Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Sonunda bu da oldu. Evet, bunu da dedi. Partisinin meclis grubu toplantısında konuşan Kılıçdaroğlu, "yıl 1921, yani daha cumhuriyetin ilk yılları" dedi. Dil sürçmesi mi diye baktım. Hayır, durdu, araya "es" koydu, bir süre bekledi, lafı iyice sindirdi, lafının altını çizdi. Dil sürçmesi falan değil. CHP milletvekillerinden en ufak bir tepki duymadık. Bir "cık cık" örneğin, bir gülücük, bir hayret ifadesi, bir kıpırdanma, bir mırıldanma? Yok. Kahkaha beklemiyoruz. "Oha" falan gibi tepkiler, asla. Ama bu kadar "kuzuluk" da Deniz Baykal'ı bile çıldırtır. Bir kısım Ankara uleması, özellikle "mülkiye" takımı, elinden tuttuğu, kanatları altında besleyip büyüttüğü adamların "kalibresini" artık görmelidir (vaktiyle Ecevit konusunda görmediyse!)
Bu hatayı hiçbir ilkokul öğrencisi yapmaz. Bırakın ilkokul öğrencisini, yuvaya giden bebeler bile yapmazlar. Belki tek özürü diabet hastalığı olabilir, acaba Kılıçdaroğlu'nun şekeri mi yüksek? Yoksa ağzından çıkanı kulağı mı duymuyor? Daha önce de bazı "incilere" imza atmıştı ama bu sefer kendini aştı. Alexander "Parvus" Helphand isimli ve İttihat ve Terakki'nin akıl hocası Alman casusunu "Türk büyüğü" sandığı ortaya çıkmıştı hani... Belki de onu Tatyos Efendi ya da Yorgo Bacanos gibi birisi sanıyordu.
Peki Türkiye Cumhuriyeti'nin ne zaman kurulduğunu sanıyor? Acaba, derin tarih bilgisiyle, cumhuriyeti daha önceden başlatmayı deneyen bazı egzantrik tarihçilerle mi saf tutuyor? Onlar "TBMM Hükümeti" ifadesini esas alırlar. Acaba cumhuriyeti 1920'den, TBMM'nin açılışından mı başlatıyor? I ıh... Meclis, toplanma amaçlarından birini "İstanbul'da esir olan padişahı kurtarmak" olarak beyan ettiğine göre, olamaz. Zaten "ilk yılı" dememiş, "ilk yılları" demiş, yani 1920 de değil, belki 1919, belki 1918... Yoksa cumhuriyet, ulu önderin Samsun'dan bir güneş gibi doğduğu zaman mı başlamış? Hayırlı olsun. Yirmi yıl önce Yunan ordusunun Ankara'yı yakıp yıktığını sanan bir başbakanımız vardı, şimdi de cumhuriyetin ne zaman kurulduğunu bilmeyen bir ana muhalefet liderimiz var. Partisinin adında da cumhuriyet var üstelik.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Silopi, Cizre ve Sur'da askerin merkezinde yer aldığı iç güvenlik harekatıyla birlikte düşünüldüğünde Ankara şüpheli örgüt sayısını 1'e indiren bir saldırıyla karşı karşıya kaldı. Ancak kesin hüküm vermek için erken. Türkiye, son bir yıldır karmaşık organizasyonlarla da, yabancı istihbarat operasyonlarıyla da hedef seçildi. Kesin olan; sembol bir yerin, sembol bir kesimin hedeflendiği, azmettiricileriyle, planlayıcılarıyla uzun bir çalışmanın ürünü bir saldırıya maruz kaldığı.

Patlamayı izleyen dakikalarda olay yerindeydim. Can pazarının yaşandığı Merasim sokağın yakınında, olay yerini çembere almaya çalışan genç polislerin sesleri kulakları çınlatıyordu. Asker tıraşlı, sivil kıyafetli, gözü yaşlı bir gencin telefonla konuşurken karşısındakini sakinleştirmeye çalışan sesi, polislerinkine karışıyordu. Gökyüzündeki gri duman, barut kokusu, Ankara'daki neredeyse bütün ambulansların olay yerine ulaşma çabası...

