Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 18
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Fethullahçılar'ın niyetinin MHP'yi bir MHP-CHP koalisyonuna yöneltmek olduğunu söylemiştik. Yanılmışız, o eskidendi, geçen yılın iki seçimi arasıydı. Şimdi asıl dertleri bir MHP- HDP koalisyonu sağlamakmış! Kusura bakmayınız, bizim hayal gücümüz o kadar yükseklere uçamıyor. Muhalif adaylardan biri partiyi ele geçirecek... Artık torun sevgisinden vatan uğruna feragat eden Meral mi olur, ilk icraatını genel merkez binasına boya badana ve balkon yaptırmak şeklinde planlayan Sinan mı olur, hangisiyse... Halk bunu çok sevecek, koşup oylarını MHP'ye yağdıracak... Patlama yapıp şöyle hiç olmazsa 170 kişiyle falan gelecekler, yani ana muhalefetin bugünkü koltuk sayısından bile fazla... Eh, HDP de, barajın altına düşmek şöyle dursun, bir 100 kişi kadar çıkaracak. (Bugün bu iki partinin toplamı 40 artı 59 eşittir 99 kişidir.)
Bir şekilde 276'yı bulup koalisyon kuracaklar (130 kadar da CHP'ye koy.) O arada AKP'ye ne olduysa, 100-150 koltuğa düşecek. (Belki de "cahil halk" uyanmış, dağdaki çoban oy vermeyi manken ablasından öğrenmiştir...) Kovulmuş olan Fethullahçılar geri alınacaklar, tutuklananlar serbest bırakılacaklar, yurt dışı kaçakları dönecekler...
Bütün bunları oylarıyla destekleyenler de Kürt seçmenler ha! Bir de, "can düşmanı" gibi gördükleriyle ittifak yapacak olan ülkücüler! Yani ne olacak, ülkücüler birdenbire "şehitler ölünür, vatan bölünür" mü diyecekler? Köşke de Abüzittin Selahattinoğlu gibilerden "alakasız" bir adam bulup aday gösterirler artık... Tayyip Erdoğan'ın yakınları da, Tarık Akan'ın isteği doğrultusunda "acı çekmeye" başlarlar...
"Şizofren hezeyanı" eleştirilmez, ancak tedavi edilir, hastalık fazla ilerlemediyse... Bizim eleştirdiğimiz psikoz illetine yakalanmış zavallılar değil, ciddi ciddi böyle sayıklamalara ve abuklamalara bel bağlayan zavallılardır. Çünkü onların akılları domuz gibi başlarındadır ama nefret gözlerini iyice karartmış durumdadır.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 18
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye Özgecan Aslan ismini acı ve dehşet içinde ezberledi. Ekranlarda görüntüsü belirdiğinde gözleri doldu. Ailenin acısına ortak oldu. Özgecan'ın babası Mehmet Aslan'ın yaşadığı acıyı bağrına basıp insanlığa beslediği umudu sürdürme gayreti hepimizin içine işledi. Özgecan uğradığı hunharca saldırının ve ölümünün ardından kadına yönelik cinsel şiddetin ve kadın ölümlerinin sembolü oldu, hatta ismi bir yasaya verildi. Özgecan'a tecavüz etmeye çalışan, başaramayınca öldüren, "Yüzümü tırmalamıştı, DNA tespiti yapılır diye kestim" dediği ellerini vücudundan ayırdıktan sonra genç kızın cansız bedenini ateşe veren Ahmet Suphi Altındöken, suç delillerini ortadan kaldırmasına yardımcı olmaya çalışan babasıNecmettin Altındöken ve arkadaşı Fatih Gökçe cezaevine girdiler.

Olay olduğu günlerde bu köşeden, sınırlı sayıda suç tarifine matuf kalmak şartıyla, bu gibi olaylarda en makul cezalandırmanın idam cezası olduğunu yazdım ve ilerleyen teknoloji ve laboratuvar teknikleri dolayısıyla failin tam olarak tespit edilebildiği durumlarda idam cezasının en iyi infaz yolu olduğu düşüncemi belirttim.

