Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bir kadınlar gününü daha idrak ettik. Sırada tiyatrolar günü, şiir günü, su günü, tüberküloz günü, Atatürk'ün Aspendos'a gelişi falan da var. Kadınlar gününde basın iki taraflı çalışır: Kadın okuyucu, bir yandan "kadına şiddet" haberleri ve elbette bunu kınayan mesajlarla gıdıklanır. Bir yandan da "bulaşık da yıkarız ofsaytı da biliriz" benzeri "çocuk da doğururum kariyer de yaparım" türünden, iş hayatında başarılı kadınlara güzellemeler ve yağlama yıkamalarla hoş tutulur. "İlaveleri" saymıyorum, onlar zaten elde birdir. Basılı kâğıdın yarısı kadınlara çalışır.
Lakin, şiddet haberleri ve şiddet aleyhtarı yazılar havanda su döverler. Çünkü kadın döven lumpen, onların gazetelerini okumaz! Yani, kendi bildiğini okur. Bizim gibi adamlara yapılacak "kadına vurma hemşerim" propagandasının da, "Türk'e Türk propagandasından" farkı yoktur. "Emekçi kadınlar günü" gibi zorlamalar da "koca parası yiyen" hanımları hiç mi hiç ilgilendirmez üstelik.
Son üç yılda beş bin kadın öldürülmüş. Peki kaç bin erkek öldürülmüştür?
Ayrıca, "eşcinsel cinayetlerini" hangi tarafa sokacağız? Ben de baktım, ülkemizde kadın yargıç oranı yüzde 37, kadın profesör oranı yüzde 29... Kadın milletvekili oranı yüzde 14.
Atatürk devrinde yüzde 4 imiş. "Osmanlı'da sıfırdı" diye teselli bulabilirsiniz tabii. Önce aynı devirde diğer ülkelerin parlamentolarına bakın, bir tek kadın mebus ya da senatör bulabilirseniz konuşun.
Kadınlar arasında üniversite mezunu oranı yüzde 11... Çok düşük... Evet ama erkekler arasında da alt tarafı yüzde 15! "Yaşam Memnuniyeti Araştırması"na göre erkeklerin yüzde 72'si geleceğe umutla bakıyor, oysa kadınlarda bu oran daha yüksek, yüzde 75! Memleket iyiye gidiyor, korkmayın. Kadına şiddette azalma var. Tıpkı, bayramlarda trafik kazaları ve ölümler sayısında azalma olduğu gibi.
"Hiç fiziksel şiddet görmeyen" yani hiç baba ya da koca dayağı yememiş kadın oranı yüzde 68'den, iki yılda yüzde 78'e yükselmiş. Sürekli dayak yiyenler de dört sene içinde yüzde 6'dan yüzde 1.5'a düşmüşler.
Demek ki memleket o kadar da kötü durumda değilmiş. Hani şarapçılığın gelişmesi gibi, bir çeşit "gizli mutluluk" var bu ülkede, nazar değmesin diye dillendirilmiyor. (Aksi olsaydı seçimi Kılıçdaroğlu kazanırdı.)
Yakınmak hoşumuza gidiyor. Muhalif basının ikide bir zevkle yayınladığı kadına şiddet haberlerinin perde arkasında da, bazı bunalımlı bayan gazetecilerin "kısa bacaklı ve kıllı adamlar geliyorlar, ırzımıza geçecekler" korkusunun tortusu seziliyor.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Paralel Devlet Yapılanması olarak bilinen grubu temsil eden bazı isimler Mart'ta cemreler açacağını, kışlada defnelerin uyanacağını söyleyerek Gezi ve 17/25 Aralık'ta deviremedikleri siyasi iktidarı, Mart'ta devireceklerini; yani, bir tür darbe olacağını ima ediyorlar. İlginçtir bu tehditler ve hazırlıklar karşısında seslerini çıkarmayanlar, bu tehditleri savuran yapıya karşı mahkemelerin yürüttüğü her operasyona "hukuk" adına rezerv koyuyor, muhalefet ediyorlar. Bu kesimin "hukuk" algısı fevkalade siyasallaşmış ve araçsallaşmış durumda.

