Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 9
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Şahsen Zana'nın klasik bir HDP'li tipolojisinden farklılık arz ettiğini düşünüyorum. Zira 10 yıl hapis dahil belli bedeller ödeyerek, devletin 'Kürt yoktur' anlayışını benimsediği ilk gençlik yıllarından itibaren Kürt hakları için mücadele ederek bugünlere gelmiş olması, onu çoğu 'nevzuhur HDP'liden ya da tuzu kuru Türk solcusu HDP'li profilinden ayırıyor. Zaten bu yüzden 2012'de yaptığı 'Bu sorunu çözerse Erdoğan çözer' açıklamasıyla, çözüm sürecine evrilen atmosferin oluşmasına katkı sağlamıştı.
Peki, Erdoğan-Zana görüşmesi ne anlama gelir? Açıkçası bazı yazarların iddia ettiği kadar büyük anlamlar yüklemeye gerek olduğunu iddia edip daha olmadan toplantıyı yok saymaya da karşıyım. Böylesi bir görüşme en başta, bölge dinamiklerini yakından bilen Zana'nın Erdoğan'a bunları aktarmasına vesile olacağı, bölgede PKK'nın şiddetine karşı olmasına rağmen endişeleri olan Kürtlerin en zirvede seslerinin duyulduğunu hissetmeleri açısından için kıymetlidir.
Ayrıca görüşme, HDP'nin 'şeytanlaştırma' efekti olmadan ağızlarına alamadığı Erdoğan'ın hâlen bu ülkenin başı ve yöneticisi olduğunu hatırlamalarına yardımcı olacaktır. Zana'nın da sorumlu bir siyasetçi olarak Erdoğan'la görüşmesi, Kandil tarafından da yasaklandığı için düşmanlaştırıcı söylemlerden başkasına dili varmayan HDP'li siyasetçilerden farklı bir yol izlenebileceğini göstereceği için de değerlidir. Ancak bir görüşmenin, devletin bölgede hâkimiyet kurmaya çalışan vatandaşının yaşam, eğitim, çalışma gibi haklarına da kast eden PKK ile mücadelesinde bir paradigma kırılmasına yol açacağını düşünmek abesle iştigaldir. PKK tüm unsurlarıyla sınır dışına çekilip, silahsızlanma kongresini toplayarak Türkiye'ye karşı silah bırakacağını açıklamadan devletin mücadeleye son vereceği kanaatinde değilim. Durum bu olsa bile, devletin artık PKK ile sadece silah bırakmasının koşulları üzerine konuşacağı da açık. Nitekim Erdoğan'ın konuşmalarından alınan izlenim bu yönde. Umarım bu görüşme hayra vesile olur.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 2
  • 9
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Onlarca şehit verdik, insanlarımız yurtlarından oldu, evleri yıkıldı. Hepsi bir terör örgütü yüzünden oldu. Sonra ABD Başkan Yardımcısı geliyor, devlete katil diyen, terör örgütüne laf etmeyen akademisyenlere, gazetecilere, partilere destek veriyor, selfi çektiriyor, rezaletin dibine vuruyor. Ve ciddi bir tepki almadan, protesto edilmeden çekip gidiyor ülkeden. Geride, 'manda kafalı' gazeteciler 'Biden ile 24 saat' hatıratı yazıyorlar. Aynı günlerde, Rusya akıl almaz bombardımanla Türkmen Dağı'nı Esed askerleri için temizliyor ve sonunda o bölgeyi kaybediyoruz. Ülkede ciddi bir protesto, ciddi bir ses yok...
Korkunç iddialar atılıyor ortaya... Türkiye'nin yanlış grupları desteklediği, verilen silahların satıldığı, savaşılmadığı söyleniyor. Ne iddialara cevap veriliyor, ne de nasıl bir durum olduğu anlaşılıyor. Yani şaşkınım cidden. Acaba ben mi abartıyorum, acaba ben mi farklı anlıyorum içinde bulunduğumuz durumu?
Sonra bakıyorum, can düşmanımız PYD Cenevre'de Suriye'nin geleceği konusunda pazarlık masasında oturacakmış. Sonra bakıyorum Rusya değil, ABD de PYD'nin masada oturmasını istiyormuş. Sonra bakıyorum, bir çok ülke istiyormuş meğer. Yani can düşmanımızla iş tutan müttefiklerimiz varsa, bizim artık ciddi bir sorunla karşı karşıya geldiğimizi görmemiz lazım.
Evet, büyük bir kuşatma oyunu var. Evet, cidden her yanda derin krizler var. Lakin siyasete, parlamentoya, kamuoyuna bakıyorum, insanlara bakıyorum, sakinliklerine bakıyorum, gündemlerine bakıyorum, şaşırıyorum. Ülkenin ana muhalefetine bakıyorum, Cumhurbaşkanı'na hakaret etmeyi siyaset üretmek sanıyor. Bu dengesize cevap verme yarışına da şaşırıyorum.
İki büyük tehlike ile karşı karşıyayız
1. Krizin derinliğini ve etki alanını anlayamayanlar var.
2. Terörün ve kaosun sıradanlaşmasını, bu duruma ülkenin alışmasını isteyen düşmanlarımız var.
Nasıl ki Suriye'de, Irak'ta, Yemen'de ölümler, yıkımlar, sürgünler sıradanlaştıysa, Türkiye'nin de bu duruma alışmasını ve normal karşılamasını istiyorlar. Dünyada büyük bir eksen kayması var. Türkiye bu kaymada en büyük zararı görecek ülkelerden biri.
Bu durum için gece uyuyamayan, endişelenmeyen, tüm enerjisini ve zihnini bu duruma vermeyen yöneticilerin, kurumların, sivil örgütlerin, gazetecilerin kafasında daha önemli başka bir şey var demektir. İşte ben onu çok merak ediyorum.