Bazıları Özgecan'ın katillerini bırakıp "Sen misin idam diyen" prosedürüne başvurdu, epey hakarete uğradığımı da hatırlıyorum. Sonra ne oldu? Oğul Altındöken ve hukuk mantığıyla pek anlaşılamayacak tarzda oğlundan bile ağır bir cezaya çarptırılan baba Necmettin Altındöken, geçtiğimiz gün cezaevinde saldırıya uğradı. Adana E Tipi Kapalı Cezaevi'nde gerçekleşen saldırı "tabanca" ile yapıldı. Baba-oğul Altındöken'leri "tuvalette bulduğunu iddia ettiği" bir tabancayla vuran hükümlü Gültekin Alan'ın olaya müdahale etmek isteyen infaz koruma memurunu 2.5 saat esir aldığı ve yaralıların hastaneye sevkini engellediği ileri sürülüyor.

Sonuç itibarıyla Özgecan'ın katili kan kaybından öldü, babası yaralı. Sosyal medyadan Gültekin Alan'a övgü yağıyor: "Adam gibi adamsın" diyeni de var "Ne saldırganı, o bir kahraman" diyeni de. Şaşırmadık. Hatta diyebiliriz ki, "beklenen bir infazdı". Çünkü herkes bilir ki devletin "uygulayamadığı" ceza "içerde" uygulanır. Özgecan'ın katilinin ve yardımcılarının işlediği türdeki suçlarda "ilahi adalet"in başka hükümlüler eliyle gerçekleştirileceğine duyulan güven, hukuk sistemimizin ve toplumumuzun işbirliği ettiği ikiyüzlü bir "omerta"ya dayanır. Devlet idam cezası uygularsa kendisini "gerici" hissedecek "ileri" kafalıların vicdan güvencesi, suçlunun "nasılsa" öldürüleceğini bilmektir. Devleti idam cezası vermeye ehil görmeyenler kim bilir hangi suçtan dolayı cezaevinde olan suç makinelerini zımnen yetkilendirir ve bu çarpıklık hiçbir şekilde sorgulanmaz. Bu hadisede olan da farklı değil. Sözde "ihkak-ı hak"ka karşıyız. Cezaların düzenlenmesi ve infazı konusunda devlete yetki veriyoruz. Ama tam olarak değil. Sözde idam cezasına karşıyız. Ama tam olarak değil. Sözde suçun şahsiliğine inanıyoruz ve bireyin işlediği suç yüzünden aile fertlerinin dolaylı yoldan infazına karşıyız. Ama tam olarak değil.

Nihal Bengisu Karaca/Habertürk

  • 3
  • 18
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bir önceki grup konuşmasında bir kadın bakana Cemaat'in seksist küfür kalıplarıyla saldıran CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dün yine aynı telden çaldı.
Konuşmasında 'Altına yatmak'tan girdi, çamaşırların arasından çıktı. Pek çok kişi, milyonlarca CHP'linin sorumluluğunu taşıyan o yaştaki bir siyasetçiyi "ne kadar" ayıp diye uyarmayı bile ayıp saydığı için yalnızca kafasını sallayıp geçiyor.Ne var ki Kılıçdaroğlu'nun tabanındaki genişçe bir kitleyi de utandırarak şekilde küfre, kadınlara hakarete soyunması onun kompleksli kişiliğiyle alakalı bir değil. Zira onun bu tarzı, aynı zamanda çaresizliğin göstergesi bir bel atı mücadele stratejisi.
Yani 6 yıllık görev süresince girdiği 6 seçimde kaybeden bir siyasinin anlık öfke patlamalarının ya da pasif agresif semptomların ötesinde bir durumla karşı karşıyayız.
Artık şüphem kalmadı. Kemal Bey parlamentoyu kilitlemeye, asgari nezaket zeminini ortadan kaldırarak siyaseti imkânsızlaştırmaya çalışıyor. Bu artık onun tarz-ı siyaseti. Tıpkı yakın tarihimizdeki, darbe önceleri yer altı kadar bel atına da inen diğer "misyon sahibi" muhalefet liderleri gibi.Çoğu son yolculuklarına bir başlarına uğurlandılar. Ama onların, askere, ecnebilere, artık siyaset dışı kim varsa ona gel gel yapan anti siyaset yöntemleri hâlâ cazibesini koruyor.
İşte Kılıçdaroğlu da o yolun yolcusu. Canı gönülden istiyor ki tansiyon yükselsin; başlıyor küfre. Ardından siyasi tercihlerine, yaşam tarzlarına cinsiyetçi küfürlerle saldırdığı insanların tepki göstermesini bekliyor. Çünkü böylelikle, taraftarlarını bile savunmayacakları durumlarla karşı karşıya bırakıp kemikleştirebiliyor. Sonra gelsin toplumsal kutuplaşma tiratları. Ancak Cumhurbaşkanı halkı kutuplaştırıyor hatta bu yüzden halktan oy alıyor diye en çok yakınan da bizzat kendisi. Bu çelişki gün gibi ortada. "Hayır, toplumsal olarakgerginleşiyorum" diyenlerle "gel barışalım artıkçılar" dışında, halkın büyük çoğunluğu da yemiyor artık. Ne var ki bu ülkenin artık can ve vakit kaybetmeye tahammülü kalmadı. Sistem tartışmaları, terör, ekonomi ve bölgesel gelişmeler gibi, başat problemlerimiz var. Dolayısıyla Türkiye'nin önünden bu arkaik ajan provokatör siyasetini kaldırmak gerekiyor. Bu görev de meclisteki tüm partilere ve onları destekleyen seçmene düşüyor. Parlamentomuzda bel atı siyaset ve siyasetçi görmek istemiyoruz.