PDY ve onun etrafında toplanıp AK Parti'ye karşı gayrimeşru yollarla muhalefeti veya darbeyi meşru görenler, adeta devletin ve AK Parti'nin kurbanlık koyun gibi akıbetini beklemesini ve bu yapılara karşı koymamasını istiyorlar. Bir tür şiddet kullanma, sokak hareketleriyle siyasi sonuçlar alma, istemedikleri iktidarları devirecek "darbe yapma hakkı"na sahip olduklarının kabul edilmesini ister gibiler… Darbe teşebbüslerinden sonra "kimse kızmasın kendimi anlatıyorum" türünden itiraflarla yetinilmesini, olsa olsa geçmişte bu yapıların da bazı hataları oldu, tamam masum değiller ama özeleştirilerini yapmaları yeterlidir diye özetlenebilecek bir meşrulaştırmayla karşı karşıyayız.Hukuk konusunda çok hassas olduklarını iddia eden bu çevrelerin şiddet kullanımı, sokak hareketleri ve darbe teşebbüslerini unutalım yaklaşımı en azından hukuken savunulabilir değildir. Hukuken yapılması gereken, bu tür teşebbüslerin, yine hukuka uygun bir şekilde soruşturulması ve kovuşturulmasıdır. Ancak burada da büyük bir zorluk var çünkü PDY'nın ana üsleri yargı erki, polis, asker ve istihbarat birimleri… Sağlıklı bir hukuki soruşturma ve kovuşturma için, yargı ve güvenlik sektörünün bu yapıdan arındırılması şart.

Gerçekten derdi hukuk ve demokrasi olanların en azından meselenin bu boyutunu görerek Türkiye nüfusunun yüzde 1'ine ulaşamayan bir grubun, yargıda ve güvenlik sektöründe neden yüzde 50 düzeyine ulaşabildiğini sorması gerekmez mi? PDY'nin bu yüzdeye nasıl ulaşıldığının ve hangi amaçla bu sektörlere bir yığınak yapıldığının hukuki, siyasi ve idari olarak soruşturulmasını talep etmeleri icap etmez mi? Bu soruları sormayan ve sadece PDY'nın soruşturulmasını engellemeye yönelen çabaların hukuken, ahlaken, siyaseten toplumu ikna edemeyeceği ortada…

12 Eylül 2010 referandumundan sonra yapılan seçimlerle ortaya çıkan HSYK'dan sonra AK Parti, 17/ 25 Aralık'tan sonra muhalefet PDY'nın yargı ve güvenlik sektöründeki yığınağının demokratik hukuk devletine vereceği zararı, rakibine vereceği zarara tercih ederek görmezden geldi. İktidarın ve muhalefetin bu tercihlerinin toplamı, demokratik hukuk devletinin zarar görmesine yol açtı. Hala bu problemin görmezden gelinmesi ve bu problemi görmeden bir hukuk eleştirisinin yapılması ciddiye alınamaz. PDY ile mücadelede hukuki bir takım problemler, hatalar ve eksiklikler varsa, bunlar PYD'nin hukuken tasfiye edilmesi zaruretiyle beraber ele alınarak siyasi bir uzlaşmayla çözülmelidir.

Yargı ve güvenlik sektöründe darbe yapmak veya siyaseti düzenlemek amacıyla hazırlanan PYD'nin yığınağı tasfiye edilmeden Mart'ta darbe çiçeğinin açması belki mümkündür ama darbe çiçeği açınca, demokratik hukuk devleti fidanının tamamen kuruyacağı kesindir. Bu yüzden darbeye teşebbüs etmiş ve Mart'ta yeniden darbe yapmayı planladığını ilan eden bir yapının, soruşturma ve kovuşturmadan azade tutulmasını beklemek gerçekçi değildir. Mart'ta, Haziran'da, Eylül'de veya Ekim'de hiç kimsenin darbe yapmaya ve seçimle gelmiş hükümeti devirmeye hakkı olmadığında anlaşmadıkça, artık"hukuk"u araçsallaştıranların toplumu ikna etmesi zordur.

