettiler. Türkiye'yi düşman ilan ettiklerini duyurdular.
Yetmedi, Türkiye'de bombalar patlattılar. Türkiye'deki kısır muhalefet bunları görmezden geldi.
Dahası, devleti, devletin başındaki insanları suçladı. Katil devlet sloganları attı.
Dünkü saldırıdan sonra, nedense ilk anda "katil devlet" sloganı atmadılar. Birkaç saat sustular. Neden acaba?
Ufukta bir seçimin görünmemesi etki etmiştir kuşkusuz. Fakat sadece o değil. Hatırlarsanız KCK eşbaşkanları Türkiye'nin sadece Doğusunda değil Batısında da sansasyonel eylemler yapılması ile ilgili çağrılar yapmışlardı. İşte bu çağrılar, HDP'lileri ve devletin diğer düşmanlarını dünkü saldırıdan sonraki ilk birkaç saatte dut yemiş bülbüle çevirdi.
Sustular. Cumhurbaşkanı saldırganla ilgili bilgi verdikten sonra konuşmaya başladılar. Mutat olduğu üzere, AK Parti ile DAİŞ arasında kurmaya çalıştıkları özdeşlik dolayısıyla özür dilemediler. Saldırının onların "çocuklar"ının işi olmadığına kanaat getirdikten sonra DAİŞ militanlarından "AKP'nin yaramaz çocukları" diye söz ettiler.

Fahrettin Altun/Sabah

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Okurken tahammül edebildiniz mi bilmiyorum. Ama bu bildiri, bu ülkenin akademisyenlerinin kaleminden değil, ancak bu milletin ve devletin düşmanlarının kaleminden çıkabilir. Bu ifadeler, aydın ihanetinin belgesi değilse nedir? PKK terör örgütünü suçlayan, kınayan tek satır yok. Bildirinin tek eksiği, Selahattin Demirtaş gibi "Hendeklerde direnenlere selam. Yiğitler, kahramanlar, direnişinizde sizlerle birlikteyiz" dememişler.

Bunlar akademisyen olamazlar. Akademisyenlerde ciddiyet olur, dürüstlük olur, bilim namusu olur. Önyargı olmaz, beşinci kol görevleri için yanıp tutuşma olmaz. Teröre terör diyemeyen, teröristin yaptıklarını görmeyen, asker-polis, masum vatandaş, bebek, yaşlı ayırt etmeden katleden canilere toz kondurmayan adama aydın denmez.

Aydın topluma yön gösterendir. Bunlar bu milleti hiç tanımadılar, tanımak da istemediler. Kafalarında muhayyel bir toplum var hep ona yön gösteriyorlar. Bunlar yönsüz değil, bunların yönü var ama hep dışarıya doğru, hep milletten uzaklaşan tarafa doğru.

Bu bildiriye imza atanların zihniyetinin, fikriyatının, düşüncesinin bu toplumda, siyasette hiçbir zaman karşılığı olmadı. Bu zihniyet sahipleri, en doğruyu kendilerinin bildiği saplantısıyla parti de kurdular. Halktan yüzde 1 bile oy alamadılar. Yayınladıkları bildiri, millet vicdanında ters tepecektir. Müstemleke aydınlarının sesine ancak bölücüler ve Erdoğan/AK Parti düşmanlığı üzerinden muhalefet yapmaya kalkanlar ses verecektir.

Bu müstemleke aydınları, asla barış istemiyor. Barışı değil, hendekleri, silahlı direnişi, devlete isyanı savunuyorlar. Barışı değil, devletimize diz çöktürülmesini savunuyor ve istiyorlar... Devletin bölücü terör örgütü ile müzakere masasına oturmasını, kendilerinin de gözlemci olmasını istiyorlar... Millet de, devlette de sizin ne yapmak istediğinizin farkında. Görev icabı yazılan bildiri, sadece paçavradır. Yırtılıp, atılır...

Hüseyin Gülerce/Star

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

'Katliam Ülkesi', 'Katliamları yapanlar vekalet verdikleriniz'... Bunlar başlıklardan bazıları. Haberlerin detaylarında bin türlü başka rezillik. İstanbul Sultanahmet'te meydana gelen ve 10 kişinin ölümü, 15 kişinin de yaralanmasıyla neticelenen canlı bomba saldırısı ile alakalı bu gazete manşetleri Rusya, İran ya da Suriye'de yayın yapan gazetelerde değil; Türkiye'dekilerden... Tam da, olayı veriş şekillerindeki çifte standart dolayısıyla batılı basın yayın organlarını kınamaları gereken günlerde hem de... Belli ki, onlar oradan, bunlar buradan... Batılı yayın organları, kendi ülkeleri söz konusu olduğunda terör örgütlerinin işine gelebilecek şekilde yayın yapmaktan şiddetle kaçınırlarken; Türkiye ile ilgili olduğunda her nedense bunu unutuyor ve bu örgütleri memnun edecek türden yayınlar yapmakta herhangi bir mahzur görmüyorlar. Terör topluma korku salmak istediğine göre, yayınlar bu amaca hizmet etmemelidir oysa... Hep aynı şey: 'Doğu için yeterlidir' şeklindeki sapkın anlayış... Sultanahmet'te yaşanan canlı bomba olayı ile ilgili olarak yayın yasağı kararı alınması bazılarının canını fena halde sıkmış. Canı sıkılanların önde geleni de her zaman olduğu gibi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu. Nerdeyse daha olayı bile kınamadan: 'Cankurtaranlar gelmeden yayın yasağı geldi' gibisinden, bir kısım medyanın da çok hoşuna giden bir söz edivermiş... Sanırsınız ki ülkenin ana muhalefet lideri değil de, marjinal bir partinin sözcüsü. Türkiye'de meydana gelen her türlü olumsuzluğu, pireyi deve yapacak bir şekilde göstermeye alışmış bir kısım medya da 'mal bulmuş mağribi' havasında sarıldı konuya. Yayın yasağı, kimseyi yapmayı düşündüğü şeylerden alıkoymuyor. Basın özgürlüğü kavramını kendi menfaatlerine gelebilecek şekilde yorumlama konusunda mahir olan çevreler yine de yapacaklarını yapıyorlar yani... Bu ülkenin değil, Türkiye'ye yeminli düşman olan bazı ülkelerin yayın organlarının yapabileceğinden daha da şedit bir şekilde hem de...

Ekrem Kızıltaş/Star

BİZE ULAŞIN