Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Daha düne kadar Demirtaş'a aşklarıyla etraflarında "ayy ne eksantrik ve demokrat insan!" havasını yükselttikçe yükselten Nişantaşı prens ve prensesleri (!) şimdi arkalarına bakmadan HDP'den uzaklaşmak üzereler. PKK'nın terör örgütü olduğunu hendek stratejisi çıkmaza düşünce fark ettiler.
Paralel yapıyla ilişkileri de aynı. Sorarsan, "Paralel yapıya hayatları boyunca karşı olmuş"larmış! Sanki her çağrıldığında desteğe giden, paralel tv kanallarında program yapan onlar değilmiş gibi...
Bu nasıl bir unutkanlıktır! Nasıl pervasız bir pişkinliktir! Hele bu tayfadan öyleleri var ki, sosyal medyada her Allah'ın günü Türkiye'nin yandığını, bittiğini yazıp takipçilerini endişeden endişeye sürüklemekten zevk duyuyorlar. Peki kendi yaşamlarında nasıl bu adamlar diye soracak olursanız, söylemekten utanıyorum: Sürekli vur patlasın, çal oynasın haldeler.
Biliyorum, âlemi sersem sanıp kendi zekâlarını yere göğe koyamayan bu tiplere öfkeleniyoruz. Buna değerler mi, emin değilim.
Çünkü bir siyasal tutumdan çok, sınıfsal bir ruh hastalığıyla karşı karşıyayız. Zeytinyağı gibi hep üste çıkmaya alıştırılmışlar, pişmanlık ve sıkılma nedir bilmiyorlar.
Alabildiğine benmerkezci bir sosyal sınıftan söz ediyoruz nihayetinde. Bence asıl tatsız olan, bu hastalığın başka medyatik çevrelere de yayılması ihtimalidir.
Emareleri var! Bazılarının 1 Kasım'dan önceki ezik ve uzlaşmacı hallerini hatırlıyorum; bir de 2 Kasım'da hepsini aniden unutup keskin tavırlar takınmalarına bakıyorum da... Şaşkınlıktan ağzım açık kalıyor.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Tabii ki bu hesabın reel karşılığı üzerine çok şey söylenebilir. "Buradan CHP'ye gelecek olan oy miktarı yüzde 25 bandında bir kıpırdama sağlar mı"nın cevabı da çok katmanlıdır. Kendi düşüncemi söyleyeyim: CHP'nin oradan alacağı oy, akademisyenlere tepki çerçevesinde Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu'nun CHP'deki yansımalarından dolayı kaybedeceği oydan daha fazla olamaz.

Kılıçdaroğlu'nun "Küfürlü Erdoğan karşıtlığı"ndaki hesabının ikinci ayağında, Erdoğan ile Davutoğlu arasında bir ayrılık oluşturma arzusu var. CHP liderinin bu konuyu çok önemsediği anlaşılıyor. Konuşmaları dikkatli okunduğunda - dinlendiğinde Erdoğan'a ağır biçimde yüklenirken, Davutoğlu'na daha pozitif bir yer ayırdığı rahatlıkla gözlenebiliyor. Özetle diyor ki: "Biz Erdoğan'a karşı çıkıyoruz ama Davutoğlu ile pekala görüşebiliyoruz. Hatta onun Erdoğan'ın baskısı altında kalmadan Başbakanlık yapabilmesini savunuyoruz."

Bu tavrın gerçekliği üzerinde kafa yormanın anlamı yok. Çünkü Kılıçdaroğlu'nun bu sözleri her şeyden önce ciddi bir samimiyet problemi taşıyor. Şu sorunun cevabı bu tavrın samimiyetinin sıfırın altında olduğunu ortaya koyacaktır: "Erdoğan olmasaydı, Davutoğlu'nun Başbakanlığına şapka çıkaracak mıydın? Davutoğlu Dışişleri Bakanı iken onu 'En çapsız dışişleri bakanı' diye suçlayan sen değil miydin?"

Daha önce de yazdım: Kılıçdaroğlu, şu andaki statü içinde Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında bir yetki karmaşası çıkacağını, bunun da Ak Parti'de ciddi bir iç gerilime yol açacağını, kendisi Davutoğlu'ndan yana tavır koyduğunda bunun Erdoğan nezdinde Davutoğlu'na karşı kuşku doğuracağını, onun da aradaki gerilimi artıracağını, bunun medyada taraftarlıklara yol açacağını, taraftarlıkların getirdiği suçlamalarla gerilimin daha da derinleşeceğini vs.. hesap ediyor.