Murat Yılmaz/Yeni Yüzyıl

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

PKK'ya yakın ANF isimli haber ajansı, hafta sonu örgütün üst düzey yöneticilerinden Cemil Bayık'ın çarpıcı bir beyanına yer verdi. Bayık pek çok yayın organı tarafından görülen açıklamasında, Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik gibi isimlerle ilgili olarak şu değerlendirmede bulundu.
"AKP'de şimdi kuruluş felsefesine sahip çıkan bir ekip var. O ekip Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu'nun yürüttüğü politikaları doğru bulmuyor. O ekip kuruluş felsefesine dönmek istiyor. Tayyip Erdoğan mevcut politikaları ile AKP'yi de Türkiye'yi de uçuruma sürüklüyor. Bu ekibin hem AKP'yi hem de Türkiye'yi felaketten kurtarması gerekiyor. Eğer bu ekip demokratik değerlere sahip çıkar, askeri faşist politikalardan vazgeçerse biz bu çabaları destekleriz. Çünkü Erdoğan ve ekibi faşizmi geliştiriyor. Milliyetçi ve tekçidir, savaşı esas alıyor. Şiddeti, katliamları ve göçertmeyi esas alıyor. Bunlar Türkiye'yi faşizme götüren, dışarıda tecrite götüren uygulamalardır. Türkiye'yi Suriyelileştiriyor ve Iraklılaştırıyor. AKP içindeki eğilim Erdoğan ve Davutoğlu'nun bu politikasına dur derse kendileri için de Türkiye için de olumlu olur. (...)"
Aynen öyle, bu günleri de gördük! Birisi çıkıp, sadece son birkaç ayda, kim bilir kaç askerin, polisin ve sivilin ölüm emrini veren bir teröristin, AK Parti'ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'a karşı kurulacak koalisyona, partinin kurucularından ve Cumhurbaşkanlığı yapmış isimler arasından "adaylar" önereceğini söylese inanmazdık değil mi?
Ama oldu işte. Elbette Bayık'ın söz konusu açıklamaları kastedilen siyasetçilerden bağımsızdır. Muhtemelen içlerinden bazıları Kandil'e gereken cevabı da verecektir. Zira sık sık her konuda kameraların karşısına geçip eleştirel açıklamalar yapıyorlar hatta yazılar yazıyorlar.
Ne var ki insan, Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçileceği 10 Ağustos 2014 seçimlerinin hemen öncesinde zamanın Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın, muhalefetin çatı adayı olarak önerdiği Ekmeleddin İhsanoğlu ile ilgili olarak söylediklerini hatırlamadan edemiyor. Evet, Bülent Bey sonuna kadar haklı. Ben de benzer bir durumla karşılaşsam, PKK bana destek vereceğini açıklasa, kendisinin iki yıl önce söylediği gibi, "Beni destekleyen bu insanlar kim" diye uzun uzun düşünürdüm. Ardından da "önce kendimi yoklar ve bende nasıl bir eksiklik gördüler ki" diye kaygılanırdım.