Kemal Öztürk/Yeni Şafak

  • 3
  • 9
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Tayyip Erdoğan başbakandı. Ak Parti'nin 30 Eylül 2012'deki kongresi öncesi partinin 63 maddelik eylem planını koparmayı başarmıştım. Bu liste aynı zamanda birkaç ay sonra bizzat dönemin başbakanı Erdoğan tarafından Çözüm Süreci'nin habercisiydi.
Çözüm Süreci'nin "ışığını gördüğüm" bu yazılarım ve haberlerim üzerine, yayın yönetmenimiz Ahmet Altan beni "diktatörümü övmekle" suçlayan çok ağır bir yazı yazdı. Ardından, benim ve o dönem bu tartışmada yanımda duran Yıldıray Oğur'un aleyhine yazı yazmayanların parmakla gösterildiği günler başladı gazetede.
Bu süreçte 4 ay kadar sonra Başbakan, Çözüm Süreci'nin başladığını duyurdu. "Bu kış Erdoğan Kürtleri katletmeye hazırlanıyor" diyen Ahmet Altanlar değil, "barış süreci başlıyor" diyenler haklı çıkmıştı. Aylar önce yazdığım kulislerim de doğrulanmıştı.
Ahmet Altan bir süre sonra istifa etti. Ben de Gülencilerin gazeteyi ele geçirmesi üzerine Taraf'tan ayrıldım. Aralık 2012'de başlayan Çözüm Süreci 2.5 yıl başarıyla sürdü. Kan akmadı. Evet, çatışmaların yaşanmadığı, PKK'nın silah bırakma ihtimalinin bu denli ciddi belirdiği ve 40 yıllık bu sorunda Ankara'nın ilk kez bu denli samimi olduğu o dönem boyunca Çözüm Süreci'nin en kararlı savunucularındandım.
Ta ki, Öcalan'ın sürece desteğini başından beri içlerine sindiremeyen HDP ve Kandil açıkça bu süreci istismar etmeye başlayana kadar. Hatırlayın, hareket içindeki bu savaş koalisyonu Öcalan'ın Mart 2015 Newroz'unda "silahların bırakılması için bir kongre toplanması" talimatını bile ellerinin tersiyle itmişlerdi.
Kimi zaman devletin baraj yapmasını bahane gösterdiler, kimi zaman da bölgede haraç alan, yol kesen PKK'lılara karşı hukuki süreçlerin başlatılmasını... HDP'nin oylarını ikiye katladığı 7 Haziran seçimlerinden bir süre sonra da KCK Yürütme Konseyi Başkanı imzalı "devrimci halk savaşı başladı" ilanıyla savaşı tekrar başlattılar. Sandılar ki HDP'nin aldığı yüzde 13, Kobani'nin yarattığı uluslararası prestij ve koalisyon ihtimali Türkiye'de bağımsız bir Kürdistan kurmak için yeterli!
Bugün samimi olarak barış isteyenlere düşen, birazcık oy alınca Öcalan'ı bile devre dışı bırakıp megali idealarının peşine düşen Kandil'i ve HDP'yi eleştirmektir. Aynı masada oturmanın asgari ahlaki şartlarını bile umursamayan bu adamlarla görüşmenin siyasi riskini bu ortamda tabii ki almayan hükümeti değil. Hele hele birilerinin ima ettiği gibi, Cumhuriyet tarihi boyunca bu sorunu aşmak için en ciddi iradeyi gösteren, Kürt vatandaşlara Ankara'nın ilk kez yanlarında olduğunu gönülden hissettiren Erdoğan'ı hiç değil!