"İnşallah personeli taşıyan servisler boştur" temennileri. Önce 5, sonra 18, sonra 24, daha sonra 28 olarak açıklanan ölü sayısının açtığı yara. Meslektaşlarımla birlikte olay yerinde CHP'li milletvekillerinin, şoförler odası yetkililerinin yaptıkları açıklamaları dinlerken gözüme amiral-general lojmanlarını çevreleyen demir parmaklıkları kucağındaki çocuğuyla aşarak ana caddeye çıkmaya çalışan bir aile takıldı.

Saldırıdan etkilenen lojmanların çıkış kapısından geçerek caddeye çıkmaları imkansız olduğundan, Merasim sokaktan ancak bu yolla uzaklaşabileceklerini düşünmüşlerdi. Aklıma; sırtına yüklediği yorganlarla, elinden tuttuğu çocuğuyla Silopi'yi terketmekten başka çare bulamayan bir vatandaşın görüntüsü geldi. Türkiye, doğusunda da batısında da başkentinde de kasabasında da evini bir hırsız gibi terketmek zorunda olanların oluşturduğu manzaralara mahkum edilemeyecek kadar büyük bir ülke. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, dün akşam yaptığı açıklamada, "amaç Türkiye'yi meşgul etmek ve korku yaratmak" diyordu. Bunun ikisi de oluyor. Devlet aklına ve birlikte yaşama duygusuna en çok ihtiyacımız olan günlerden geçiyoruz. Saldırıda hayatını kaybedenleri unutmayacağız.

Serpil Çevikcan/Milliyet

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Farkındayız. Ve bu "farkındalık" asabımızı bozuyor, çünkü işin içinden çıkamıyoruz. Olay şu... Bir süredir, Ortadoğu'nun bugünü ve geleceği, hatta dünya ve kitlelerin zihni DAEŞ üzerinden dizayn ediliyor. Peki DAEŞ'i kim dizayn(tasarlayıp hayata geçiren arka plan güçleri) ediyor, diye sormaya kalkışacaksınız...
Daha başlarda örgüte "hem açar, hem kapatır, her cıvataya uyar bir nevi İngiliz anahtarı" demiştim. Şimdi aklımdan geçenleri, buraya yazsam, yine "hıh, al sana komplo teorisi!" deyip burun kıvıranlarınız olacak. Fakat itiraf edelim ki...
Esad, gizli gizli bu örgütün lider kadrosuyla buluşuyor ve onları alnından öpüyor deseler, inanırız. Öyle ya, DAEŞ sayesinde dünya neredeyse Esad'ın muhaliflerini envanterden çıkarma noktasına kadar geldi. Rusya, bu örgüt sayesinde Sovyetler Birliği döneminin güç dengelerine ve Akdeniz'e geri döndü.
Ya ABD, DAEŞ olmasaydı yıllar sonra PYD üzerinden Ortadoğu'da mutlak biçimde seküler yeni bir "sıçrama tahtası" oluşturma hayali kurmaya başlar mıydı? Daha acıklısı da şu ki... Avrupa'dan bir siyasetçi başını kaldırıp "ama Esad hâlâ kötü!" diyecek olduğunda, küreselciler hemen kaşlarını çatıp "Şşşşt konuşma! DAEŞ'i görmüyor musun?" diye ayar veriyor.
Ve unutmayın, DAEŞ'le uyutulmaya en uzun süre direnen ve bölgeye hem insani hem de ahlaki yargılar üzerinden yaklaşan Türkiye'nin başına "acaba DAEŞ'i el altından destekliyor mu?" şüphesi bela edildi. Şimdi de mülteciler konusunda çıkacak yeni problemler karşısında vicdanımızı harekete geçirip kara harekâtına katılmamız isteniyor. Ama kime karşı? Esad'a veya PYD'ye karşı mı? Hayır! DAEŞ'e karşı...
Şer, şerdir. Bunun tartışması yok! DAEŞ, DAEŞ'tir. Bunun da artık tartışması kalmadı. Fakat tuzak da tuzaktır. Bunu hâlâ görmezden gelmenin yararı var mı? Yok! Zararı var. Yani DAEŞ'ten kurtulmak gerekiyor ama DAEŞ üzerinden kurulan tuzaklardan da kurtulmak gerekiyor. Çok zor. Bu zorluğu ancak sürpriz ittifaklar aşabilir. Mesela DAEŞ'e karşı bölgeye gelen fakat orada "kalıcı" olma ihtimalini sıcak tutan bir İslam ülkeleri askeri ittifakı dengeleri değiştirebilir. Bu unsur hafife alınmamalıdır. Mesela Çin, Almanya ve Türkiye'yi aynı hatta çekecek bir Ortadoğu projesi önemlidir. Şu sıra hep savaşı konuşuyoruz ya... Belki esas ihtiyaç tam da şimdi (en sert ve en beklenmedik olanından) diplomasidir!