Tıpkı, Abdullah Gül'ün o meşhur eski bir twitinde de söylediği gibi değil mi, "İnsan gerçekten hayret ediyor." (7 Nisan 2011)

Melih Altınok/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Zaman Gazetesi'ne kayyum atanması sonrası yaşanan arbedede, başından yaralanan başörtülü kadının çoğumuzda yarattığı kırılmayı, iç çatışmayı başkalarının anlaması pek mümkün değil. Yıllarımız, o başörtüsünün serbest kalması için mücadele ile geçmişken, şimdi başından kan akan bir başörtülü kadın fotoğrafı, hepimizi etkiledi. Cemaat'le mücadele bu yüzden zor ve karmaşık. Cemaat de bizim bu duygu kırılmalarımızı kullanıyor şimdi. Şunu iddia edebilirim, Cemaat, CHP iktidarında böyle bir darbe girişiminde bulunsaydı, Cemaat'e müdahale öylesine sert, acımasız ve öylesine hızlı olurdu ki, bir yıl olmadan her şey biterdi. Ancak durum şimdi biraz farklı.
Cemaat, karşınıza sizin için en kutsal kitabı elinde tutan, gençliğinizin en büyük mücadelesini simgeleyen bir başörtülü kadını dikiyor ve kanunu uygulamanızı engelliyor. Sonra müdahale edince o üzücü fotoğrafla karşılaşıyorsunuz.
Ne acıdır ki, Cemaat'in militan şakirtleri, bu tür psikolojik kavga taktiklerini iyi biliyor ve tabanındaki insanları kullanarak sizi gerçeğin farklılaştığı bir zemine çekiyor. Çok sofistike ve çok karmaşık bir durumla karşı karşıyayız. Bunu en iyi açıklayacak şeyi Apple'ın efsane kurucusu Steve Jobs'unyaşam hikayesinde okudum. Walter Isaacson'un yazdığı biyografisinde, Jobs'un en karmaşık, aynı zamanda en etkili karakteristik özelliğini,"gerçekliği çarpıtma sahası" olarak tanımlıyor arkadaşları.
Bu özelliği şöyle anlatıyorlar: "Gerçekliği çarpıtma sahası, karizmatik bir belagat tarzının, boyun eğmez bir iradenin, her gerçeği hedefe uygun bir şekilde çarpıtma hevesinin şaşırtıcı bir karışımıydı. Jobs'un olduğu yerde gerçek değiştirilebilir. Bir argümanla ikna edemediği zaman, başka bir argümana geçiyordu... İnsanları kandırıp kendi vizyonuna inandırabiliyor. Çünkü o vizyonu benimseyip, içselleştirebiliyor".
Cemaat'in başından beri, 'gerçekleri yer değiştirme' ve 'zeminleri kaydırma' yönetimini uyguladığını görüyorum. Bir gerçeği, bir yalanın önüne perde yaparak, asıl meselenin tartışılmasını engelleme konusunda ustalar maalesef. Örneğin, başörtülü kızımızın başının kanadığı bir gerçek. Bir gazetenin kapatılması basın özgürlüğüne aykırıdır, bu da bir gerçek. Ancak, bir gazetenin devlete karşı darbe girişiminde odak noktası ve yönlendirme merkezi olması suç, bu asıl gerçek. Başörtülü bir kızın eline Kur'an-ı Kerim vererek, polisin karşısına dikip, hukukun uygulanmasını yasa dışı yöntemlerle engellemek de kötü bir niyet. İşte bu gerçekleri tartışmıyor kimse. Cemaat 'gerçekleri yer değiştirme' taktiğini böyle uyguluyor.
Siz asıl darbe girişimine odak olan gazeteyi tartışmak yerine, onunla yer değiştiren, başka bir gerçeği tartışıp, başka bir zeminde buluyorsunuz kendinizi. İşte buna da 'zeminleri kaydırma' deniyor. Cemaat tüm gücünü yolsuzluk, rüşvet, usulsüzlük gibi konuların tartışılmasına ve bunu dillendirdiği için Cemaat'e savaş açıldığına inandırmak için harcıyor. Darbe yapılmadığını, usulsüz dinlemelerin olmadığını, devletin kurumlarını ele geçirmek için uğraşmadığını savunmuyor bile. Siz de onun suçlamalarına cevap verirken, asıl konuyu, asıl gerçeği tartışmayacağınız bir alana kayıyorsunuz otomatik olarak. Cemaat'in neredeyse tüm fertleri, masum eğitim ve yardım faaliyetleriyle uğraşan bir yapı olduklarına sarsılmaz bir şekilde inandırılmış. Bana göre en başta Fethullah Gülen buna inanmış.