Melih Altınok/Sabah

  • 4
  • 18
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Küfür ve hakaret Gezi Parkı kalkışmasıyla birlikte sıradanlaştı. Taksim Meydanı'nda yakılan arabalara, sökülen kaldırım taşlarıyla örülen barikatlara, yol kenarlarına ancak "Gezi zekalılar"dan sadır olabilecek küfürler yazıldı. Şuracığa bir tek tanesini bile numune olarak bırakamayacağımız şiddetteki küfürler, Türkiye'nin en üst temsil makamının şahsına ve ailesine yasa ya da ayıplanma korkusu yaşanmadan edilebildi. Sadece Cumhurbaşkanı ve ailesi değil, Gezi isyanını eleştiren herkes bu küfür ve hakaretlere maruz kaldı. Erdoğan'ı savunanlara en iğrenç yakıştırmaları yapmak sosyal medyada trolizmin alameti farikası oldu. En ağır küfrü eden en çok RT'yi kapıyordu. Bu yeni bir olguydu. Ve bu olgu sadece bazı insanların ağzının ne kadar bozuk olduğunu göstermiyordu. Aynı zamanda siyasetin bundan böyle bir "kutuplaşma" içine sokulacağının da habercisiydi. Asla spontane değildi. Şeytani bir aklın icadıydı. Türkiye'yi içine almaya çalışan bir kaos sahneleniyordu. Ucu, o günlerde sanki hiçbir şeyle alakası yokmuş taklidi yapan Paralel Devlet Yapılanmasına, oradan FBI'a kadar uzanan bir kaos planı...

Taksim vandalizmine eşlik eden küfür ve hakaret sarmalı uzun vadeli bir etki yaratacaktı. İşte o etki toplumdaki kutuplaşma oldu. Geniş muhafazakar kesimi hedef alacak şekilde yaygınlaşmış olan bir nefret söylem ve iklimi, siyasetin yeni aksını oluşturdu. Ha babam küfrettiğimiz, hakaret ettiğimiz kesimlerin nasılsa arkasında uluslararası medya gücü yok, CNN, BBC onlara değil bize mikrofon uzatıyor, algıyı biz oluşturuyoruz, en önemlisi de "nasılsa bu 'sessiz çoğunluk' sokağa çıkmaz" aymazlığıyla hareket ettiler. Erdoğan tüm bu taarruzu bir paratoner gibi üzerine çekti ve tüm saldırılara, küfür ve hakaretlere rağmen sessiz kalabalıkların gücü adına dimdik durdu. O dik durdukça muhalefet ağzını iyice bozdu. Hakareti sadece sokak ve sosyal medyada değil Meclis çatısı altındaki kürsü hitaplarında işitir olduk. Kemal Kılıçdaroğlu'nun grup konuşmasında Bakan Sema Ramazanoğlu'na hakaret etmedeki rahatlığı, üstüne üstlük hakaretini savunmaya kalması şu bahsettiğim sürecin bir sonucu değilse şayet Kılıçdaroğlu'nun çocukluğu inmekten başka çare kalmıyor.