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Biraz geç de olsa, bu beklenti önceki gece CNNTürk'te gerçekleşti. O gece Türkiye toplumunun karşısına, insani ve ahlaki duruşuyla dikkat çeken bir Baykal çıktı. Baykal o gece, ülke her sıkıştığında yaptığı pozitif bir muhalefetin nasıl olması gerektiğini gösterdi. Hükümeti eleştirdi, Türkiye'ye sahip çıktı, "yerli ve milli" bir siyasetçi portresi çizdi. Zamanlaması da iki nedenle uygundu. İlki, CHP'de kurultay kavgalarının bittiği ama parti ve seçmen tabanının rahatlamadığı bir dönemde konuştu. Daha önce olsaydı etkisi bu kadar olmaz, koltuk kavgasına yorulur, etkisizleştirilirdi.
İkincisi Türkiye'nin bir yandan ABDRusya öte yandan onlarla ilişkili İran -Suriye üzerinden sıkıştırıldığı bir dönemde ülkesine karşı sorumlu bir siyasetçinin yapması gerekeni yaptı. Her iki açıdan da ezber bozan, tarih yazan ve etkisini bir süre sonra çok daha net göreceğimiz bir çıkış yaptı. Birilerinin daha duyar duymaz, öfkelenmesi "AK Parti'ye yaradı" gibi ucuz suçlamaları boşuna değil.
Bu açıklamaların, kafaları karıştırılan büyük CHP kitlesi içinde bir karşılığı var. Çünkü o kitle uzun zamandır bir arayış içinde. Baykal, ilk kez kendi ülkesine "düşmanlaştırılmak istenen" bu kesime, Suriye'de küresel kumpasın üç ayağı, "IŞİD, Şii ve Kürt" üçlemesiyle ne yapılmak istendiğini çok çarpıcı biçimde anlattı.
İşte bölgeyi cehenneme çevirmekte bir aparat olarak kullanılan DAEŞ tespiti: "Herkes kendi derdini IŞİD'in üzerinden takip ediyor. Dünyaya 'IŞİD'e karşı mücadele ediyoruz' diyor, aslında kendi amacını gerçekleştirmeye çalışıyor." Belki de en önemlisi, kurucu felsefeye sahip çıkan, 18 yıl CHP'nin genel başkanlığını yapan bir siyasi aktörün dilinden, ilk kez Suriye'de yaşananların adını koyup, "Şii kuşatması"ndan söz etmesiydi:
"Halep Sünni İslam kentidir. Bu kenti Rusya'nın, Esad'ın himayesine teslim etmek üzerine bir politikayı çok ciddi sorgulamak lazım. Niye göçüyor insanlar? Orada Halep'te bir katliam var. Tarihi kimliği değiştirecek süreç yaşanırken 'durun', 'bekleyin' veya 'izleyin' demek doğru olmuyor. Olay PYD olayı değil, Halep olayıdır. Olay Şii kuşatmasıdır." Baykal, bu çıkışıyla sadece içinde yer aldığı cumhuriyetçi kitleyi değil, dünyayı da uyararak tarihe not düştü. Parti olarak CHP'ye yönelik söylediği "yönetim sorunu var" ve "taban umutsuz" tespitleri de yerinde ve tabanın hissiyatını yansıtıyor. Bu çıkış bir değişim getirir mi göreceğiz ama CHP'nin bir De Gaulle'e ihtiyacı olduğu çok açık.

Mahmut Övür/Sabah

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

"Milli" kimliği nedeniyle çok önceden hedefe oturtulduğu belli olan Deniz Baykal'ın son açıklamaları beni şaşırtmadı. Baykal, Kıbrıs'a çıkma kararı almış CHP-MSP koalisyon hükümetinin Maliye Bakanı'dır. Siyaset yaşamının gençlik yıllarında böyle bir deneyim olan bir devlet adamının, fırtına obüslerini haklı görmesi, Sünni Halep'in Şii'lere bırakılamayacağını söylemesi ve partisinin HDP'leşmesinden kaygı duyması çok doğaldır.