Kemal Öztürk/Yeni Şafak

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Paralel yapı, hukukî mücadele çerçevesinde sıranın kaçınılmaz olarak Zaman gazetesine geleceğini biliyordu. Hatta doğruysa dün, Zaman'a ait olan binanın geçen sene satıldığı ve altı aydır da kirayı ödemedikleri bilgisi, "Devlete nasıl borç taktık" şeklinde sevinen paralel hesaplarca dolaşıma sokuldu. Zaten bir yılı aşkın süredir Zaman'a hiçbir 'yüksek profilli' haber yaptırılmadı. Köşelerden darbe iması yapıldı, "NATO müdahale etsin" çağrıları yapıldı, nükleer silah ürettiğimiz bazı meczuplarca yazıldı ama gazete kimliğini ön plana çıkaracak iftira haberciliğini Zaman, Cumhuriyet'e devretti.
Nasıl ki rejimi kuran partiyi Kılıçdaroğlu ve paralel yapı işbirliği ile dar ve radikal mezhepçi bir kliğe indirgediler, rejimin gazetesi Cumhuriyet'i de paralel yapının yeni operasyonel üssü yapmayı başardılar. Cumhuriyet, 'Kandil'dekiler yere izmarit bile atmayan ekolojistler' haberlerinin çıkabildiği, polise bombalarla saldıran DHKP-C'li teröristleri "iki kadın" öznesiyle sunabilecek ama Mustafa Balbay'ın yazdırılmadığı bir gazete haline böylece getirildi. Şimdi aynı 'yeni CHP' teranesini, 'yeni MHP' şeklinde Bahçeli muhalifleri deniyor. Bahçeli'nin açıklamalarını küçücük görüp, muhalifleri yücelten medya organlarına dikkat edin.
HDP'nin barış havarisi imajının fos olduğu 6-8 Ekim Kıyımı'nda ortaya çoktan çıkmıştı. Bu imajın, 7 Haziran'a varmadan acilen tamir edilmesi gerekiyordu. Bu hususta başat rolü Doğan Medya oynadı. Hakkını verelim, en canla başla uğraşan da Ahmet Hakan'dı. HDP'lileri geniş şekilde programında ağırladı. Selahattin Demirtaş'ın 6-8 Ekim cinayetlerini aklarken döktüğü terleri, ona saz çaldırdığı programında itinayla sildi. 7 Haziran sonrasında da Kandil'in 'Saray'ın askeri/ polisi' şeklindeki iğrenç söylemini normalleştirmek adına "Ama halk böyle düşünüyor, ne yapalım" tarzında yazılar döşendi. Şimdi kalkmış, tam da 1 Kasım sonrası patronu hükümetle barışmaya çalışırken HDP'yi yerden yere vuran yazılar yazıyor. Sıfır utanma, sıfır özeleştiri. Yine eleştirsin, anladık da bu 'artizliği' kime, onu çözemedik.
Doğan Medya'daki dönüşüm sadece Hakan'la ilgili değil elbette, o bir semptom. Mirgün Cabas'ın işten çıkarılışı yine bu dönüşümün göstergelerinden. Cabas, adliye basan teröristlerce başına silah dayanmış rahmetli Savcı Kiraz'ın fotoğrafının şoku yaşanırken, Savcı'nın akıbeti için endişelenilirken, "Bu eylem nasıl biterse bitsin, çıkarılacak ders: Çocukları öldürmeyecek, anneleri yuhalatmayacaksınız" yazabilmişti. DAEŞ'in bir ABD'li savcıyı bu şekilde esir aldığını ve herhangi bir ABD'li gazetecinin bu terörden ders çıkardığını hayal edin. Bırakın aynı gün kovulmayı, halk içine çıkması bile bir süre mümkün olmazdı. Doğan Medya'daki değişimi, %49.5'lik balans ayarına borçluyuz. Bir gün iktidara sonuna kadar muhalif ama teröre de karşı duran bir medyamız olursa, 1 Kasım'ın nasıl bir kırılma noktası olduğu daha net anlaşılacaktır.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Anayasa Uzlaşma Komisyonu CHP'nin çektiği "kırmızı çizgili rest"le fiilen işlev yitimine uğradı. AK Parti kurmayları diğer iki partiyle aynı anda, olmazsa MHP ile birlikte çalışılabilecek bir uzlaşma zemini ararken, aranan kan MHP lideri Devlet Bahçeli'den geldi. Bahçeli hafta sonu partisinin "liderlik ve siyaset okulu" açılışında kendisinden pek de beklenmeyen bir açılım yaptı.