Halime Kökçe/Star

  • 5
  • 18
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Amerika Birleşik Devletleri'nde öğrenci harçları hâlen büyük bir yük. Toplamda tam 1 trilyon doları bulan bir borç yükünden bahsediyoruz. Üniversiteye gidenler, eğer mezun olabilirlerse, ki mezun olmasalar da bitene kadar, belki de ömürleri boyunca bu borcu ödemek zorundalar. Son on yıldaki üniversite harç borcu toplamı, daha önceki toplamın üç katına çıkmış durumda. Harç borcu, maaşlardan kesilerek, vergi borcuna eklenerek veya direkt bankaya verilerek ödeniyor. Diyelim iflas ettiniz ya da işsiz kaldınız, önemi yok. Borcunuzu, eğer geciktirirseniz, bu sefer faizi de katlanarak ödemekle mükellefsiniz.ABD, yeni anne olanlara ücretli izin hakkı tanımayan dünya üzerindeki iki ülkeden biri. Diğeri hangisi mi? Papua Yeni Gine... ABD'de yeni annelere ücretsiz tanınan izin hakkı ise sadece 12 hafta, yani 3 ay. Ki onda da belli şartlar var ve o şartlar elendiğinde kadınların %40'ının ücretsiz izin hakkı bile olmuyor. Ayrıca kadınların ortalama kazandığı maaş, erkeklerinkinden oldukça düşük. Aynı işi yapan bir erkeğin kazandığı 100 sente karşılık, kadının kazandığı 77 sente tekabül ediyor.

Kazançtaki cinsiyet eşitsizliği, sınıf eşitsizliğine göre pek de söz etmeye değer değil. ZiraABD nüfusunun %1'inin toplam serveti, tüm Amerikan gelirinin %19.3'üne karşılık geliyor. Bu hususta geçtiğimiz senelerde Başkan Obama ağzını açacak gibi oldu ama "sınıf savaşı başlatmaya çalışıyor" dendiği için geri adım attı, her zamanki gibi. Yani değişen bir durum yok. Dünyadaki en kalabalık hapishaneler de ABD'de. Amerikan nüfusunun %1'i hapiste ki bu 3 milyondan fazla kişiye tekabül ediyor. Geçtiğimiz yıllarda, gelişmiş DNA takibi uygulaması sonucu, ABD eyaletlerinin tam 312 masum kişiyi idam ettiğinin ortaya çıktığını ve bunun sadece tespit edilebilen rakam olduğunu da ekleyelim. ABD'deki 84.000 barajın çoğu ortalama 52 yaşını aşmış durumda ve çoğunda büyük sorunlar var. Ülkenin köprüleri, yolları ve boru hatları berbat durumda. Örneğin geçtiğimiz sene, patlayan boru altyapısı sebebiyle, ülkenin önemli üniversitelerinin başında gelen UCLA'in kampüsünü sel bastı. ABD'deki 70.000 köprünün sağlam olmadığı bizzat Ulaştırma Bakanı tarafından açıklandı ve durumun 'tehlikeli' olduğu belirtildi. ABD'nin yaşlanan ve dağılan altyapısını onaracak fon ise iflasa yakın durumda ve hâlen değişen bir şey yok.