Melih Altınok/Sabah

  • 4
  • 9
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Kuşku yok ki, bu dilek ve temennilerin Türk/Amerikan ilişkilerine bir faydası yok. Gerçeğe ve sahada olup bitenlere baktığımızda görülen şudur:

- PYD Esad rejiminin desteği ve bu rejimle kurulan işbirliğinin sonucu olarak güçlendi ve Suriye Kürt muhalefetini, rejimin desteğini alarak tasfiye etti. Eğer bu tasfiye olmasaydı, Rojava, Suriye devriminin bir parçası olacak ve Suriye'de Kürt halkının desteğini alan devrimci harekete karşı Esad rejiminin iktidarını koruması mümkün olmayacaktı.

- Dolayısıyla Esad PYD'ye bir iktidar, PYD ise Esad'a Rojava bölgesini borçludur.

- Amerika, teröre karşı mücadelesinde dost ve müttefik olarak gördüğü Türkiye'yi desteklediğini söylemektedir ama bugün eğer Türkiye'nin ilçeleriyle bazı şehirleri hendeklerle alt üst edilmiş ve terör en üst seviyesine çıkmışsa, bunun en büyük sebebi, PKK'nin PYD aracılığıyla Rojava'yı siyasi ve askeri bir iktidar alanına dönüştürmüş olmasıdır. Amerikalılar her iki örgütü ayrı ayrı ve birbirinden bağımsız örgütler gibi görüyorlar. Ama gerçek çok farklı. Sorun PYD ve PKK'nin tek merkezden yönetiliyor olması değil, sorun her iki örgütün aynı ideolojiye ve aynı siyasi programa dahil olmasıdır. Çözüm süreci bitmişse, bunun en önemli sebebi, Rojava'da inşa edilen sistemin, Türkiye'de Kürt nüfusun yoğun yaşadığı yerlerde de aynı şeyin olmasının istenmesidir. Kobani nasıl ve kiminle yönetiliyorsa, Nusaybin de öyle yönetilecektir diye düşünülüyor ve bunun adı irredantalist siyasettir. Hendeklere bu akıl nedeniyle yani Türkiye ve Suriye arasında hiçbir fark görmeyen akıl nedeniyle gelindi.

- Türkiye bu tehlikeli gidişatı görüyor ve irredantalist politikanın hem çözüm sürecini imkansız hale getireceğini, hem de üniter birliğe zarar vereceğini fark ediyor. PYD'ye itirazının temel sebebi budur.

- Türkiye, Suriye'de Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerine karşı değildir. Cenevre toplantısına Kürt muhalefetinin katılımını savunuyor ama bu muhalefetin PYD ile temsil edilmesine karşı çıkıyor. Çünkü PYD muhalif bir parti değil, rejimin yanında devrim güçleriyle savaşan bir partidir.

- PYD bu özelliklerinin dışında ABD'den ziyade İran ve Rusya'ya daha yakın bir örgüttür. Uzun vade için söylüyorum PYD, İran ve Rusya'ya yar olur ama ABD'ye, mesela Mesut Barzani liderliğindeki KDP gibi yar olmaz.