CHP'nin Anayasa Uzlaşma Komisyonu'ndan çekilmesini kastederek "Ana muhalefet partisinin dışarıda kalması, uzlaşma anlayışına da ters düşer. Gelen olursa masada otururlar, gelmezlerse iktidar artık B planını ortaya koymalıdır. Anayasa'da ne gibi bir değişiklik düşünüyorlarsa bunu ağızlarına sakız edip her tarafta konuşacakları yerde, TBMM'ye getirmelidirler. Referandum yoluyla bu ancak mümkün olabilir. Onun için de 317 milletvekilinin 330'a tamamlanması lazım. Orada tamamlandığı takdirde belirledikleri anayasa veya özledikleri anayasa değişikliğini yapmak için millet huzuruna çıkmış olurlar" dedi ve ekledi: "İktidar dahi kalksa en son masada oturacak olanlar yine o MHP'nin 3 değerli milletvekilleri olacaktır."

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ve AK Parti kurmaylarının ifade ettiği yol haritasını tarif ve tasdik ediyor aslında Bahçeli. Bu atılım-açılım belli ki önceki gün Oral Çalışlar'ın da yazdığı gibi, Bahçeli'nin hem parti içi muhalefeti, hem de olası bir erken seçimde baraj altında kalma tehlikesini bertaraf etme zaruretinden. Bir maliyeti de olacaktır illa ki Bahçeli'ye. İlk eleştiriler hemen geldi zaten. Yeni Çağ gazetesinden Arslan Bulut "Türk Milliyetçiliğini parti programı ve felsefesi haline getiren MHP'nin, bu rejim değişikliği hevesine çok net bir şekilde karşı çıkması beklenir ama uygulamada, bu iş için kurulan masayı MHP savunuyor! MHP yönetimi hangi akla hizmet ediyor!" diyerek tepkisini belli etti.

B Planı = 317 + 14… AK Parti'nin kendi anayasa teklifini Meclis Başkanlığı'na sunma ve referanduma götürme şeklindeki B Planı'nın işlemesi için bilindiği gibi Meclis'te 330 evet oyuna ihtiyacı var. AK Parti'nin 317 sandalyesi olduğuna, TBMM başkanı AK Parti'den olduğu ve oy kullanamayacağı için fazladan +14 oyun gelmesi gerekiyor. Tabi AK Parti'den hiç fire olmaz, milletvekilleri blok halinde evet der ise olabilecek bir şey bu. Malum partiler anayasa değişikliği oylamalarında grup kararı alamıyor ve milletvekilleri bağlı bulundukları partilerin görüşüyle değil vekalet ettikleri milleti temsilen özgür iradeleriyle oy kullanıyorlar.