Oyun bu. Bu oyunun Erdoğan ve Davutoğlu cenahında reel bir karşılığı var mı? Şu gözleniyor: Başbakan olarak Davutoğlu, hemen her konuşmasında hareketin lideri olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hukukunun altını çiziyor. Bu bence bazı hassasiyetler oluşmaması açısından önemli bir duyarlılık. Şu söylenebilir: Kılıçdaroğlu'nun şahsında yürütülen böyle bir oyun planı var ve hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem Başbakan Davutoğlu ve hem de Ak Partinin misyonunu önemseyen medya dünyası bu oyunu dikkatle izlemeli.

Ahmet Taşgetiren/Star

  • 3
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu toprakların evladıydı Dink. Bu toprakları yani Türkiye'yi çok seviyordu. Tüm huylarıyla ve alışkanlıklarıyla tam anlamıyla bir Türkiye insanıydı. Ama aynı şekilde kendi anadilinin resmî dil olarak konuşulduğu Ermenistan ile de manevi bağı kuvvetli bir insandı. Ermenistan'ı da çok seviyordu. Türkiye'nin de Ermenistan'ın da prangalarını kırarak özgürlüğe ve zenginliğe kavuşmasını istiyordu...
Dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Ermenilerle yani bir bütün olarak Ermeni diyasporasıyla da bağları kuvvetliydi ama her şeyden önce Ermeni çoğunluğunun ülkesi olabilmiş o toprakları düşünüyordu. O sebeple kimi soydaşı diyaspora mensuplarına kızıyordu. Kimi diyaspora önderlerinin siyaset dilinin Ermenistan'ın önünü tıkadığını düşünüyordu. Haksız yere ceza aldığı o muhteşem yazısında da esasen diyaspora fanatiklerini hedefliyordu...
Genelde Türk solcuları tarafından anıldığı için Hrant Dink'in hep 80 öncesi Marksist geçmişi ön plana çıkartılmak isteniyor. Liberaller ise Dink'in özgürlükçü yönünü ön plana çıkarmak istiyor. Oysa geniş açıdan bakıldığında bence Hrant Dink aynı zamanda bir Ermeni milliyetçisiydi. Ermeni kimlik duyarlılığına sahip olmak anlamındaydı bu milliyetçilik. 2000'lerde Dink'i aktörleştiren popülerleştiren ve Ermeni cemaatinin ruhani olmayan lideri durumuna getiren şey bu Ermeni kimlik hassasiyetiydi. Hrant Dink'i farklı ve üstün kılan şey ise taşıdığı bu kuvvetli milli kimlik hassasiyetine rağmen başka kimliklere sahip insanların haklarına da sonuna kadar sahip çıkan evrensel ruhuydu.

Rasim Ozan Kütahyalı/Sabah

  • 4
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu hafta başı İran'a uygulanan uluslararası ambargo resmen kalktı ve brent petrol fiyatları 28 doların da altına inerek son 12 yılın en düşük seviyesine geriledi. Esasında Cenevre anlaşmasının "derin" sonuçlarını tam şu sıralar yaşıyoruz.

…Netanyahu'nun, çoğu kere vurguladığı gibi, İsrail'in güvenliği için temel problem bağımsız bir Filistin devleti gerçeğinden çok İran ve Hizbullah varlığı idi. Batı, Basra Körfezi'ndeki enerji akışı güvenliği ve petrol fiyatlarının istedikleri seviyede olması için, bütün bu süreçte İran'ı koçbaşı olarak kullandı. İran'a uygulanan ambargo ve kuşatma aslında, Musul-Kerkük dahil olmak üzere, bütün bölgenin enerji kaynaklarının ticarileşmemesi için uygulanan bir kuşatma idi.

…Bütün bu zaman dilimi içinde İran ve Irak enerji kaynakları devreye giremedi. Petrol fiyatları yüksek kaldı ve bu enerji rantı, dolara dönüşerek Körfez ülkeleri üzerinden ABD'nin açıklarını finanse etti….Bugün gelinen aşamada bölgede enerjiden başlamak üzere yeni bir paylaşım savaşı gündemde... Bölgede hiçbir ülkenin tek başına enerji ve pazar alanlarını belirleyecek kadar güçlü olmaması ve birbirleriyle mücadele ederek güçlerini kırmaları üzerinden bir strateji şu sıralar hayata geçiyor. Türkiye-Rusya-İran üçgeninde olan bitenin belki de en özlü açıklaması bu olabilir. İran, temkinli ve denetimli bir şekilde dışa açılıyor ve bunu yaparken zorunlu olarak Türkiye ile pazar ve sermaye çekme yarışına giriyor; ekonomideki bu örtülü çekişme Suriyeüzerinden bir siyasi çekişme olarak bize yansıyor. Çünkü Akdeniz enerji ve pazar geçişi üstünlüğü için Suriye'nin Akdeniz'e bakan limanları ve Suriye-Türkiye sınır hattı hayati önemde. Öte yandan, İran'ın petrol üretiminin pazara girmesi petrol fiyatlarını dibe iterek kalıcılaştırıyor ve Rusya'yı daha da sıkıştırıyor.