O halde ABD'nin PYD aşkının sebebi nedir diye sorulabilir. ABD'nin bir Kürdistan kurma niyeti var da PYD'ye bu manada bir rol mü biçiliyor? Yoksa PYD, sadece DAİŞ'le mücadele için karasal bir güç olduğu için mi önemli?

Orhan Miroğlu/Star

  • 5
  • 9
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Cemaat'in "altın nesli"nden yani alnı secdeye varan, eğitimli, gözleri parıldayan bir gençliğin içinden adeta cin çıktı; avukatı, savcısı, hakimi, polisi, gazetecisi, öğretmeni, işadamı birdenbire kuklalara dönüştü. Pensilvanya'dan gelen talimatlara göre karışmadıkları kirli iş, bulaşmadıkları karanlık ilişki kalmadı. Cemaat'in etkisi altındaki kuşak, kendi devletine ve toplumuna düşman hale geldi.
PKK üzerinden etki altına alınan "Fırtına kuşağı gençlik" ifadesi ise sözde yeni kuşak Kürt gençleri ifade ediyor; oysa burada PKK ve HDP'nin tesiri altına aldığı ve bozuk para gibi harcayarak ölüme yolladığı gençlerdir söz konusu olan.
PKK, 40 yıldır Kürt gençleri etki altına almak için sistematik bir çaba harcıyor. Örgüt 90'lardan sonraki genç kuşağı etkisi altına almayı başardı. Bu gençlere kurgusal ve yapay bir kimlik sunularak enerjileri, heyecanları, gelecekleri ellerinden alındı. Bunun basit bir çalışmanın ürünü olmadığı ortada. Sistemin bir çıkış yolu ve hayat şansı sunmadığı gençler, PKK'nın ideolojik-siyasi dünyasının etkisine rahatlıkla girdiler. Bu sayede örgüt, 40 yıldır saçma sapan gerekçelerle Kürt gençleri ölüme yolluyor. Dağlarda öldürttüğü yetmemiş gibi şimdi de bu gençleri şehirlerde hendeklere gömüyor.
Bir kuşağı ölümüne kullanabilmek için derinden etkilemek gerekir. Bunun için de güce, örgütlülüğe, zamana, tekrara, efsanelere, heyecan veren mitoslara ihtiyaç vardır. PKK, bunları sağlayan bir örgüt. Arka planda herkesin malumu olduğu üzere örgüte destek veren büyük güçler mevcut. Büyük güçler ise bir ülkeyi ve nüfusunu değişik özelliklere sahip örgütler üzerinden kontrol etme yöntemini kullanmaktalar. PKK ve Gülen gibi yapılar, böyle bir kullanımın sonucu. PKK ve HDP gücünü, savundukları davadan değil, kendilerini destekleyen içerideki ve dışarıdaki büyük güçlerden alıyor. Arkadaki bu devasa güç olmasa PKK'nın Kürtleri rehin alması ya da gençleri elde silah ölüme yollaması bu denli mümkün olamazdı.
Kürtlerin önemli bir kesimi PKK tarafından maddi-manevi olarak teslim alınmış vaziyette. Yoksa hiç bir halk, kırk yıldır çocuklarını ölüme gönderen, öldürten bir şebekeye müsaade etmez. PKK, Sur'da, Cizre'de, Nusaybin'de göz göre göre gençleri öldürtürken; etkisi altına aldığı o insanların hayatlarını korkunç bir vurdumduymazlıkla, dış güçlerin menfaat hesapları adına harcıyor.
Ne "Altın nesil" güzellemeleri ne de "Fırtına kuşağı" yüceltmeleri gençlerin bu kadim topraklardan fikren ve kalben koparıldığı gerçeğini gizlemeye yetiyor.