Tarihe tanıklık edeyim: Deniz Baykal, 1993 yılının ocak ayında Boşnak lider Aliya İzzetbegoviç ile Mostar'da, 2'nci Dünya Savaşı'ndan kalma bir Alman sığınağında buluştuğunda yanındaydım, Bosna Savaşı'na gidip, Tuzla cephesinde Sırp ateşi altında kendini son anda yere atarak hayatta kalmayı başarmış bir siyaset adamıdır.

Eğer konu "millilik" ise, Gazi'nin partisi CHP'yi dini tercih zemininde HDP'lileştiren bu kadro ile de hiçbir ilişkisi yoktur. CHP'nin bugün Beşar'la el sıkışan kadrosu, 1993'te olsaydı, eminim, Sırp faşist lider Miloşeviç'i de makamında ziyaret edecekti...

CHP'yi kurtarmak zorundayız... Gazi Mustafa Kemal'in kurduğu, geliştirdiği iki önemli kurum, CHP ile Cumhuriyet Gazetesi'nin, emperyalist kumpas çetesinin boyunduruğuna girmiş olması, Türkiye açısından ciddi bir "ulusal güvenlik" sorunudur, kabul edilemez!..

Bu ülkenin "milli" ve "yerli" tüm güçlerinin, kolları sıvayıp bu sorunu çözmesi gerekiyor. Baykal, kendisinden beklenileni yaptı, bilge devlet adamlığı ve vatanseverliği ile işaret fişeğini yaktı...

Bundan sonrası, artık, Türk demokrasisinin sağlığı açısından büyük bir umutla beklediğimiz "gerçek" sol ve anti-emperyalist, Gazi'nin "milli" değerlerini hayata geçirecek partinin yeniden inşasıdır. CHP'li seçmene çok iş düşüyor... Memleketin bekası için...

Ardan Zentürk/Star

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Kabul edelim ki Ankara'nın önceliği, büyük Suriye tablosundan ziyade, sınırımızda kurgulanan oyunların bozulması. "Azez-Cerablus hattının açık tutulması, Halep koridorunun kesilmemesi" olarak özetlenebilecek bu politika, terör örgütü PKK'nın Suriye kolu PYD-YPG unsurlarının yayılmacı faaliyetleri ile muhtemel kitlesel göç dalgası bazında izleniyor. Türkiye'nin güney sınırı boyunca uzanan ve Akdeniz'e açılan "Kürt koridorunun" üreteceği problemler kadar, Suriye'deki PKK unsurlarının sınır ilçelerinde terörü yaygınlaştırma girişimleri de hesaba katılıyor. En sade anlatımla... Örneğin, Nusaybin'de başlatılacak terörle mücadele operasyonu dahi hemen karşısındaki Kamışlı'da yerleşik silahlı YPG militanları ve işbirliği yaptıkları Rus askeri uzmanları bağlamında değerlendiriliyor. Harekât planlarında, PKK ve türevi tüm terör grupları açık hedef olarak tanımlanıyor. Bunun anlamı, ister ABD isterse AB... Hangi merkezden gelirse gelsin her türlü tepkinin göğüslenmesi ve sınırımızdaki terör gruplarının temizlenmesi. Türk Silahlı Kuvvetleri, 40 kilometrelik alanı ateş altında tutmayı sürdürecek. Ta ki nüfus yapısının değişmesi durduruluncaya, YPG unsurları oldubitti ile alan hâkimiyeti kurma iddiasından vazgeçinceye kadar. Nitekim bu kararlılık yarım ağızla da olsa ABD yönetiminden, PYD terör unsurlarına, "durun" mesajı gitmesini sağladı. Ama bu dengenin çok kırılgan olduğu da bir gerçek.
Ankara'daki analizlerin, ekonomik ve güvenlik boyutları da çok hassas. Ancak, bunlar ayrı bir yazı konusu. Meselenin özellikle ele alınması gereken diplomatik boyutuna gelince... Washington'ın, PYD-YPG unsurlarını "terör örgütü" olarak tanımlamaması bir yana BaşkanObama'nın giderayak ne yapmak istediği de mühim. Ankara'daki stratejik analizlere göre, Irak'ın Ramadi kentinde DEAŞ unsurlarına karşı sağlanan nispi başarı Başkan Obama'yı, DEAŞ'ı Rakka- Musul hattında kıskaca alma ve bu amaçla YPG'yi kullanma noktasında cesaretlendirdi. Bu politika Obama'yı, görevi devretmeden önce, "DEAŞ'ı temizledim, küresel terör tehdidini bertaraf ettim" iddiasına taşıyacak. Suriye'nin kaderi, Esad'ın konumu ise yeni Başkan'ın ajandasına bırakılacak. İran, Küba ve DEAŞ... Obama'nın tarihe geçme hevesi, müttefiklerine büyük bedeller ödetecek.