Türkiye'nin, Irak coğrafyasında özellikle Barzani denetimindeki bölgede etkin olmaması için tıpkı DEAŞ gibi paramiliter bir terör gücü olan PKK devreye sokuluyor ve Türkiye'nin doğusunda bir "iç savaş görüntüsü" oluşturuluyor. İşte son günlerde gündeme gelen bildiri furyası, Türkiye için bu çerçevede kotarılmaya çalışılan yeni bir "Balkanlaştırma" projesinin meşrulaştırma çabasından başka bir şey değildir. Türkiye'nin Irak'ta Kürt Bölgesi'ndeki enerji kaynaklarını, Bölgesel Kürt Yönetimi ile birlikte ticarileştirmesi ve bu yönde bir ekonomik entegrasyon, yalnız Ortadoğu'daki yirminci yüzyıldan kalma statükoyu bozmaz, Türkiye'nin Güney Gaz Koridoru'ndaki belirleyici gücünü artırarak AB için enerji dengelerini değiştirir ve yeni bir AB yolunu da açar. Bütün bu tablo Türkiye için de tek bir seçenek bırakıyor: Bu oyunun tüm unsurlarına karşı hiçbir şekilde taviz vermeden yola devam etmeliyiz.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 5
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

2010'da ABD ile ters düşme pahasına nükleer müzakere için gayret gösteren Türkiye de pozitif görüş bildirdi. Başkan Obama yaptırımların kaldırılmasını "akıllı diplomasinin meyveleri" olarak niteledi ve ekledi: "İran, nükleer bir bombaya sahip olamayacak. Bölge, ABD ve dünya daha güvenli olacak." İran Cumhurbaşkanı Ruhani de nükleer anlaşmanın "bölgenin istikrar ve güvenliği" için fırsat olduğunu belirtti.
Bölge daha güvenli mi olacak gerçekten? Nükleer çatışma açısından öyle. Ancak bölgedeki kaosun asıl sebebi olan konvansiyonel çatışmalar ve vekalet savaşları açısından aynısını söyleyemeyiz. Erken bir iyimserliğe kapılmayalım. Zira İran'ın sisteme dönüşünün Ortadoğu'daki bölgesel güç mücadelesini nasıl etkileyeceğini görmek gerekir. Bir durum muhasebesi yaparsak; Batı cephesinde açılım yapan İran'ın İslam dünyasında tecride sürüklenmekte olduğunu görmesi gerekir. Sadece "otoriter Sünni" yöneticiler değil halklar da İran'ın "fırsatçı," "değer yoksunu" ve "milliyetçi" politikalar yürüttüğüne şahit oluyor. Mesele "İran'ın komşularına saldırmadığı" argümanları üzerinden yürütülemez. Komşularındaki ve bölgedeki krizlerden hem yumuşak hem sert güç unsurları ile istifade ettiği gözlerden kaçmıyor. Bu yüzden İran birbiriyle çelişen iki süreci yönetmek durumunda: siyaseten güçlenme vs. İdeolojik zayıflama.
Batı ile iyi ilişkiler geliştirmek ekonomiksiyasi alanda İran'ı güçlendirirken ideolojik cephede eski "Batı karşıtı" sermayesini kaybedecek. Şii milisleri daha iyi seferber edebilecek gücü kazanırken Sünniler nezdinde daha mezhepçi bir tehlike olarak resmedilecek. İçte bütünlük sağlayan Şii milliyetçiliği dışarıda gittikçe öfke, düşmanlık ve tecrit sebebi olarak görülüyor. Bunu aşmanın yolu, başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerine yönelik yeni bir diplomasi ve işbirliği hamlesi yapmak.
Sözün özü, bölgenin geleceğindeki en kritik konu İran'ın sisteme dahil olmakla elde ettiği yeni avantajları nasıl kullanacağıdır.