Kurtuluş Tayiz/Akşam

  • 6
  • 9
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye'ye geldi, ziyareti bir 'olay'a dönüştü, bazı gazetecilerin gösterdiği ilgiye muhtemelen kendisi de şaşırdı ama Jo Biden tamı tamına bir yıl sonra 20 Ocak 2017'de ofisini terk edecek. Çünkü, 8 Kasım 2016'da Başkanlık seçimleri yapılacak. Ondan sonra da kimse Biden'la çalışmayacak.
O tarihten başlayarak OD'da bugünkünden çok daha farklı bir tablo ortaya çıkacak. HeleTrump'ın Başkan olduğu bir Amerika'da (hiç uzak bir ihtimal değil) OD belki de daha fazla kaosa sürüklenecek.
Fakat daha bugün bile OD'da Amerika çoğu insanın gözünden kaçırdığı bir oyun oynuyor. Dünya tarihinde bildiğimiz kadarıyla ilk defa Rusya'yla birlik olarak Amerika OD'da siyaset sürdürüyor.
Bu siyaseti sürdürürken Türkiye'yle ters düştü. Türkiye'yle PYD konusunda çelişiyor ABD. Türkiye'nin bütün ısrarlarına rağmen PYD'den elini çekmiyor.
Bu onun için kaçınılmaz bir durum. Çok basit ve bizim görmediğimiz, Kürtlerin de yeterince anlamadığı bir nedeni var bunun. İşin kolayını buldu, ABD, OD'da elini ateşe sokmuyor, sıcak kestaneleri ateşten maşayla alıyor.
O maşanın adı PYD. Onu kullanarak, Kürt gençlerinin ölümü pahasına (veya kendisi için 'ucuzluğu' ile) Suriye'de durumu kontrol altında tutmak istiyor. Nasıl, 1950'de Kore savaşında General MacArthur, 'Türkler cengâver askerlerdi, ne zaman bir tepe almak gerekse onları savaşa sürüyordum' diyerek bizi, hiç uğruna ama kendi planları pahasına kırdırdıysa şimdi, DAEŞ vs. diyerek Suriye topraklarında Kürt gençlerini kullanıp kırdırıyor. Olay bu kadar basit.

Hasan Bülent Kahraman/Sabah

  • 7
  • 9
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Yeni bir anayasa ve Başkanlık Sistemi tartışmaları sadedinde, önemine binaen 7 Haziran seçimleri öncesi ve sonrası yaşananları tekrar mercek altına almakta fayda var.
7 Haziran seçimlerine, daha çok menfi açıdan yapılan başkanlık sistemi tartışmaları damgasını vurmuştu, malum.
Ancak seçim sonrası yaşananların başkanlık sisteminin ne kadar gerekli olduğunu ortaya koymuş olması, birilerine acı bir sürpriz oldu.
Muhalefet partilerinin başkanlık sistemine yönelik olumsuz vurguları, HDP'li Demirtaş'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı kastederek üç kere tekrarladığı: "Seni başkan yaptırmayacağız!"sözleriyle zirve yapmıştı.
7 Haziran, hükümet kurulabilmesi açısından değişik alternatifer sunuyordu aslında. Ancak, terörle arasına mesafe koyamayan HDP'nin denklem dışı kalması ve MHP liderinin daha 7 Haziran gecesi 'ana muhalefet olacaklarını' açıklaması ile, geriye tek bir alternatif kalmış gibiydi: AK Parti ile CHP arasında bir hükümet kurulması... Ancak güya koalisyon ortağı olma konusunda istekli imiş gibi gözüken CHP'nin kendisini birinci parti zannederek üst üste şartlar koşması ve AK Parti'nin 13 yıllık iktidarı sırasında yaptıklarını çöpe atma manasına gelecek 'restorasyon hükümeti kurma' talebi yüzünden, mümkünü imkansız hale getirdi.
Söz konusu üç parti de 1 Kasım'da bir tekrar seçim yapılmasının Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun zorlaması ile olduğunu ileri sürdüler. Ama, dedikleri gibi olsa bile 1 Kasım'a giden yolun taşlarını kendilerinin döşediklerini unutuyor ve herkesin de unuttuğunu zannediyorlar. 13 yıldır tek başına iktidarda olan Ak Parti, tabii ki bir koalisyonu istemiyor olabilirdi. Ama ikisi daha başta kendilerini oyun dışı bırakan ve birisi de şansını çok zorlayan partilerin, ne derlerse desinler, o zaman hükümet kurulmasını imkansız hale getirdikleri ortada...

Ekrem Kızıltaş/Takvim

BİZE ULAŞIN