Okan Müderisoğlu/Sabah

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Meclis Anayasa Komisyonu daha üçüncü toplantıda CHP'nin ileri sürdüğü şartlar yüzünden dağıldı. CHP aslında yeni anayasa istiyor görünerek, çok eski bir öneriyi ileri sürmektedir; 'devlet değişmesin' bunun anlamı açıktır: Devlet değişmesin ve bu haliyle biz yönetelim. Bu anlayış aslında ülkedeki kapalı yapıların cuntacılık ve darbecilik zihniyetinin ürettiği bir düşünce biçimini yansıtmaktadır ki, orada mesele 'devletin ele geçirilecek bir nesne' olarak görülmesidir.

O zaman neden uğraşıyoruz? Bunların mantığı geriye doğru yaşamayı mümkün görmektedir. Bu tersine tarih anlayışına göre; Türkiye'nin anayasası değişecekse, mesela 12 Eylül Cuntası'nın yaptığı anayasayı değiştirmek gerekiyorsa bunu ancak daha önceki bir darbenin yani 'darbelerin en devrimcisi 27 Mayıs Anayasası' ile değiştirmek gerekmez mi? Üstelik bu ülkede yıllarca üniversitelerin hukuk fakültelerinde 'Anayasa Hukuku' dersi anlatmış anlı şanlı hocaların, 27 Mayıs'ta yapılan 'Anayasanın anlamı'nın devrimci olduğunu anlata anlata bitiremediği gerçeği ortada duruyorken!
Ayrıca sadece devrimci de değil, ülkenin aydın-bürokrat-asker kadrolarından oluşan anti-demokrat egemen zümre için de söz konusu metin çok ilerici bir anayasa metnidir. "Türkiye'nin egemen siyasal elitlerinin anayasa perspektifi 27 Mayıs'la beraber şekillenmiştir. Devlet iktidarını 'siyasete' bırakmayan, siyasal elitlerde toplayan, bunu yaparken de sivil topluma, bireye ve sivil olan her şeye karşı tavır alan bu anlayışın dayanağı 27 Mayıs anayasasıdır."

…Tarihsel olarak yolun sonu görünmüştür. Toplumsal değişme dinamiği eski siyasal yapının bütün kurumlarını sadece geçersiz, etkisiz bırakmamış aynı zamanda anlamsız hale getirmiş bulunmaktadır. "Bunun en açık neticesi; anti demokratik yapının deformasyon sonuçlarından biri olan parlamentarizmin Meclis'e ve milli iradeye rağmen bir konuma gelmesi, diğeri ise bu eski yapıyı ve kurumlarını yaşatmak, ayakta tutmak isteyen siyaset anlayışının siyaset üretme kabiliyetini tüketmesidir."
Siyaset sahnesinde yer almalarına rağmen, siyaset üretememek, siyasal sistemin demokratikleşmesi konusunda daha ileri hamleleri engellemek tam da bu anlama gelmektedir. Başkanlık tartışmasının önünü kesmeye çalışmak, Türkiye parlamentarizminin antidemokratik kurumsal yapılarla eklemleşmiş halini görmemek, demokrasiye doğru bir yapısal ilerleme kaydedilmesinin önüne geçmek olacaktır. Bu nedenle ısrarla vurguladığım gibi, Türkiye'nin parlamenter sistemi demokratik bir hükümet biçimi olarak teorideki şekliyle tartışması yanlıştır.

Vedat Bilgin/Akşam

BİZE ULAŞIN