Ayrıca ABD'de, 33 milyonun sağlık sigortası yok. 300 milyonluk bir nüfustan bahsettiğimiz düşünülürse, %10.4'lük bir nüfusun hastane hizmetlerinden yararlanması mümkün değil. Acil servislik bir durum olsa bile sonuç değişmiyor. Bunları niye mi anlattım? Her hadisede ülkemiz hâlen bir üçüncü dünya ülkesiymiş gibi kendisini ABD'nin kapısında ağlarken bulan, karşısında hiçbir zayıflığı olmayan, yenilmezmiş gibi görünen bir ülkenin kendi insanlarına nasıl davrandığını iyice görebilelim diye...
Son 10 yılda bu ülkede nelerin değiştiğini, altyapısı gelişen ve Marmaray ya da Üçüncü Köprü gibi projelerle dünyaya örnek olan, öğrenci harçlarını tamamen kaldırmış, en ucuz sağlık ve ilaç hizmetlerinden birini sunan bir sosyal güvenlik hizmetine kavuşmuş, yeni annelere 8 hafta ücretli, daha fazlasına da ücretsiz, hatta çocuk başına artan şekilde yarım gün çalışma izni, vb. şartları sunan bir ülke olmamızın ne kadar kıymetli olduğunu biraz daha net anlayabilelim diye...
İşe yarar mı, bilmem.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 6
  • 18
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Geçen haftaki grup toplantısında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu'na yönelik ağza alınmayacak küfürleri savurduğunda Kemal Bey'in partisi ve yandaşları "herhalde çok kızdı, ağzından kaçırdı" diyerek genel başkanlarını savunmaya geçtiler. Türk Dil Kurumu'nun sözlüklerini karıştırıp Kemal Bey'in kullandığı "Önüne yatmak" ifadesinin aslında "siper almak" anlamına geldiğini ve küfür olmadığını kanıtlamaya çalıştılar. Ki Kemal Kılıçdaroğlu da bir hafta boyunca kullandığı çirkin ifadeyi AK Partililerin literatüre kazandırdığını belirterek kendisini savundu. Peki dün ne yaptı Kemal Bey? Bu kez daha ileri giderek sadece bir bakana değil, bütün bir AK Parti'ye ve seçmene, dolayısıyla bu millete "Hırsızların altına yattılar" diyerek hakarette bulundu. Bu sözlere "küfür", "hakaret" demek de yetersiz aslında; bu dil, bu üslup gerçekten tiksindirici ve iğrenç ötesi.
Yazıklar olsun böyle genel başkana.
Yazıklar olsun küfür ve hakaretler savuran Kemal Kılıçdaroğlu'nu kendini kaybetmiş halde, coşkuyla alkışlayanlara.

Kurtuluş Tayiz/Akşam

  • 7
  • 18
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Sabah gazetesinin Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlediği "Kentsel Dönüşüm ve Akıllı Şehirler Kurultayı", sonuçları açısından sektörü daha ileri taşıyacak yol haritasının oluşumunda eşsiz katkılar sağladı. En önemlisi Türkiye'nin yarınında inşaatın öneminin altı çizildiği gibi katma değeri yüksek, iş birliktelikleri gelişmiş yeni anlayışın yerleştiğini gördük. Şimdi sıra bu anlayışınhayata geçirilmesi sürecinde yol boyu çıkacak pürüzleri aşmak ve buna uygun ev ödevlerini yapmak gibi...
Biliyoruz ki... Vatandaşın güvenini dışarıda bırakan... Kamuoyu algısını önemsemeyen ve halkın desteğini almayan hiçbir fikir, proje, plan, sürdürülebilir olamaz.
Kentsel dönüşümün değer zincirinde hak sahiplerinin taleplerini akıl düzlemine çekme süreci... Karar vericilerin daha güncel verilerle süreçleri tanımlamaları... Kamu otoritesinin yönetmelik, genelge ve gerekiyorsa yasa üretme, mevzuatın güncellenmesi...
Her biri kamuoyunun talebiyle daha kolaylaşacak kavramlardır. Tam da bu noktada gazetemiz Sabah ve diğer gazeteleri, televizyonları, radyoları, dergi ve web sayfalarıylaTurkuvaz Medya Grubu'nun önemi belirginleşiyor. Kurultay'ın tartışma ortamlarında dile getirildiği gibi bu alanda zaten sektörün gelişimi için geride bıraktığımız adımlar, geleceğe dair yapılacakları da bize ilham ediyor. 2B yasası, yabancıların mülk edinmesini tanımlayan Mütekabiliyet ve Kentsel Dönüşüm'e dair bütün düzenlemelerin, sadece sektörün değil toplumun da talebi haline gelmesindeüstlenmedeki başarımız, bundan sonra da devam edecek.
Elimizden geldiğince, sektörün taleplerini gerek kamuoyu oluşturmada gerek yasa koyucuların dikkatini çekmede ve gerekse karar vericilerin gündemine getirmedekirolümüz, daha da yetkinleşerek devam edecek. Kısaca beraber yürüdük biz bu yollarda ve önümüzde gidilecek daha uzun yol var. Daha önce yaptık, yine yaparız diyorum ve kentsel dönüşüm için, akıllı şehirler için, kendimizve kentimiz için neler yapılması gerekiyorsa, sektörün entelektüel tarlası olacağımızıbelirtiyorum.
Dönüşüm, "daha iyi bir yarın uğruna, dünü geride bırakmak" ise Yeni Türkiye'nin inşasında bize düşenler için hazırız.

Şeref Oğuz/Sabah

BİZE ULAŞIN