Burhanettin Duran/Sabah

  • 6
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Geçtiğimiz hafta sonunda CHP 35. Olağan Kurultay'ını yaptı. Başta yeniden genel başkan seçilen Kılıçdaroğlu olmak üzere konuşmacılar bol bol özgürlük ve demokrasiden bahsetti. Peki, CHP'nin özgürlük açısından gerçek duruşu ve durumu nedir? Ana muhalefet partisi olarak CHP'nin diğer partilere nispetle daha özgürlükçü olması beklenir. Bunu yapması daha kolay. Siyaseten de daha faydalı. Ancak, bazı bakımlardan durumun böyle olmadığını görüyoruz. Son örnekler Cuma genelgesine karşı tavır ve TRT baskını.

Hakkını yemeyelim, tüm CHP'liler değil ama azımsanmayacak sayıda CHP'li kamu personeline Cuma namazına gitmede rahatlık getiren genelgeye karşı çıktı. Bu elbette anti özgürlükçü bir tavır. Diğer örnek daha da ilginç. Geçenlerde CHP Meclis grup başkanvekili Levent Gök'ün başkanlığında bir grup CHP mensubu TRT'yi bastı. Gerekçeleri TRT yayınlarıydı. Davranışlar son derece kaba ve saldırgandı. Gök TRT'de yaptığı öfkeli açıklamada TRT'nin "laik cumhuriyete aykırı programlar" yaptığını, "Atatürk'ü ve İnönü'yü eleştirdiğini", "cumhuriyet değerlerine karşı çıktığını" söyledi. Daha önce de CHP kurmaylarından Gürsel Tekin 7 Haziran'da iktidara gelince 8 Haziran günü bazı gazetelere el koyacaklarını beyan etmişti.

Bu davranışlara, sözlere bakarak CHP'nin özgürlükçülüğünü değerlendirecek olursak, CHP'nin, en azından din ve basın özgürlüğü bakımından pek özgürlükçü bir noktada durmadığı sonucuna varmamız herhalde zor ve haksız olmaz.

Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl

  • 7
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Muhteşem CHP kurultayınız sadece "çakma barış çağrılarına" sahne olmadı... Muhteşem küfürler de ettiniz. Halkın oylarıyla seçilmiş Cumhurbaşkanına (üstelik ilk meşru Cumhurbaşkanıdır) "diktatör bozuntusu" dediniz.

Daha önce de kulağınıza kar suyu kaçırmıştım ama oralı olmadınız. Bu diktatör, sizin steril hükümetlerinizin darağacına yolladığı muhaliflere "iade-i itibar" yaptı. Siz Dersim'i yerle bir ettiniz, taş üstünde taş bırakmadınız... Bu diktatör çıktı "devlet adına" özür diledi.

Siz Nazım'ın burnundan getirdiniz, peşine polis taktınız, Donanma'da isyan icat edip 36 yıl ağır hapis cezasına çarptırdınız. Bu diktatör, Nazım'ın vatandaşlığını iade etti. Siz film yasakladınız. Bu diktatör saçma sapan yasaklarınızı ortadan kaldırdı.

Siz "Kürt Raporu" yayınlamakla övündünüz, bir süre sonra övündüğünüz raporu inkâr ettiniz ve "Kendiliğinden hazırlanıp Deniz Baykal'ın masasına bırakılmış bir rapordur, bizim haberimiz yok" dediniz. Bu diktatör "Kürt Raporu"nda öngörülen iyileştirmeleri gerçekleştirdi. Hatta daha fazlasını yaptı. Siz "ana dilde savunma hakkının yasalaşmasın" diye komisyonda rezalet çıkardınız. Bu diktatör anadil yasağı ayıbınıza son verdi.

Sizin parti büyükleriniz, "Türk bu ülkenin yegâne efendisi ve sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır. Türklere hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost, düşman ve hatta dağlar bu hakikati böyle bilsin" diyordu. Bu diktatör Kürt'üyle, Türk'üyle, Laz'ıyla, Çerkez'iyle herkesin eşit ve kardeş olduğu bir vasatı egemen kıldı.

Sizin asla diktatörlük yapmamış iki numaralı genel başkanınız İsmet Paşa, "Türk çoğunluğunun yanında diğer unsurların hiçbir etkisi yoktur. Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek, Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkanları yok edeceğiz. Vatana hizmet etmek isteyenler her şeyden önce Türk ve Türkçü olmalarını istiyoruz" diyordu. Bu diktatör inkâr ve asimilasyon politikalarınıza son verdi. Hâlâ çıkıp konuşuyorsunuz. Konuşabiliyorsunuz. Sahtekârsınız!

Ahmet Kekeç/Star

BİZE ULAŞIN