Bu nedenle bu Mecliste 330'u bulmak mümkün. Şöyle ki: MHP tabanı iktidar olamama yılgınlığının üzerine bir de Fethullah Gülen'in partiye bir kez daha musallat olmasından hayli rahatsız. Tuğrul Türkeş'i babasının partisinden ayırıp AK Parti'ye götüren sebepler, kaygılar diğer MHP milletvekilleri için de geçerli aslında. Tabandan aynı tazyiki alıyorlar çünkü.

Fadime Özkan/Star

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Yukardaki ekran alıntısı geçtiğimiz Cuma günü, Rus televizyonu Russia Today'in canlı yayınından. Çünkü Putin'in, palavra haberleriyle ünlü televizyonu RT, kayyum atanması kararının ardından gün boyu FETÖ'nün yayın organı Zaman gazetesinin önünden canlı yayın yaptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliği karşısında bugüne kadar çok acayip ittifaklara tanık olduk. Ama bu kadarı biraz fazla geldi. Zira FETÖ ile Putin yan yanaysa kafalar da hayli karışık demek. Birincisi Putin, FETÖ'nün bir terör örgütü olduğunu dünyada herkesten önce anlayan ve ona göre önlem alan bir liderdi. Gülen'in CIA kontrolünde olduğunu çok iyi ve çok net bir şekilde biliyordu. O nedenle Rusya'da Gülen yapılanmasına vermedi. Kafkaslardaki yapılanmalarına bile müdahale etti.
Putin, Türkiye'den intikam alacağım diye PKK-PYD terör örgütüyle ittifaka girişti. PYD'ye Moskova'da ofis açtırdı, Suriye'deki teröristlerine de silah ve askeri yardım sağladı Bugüne kadar hiç hazzetmediği Gülencilere de destek atmaya başladı. Sırf Erdoğan karşıtlığı yüzünden. İşin o kısmı tamam da. Gülen'e destek verirken insan biraz da aynaya bakmalı. Putin'in televizyonu RT, FETÖ yayın organı olan Zaman Gazetesine yönelik hukuki operasyonu, "özgür medya susturulamaz" slogan ve pankartlarıyla yayınladı. Şimdi kendilerine hatırlatmakta fayda var. Yahu sizin ülkenizde Putin'i eleştiren gazetecilere neler yapıldığını cümle alem biliyor. Kısa bir özet geçelim. Rusya'da Putin'e muhalif gazeteye kapatma falan yok, gazeteciye de hapis falan yok, direk ölüm var.
Son 21 yılda toplam 341 gazeteci öldürülmüş. Bu istatistiğe göre Rusya, dünyada gazeteciler için en tehlikeli üçüncü ülke konumunda. Mesela 2004'te Kremlin'e veryansın eden bir ekonomi dergisinin yazı işleri müdürü olan Pawel Klebnikov, yolda yürürken üzerine açılan ateş sonucu öldürüldü. Kızıl Ordu'ya yan bakan gazeteci Dimitriy Kolodov, bombalı bavulla havaya uçurularak katledildi. Putin'in katliamlarını yazmaya kalkan Anna Politkovskaya ise Putin'in doğum gününde öldürüldü.
Şimdi Putin'in ya da ona bağlı televizyonların, özgür medyadan söz etmeleri mümkün mü acaba? Sanırız değil, tıpkı terör örgütlüğü sabit bir yapının edemeyeceği gibi. FETÖ'ye destek atan Putin'in televizyonu RT demişken, bu yayın organının çizgisinden de az çok bahsedelim. Hani şu "Türkiye DAEŞ'e petrol satıyor" diyen CHP'li vekilin röportaj verdiği kanal vardı ya işte onlar. Bir de şu vukuatları vardı. Bilal Erdoğan'ın sakallı lokantacılarla çektirdiği hatıra fotoğrafını, FETÖ'nün yayın organlarından 2 yıl sonra, "Erdoğan'ın oğlu ile DAEŞ teröristlerinin irtibatı" diye yayınlayan televizyon, dersek tablo daha iyi anlaşılır sanırım.

Taha Dağlı/aktüel.com.tr

BİZE ULAŞIN