Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Kemal Kılıçdaroğlu'nun partisinin grup toplantılarını beddua ve küfür seansına çevirmesini yalnızca "terbiyesizliğe" ya da "duygusal patlamaya" bağlamanın hata olduğunu hatırlatıyorum sık sık. Zira kimse hatta Kemal Bey bile bu denli sistematik terbiyesizlik yapamaz. Amaç, siyaset mekanizmasının asgari saygıya dayanan diyalog kanallarını kapatmak, yani demokrasinin müşterek zeminini ortadan kaldırmak. Evet, bir nevi, hayatın durdurulmasını hedefleyen terörün silahsız versiyonu. Öyle ya kadın bakanlarına bile "kimin altına yatıyorsunuz" diye seslenen bir rakip parti lideriyle ilişki kurulmasını hangi taban içine sindirebilir. Sonrasıysa malum. Siyasi temsilcileri konuşamayan halk sokakta kutuplaşır. Darbe mekaniğinin çarkları tıkırdamaya başlar. Dünyanın her yerinde olduğu gibi siyasetin işlevsiz kaldığı bahanesine sarılan ordu devreye girer.
Türkiye'nin aşağı yukarı 65 yıllık demokrasi serüveninde defalarca olduğu gibi, ülke kalkınmaya ve demokratikleşmeye harcayacağı enerjisini heba eder. Koskoca bir halkın umutları başka bahara ertelenir. Tabii ki bu bel altı terör ve kaos siyaseti içerideki medya provokasyonuyla da desteklenmelidir. Küfürbaz sözcüleri, cemaat pravdasına çevrilen cumhuriyetleri, isterik mizah dergileri, karanlık medya siteleri zaten bu iş için vardır. Ama kuşkusuz Ortadoğu'da hiçbir operasyon yerel dinamiklerin becerisine bırakılmaz. Uluslararası destek önemlidir. Siyaseti felç etme operasyonunun, aslında demokrasiyi dağa kaldırmak için yapıldığı oksimoronuna sarılan yabancı basın "o halde" küfrün dozunu artırmalıdır değil mi? Almanya ZDF televizyonunda vasat bir komik belirir ve Türkiye'nin siyasi tercihleri, inançları, yaşam tarzı kısacası ne kadar ortak değeri varsa hakaret eder.
Yetmez, İngiltere'de bir gazeteci Türkiye'nin 12. Cumhurbaşkanı'na hakaret yarışması düzenler. Ama ne kadar ağızlarını bozarlarsa bozsunlar, bu halkın ağız tadını bozamayacaklar. "Duran adam" ya da "piyanist" gibi Mısır'dan Ukrayna'ya, Türkiye'den Brezilya'ya ihraç ettikleri taşıma modeller artık deşifre oldu. Hepsinden önemlisi, ülkesinin, inancının siyasi tercihinin onuru olduğuna inananlar artık sesleri çıkartabileceklerini ve geleceklerine sahip çıkabileceklerini gördüler. Siyaset kurumunun seviyesinin artmasının yanı sıra, değerleri aşağılanınca garip bir haz duyar hale getirilen seçmenin tedavisi için bu özgüvenin daha net sergilenmesi gerekiyor.

Melih Altınok/Sabah

  • 2
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

PKK'nın kendi stratejisinde çok önemli bir değişikliğe gittiği görmezden gelinerek sağlıklı bir analiz yapılamaz. PKK, Arap baharı, başarısız devletler ve Suriye'deki PYD bölgesi örneklerinden hareketle, meseleyi çatışmanın çözümü literatürü yerine sosyal hareket literatüründen beslenen bir çizgide tanımlamakta ve bu çerçevede çözüm aramaktadır. Bu çözüm Türkiyeli bir çözüm değil, Türkiye'nin çözülmesi üzerine kuruludur. HPG Apollo Akademiler Komutanlığı üyesi Medet Serhat, özyönetimi, otonomi olarak tanımlayarak devletten ayrılma projesi olduğunu söylüyor: "Şu anlamda ayrılma projesidir, toplumu devletten koparıyor, toplum üzerinden devlet denetimine son veriyor. Devletin tüm kurum, kuruluş ve zihniyet yapılanmalarından ayrılma projesidir." ( Özgür Gündem 5 Şubat 2016) HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş Demokratik Toplum Kongresi'nin projesini, bu otonomi anlayışına paralel bir şekilde takdim ediyor. "…Türk devlet yapılanmasına alternatif demokratik ulus, konfederal örgütlenme ve özerkliğe dayalı devlet modelinin çerçevesini çiziyor." ( Özgür Gündem, 30 Aralık, 2015)

Çatışmanın çözümünün çoğu zaman yapıcı olmasa da en nihayetinde barış çalışmaları literatürüne dâhil edilebilecek bir alan olması, bu noktada akılda tutulmalıdır. Hâlbuki sosyal hareket literatürü, temelinde mevcut toplumun "otonomi" kavramıyla alternatifine ve devlet karşıtı karakterine işaret etmektedir. Yani sosyal hareket söylemine geçişle PKK, kendisini geleneksel olarak toplumundan ayrılan sosyal bir dalga gibi ve daha da önemlisi devlet karşıtı bir sürecin temsilcisi olarak tanıtmaya soyunmuştur. Bu da sürecin sonunda kaçınılmaz olarak kopuşu beraberinde getirmektedir. Sosyal hareket literatürüne atıfla PKK'nın şuan tartışılan stratejisi, devletle sürekli çarpışarak kaybedeceğinden, devletle yaşanan çatışmalarda her defasında hareketin kendisini pazarlıkla kurumsallaştırmaya çalışmasıdır. Şiddet kolundan arzu ettiği sonucu elde edemeyen örgüt, bu şekilde reformcu, kurumsallaşmacı ve pazarlıkçı bir karakterle ilerlemeyi planlamaktadır.

Muhtemel bir müzakere süreciyle PKK, hem hareketin zafer yolunda bir sonraki aşamaya geçtiği konusunda sosyal tabanını ikna edebilecek hem de dışarıya örgütün kapasitesinin henüz bitmediği ve bu süreçte pazarlık yaparak ilerleme kaydetmeye devam edileceği yönünde bir söylem inşa edebilecektir. Kendisini bu şekilde tanımlayan bir hareketin literatürde başarısız olmasının iki yolu vardır. Birincisi güçlü demokratik hukuk devleti nosyonuyla hareketin eylem kapasitesinin küçültülmesi ve baskılanabilmesidir. İkincisi devletin, harekete örgütsel kapasite ve moral bir toparlanma kazandırabilecek pazarlık süreci fırsatını tanımamasıdır… Türkiye'de bir kısım medya ve aydınların PKK ve HDP'nin ikili dili karşısında, muğlaklığın ardına sığınarak Türkiye kamuoyunu ikna etmeye değil, PKK ve HDP'nin Türkiyeli, demokratik ve siyasi bir seçeneği kabule ikna etmeye yönelmesi gerekiyor. Aksi halde siyasi söylemi, toplumsal şartları ve devlet kapasitesini şiddetle değiştirmeye çalışan PKK, demokratik hukuk devletinin otoritesiyle yüzleşmeye devam edecektir.

Murat Yılmaz/Yeni Yüzyıl

  • 3
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Nihai değerlendirmede yeni Ankara'yı da Osmanlı'nın eski İstanbulluları kurmadı mı? Cumhuriyet'i kuranlar gökten inmediler ki... Ayrıca 1920'li yıllarda kurulan tek cumhuriyet bizimki değildi ki. 1'inci Dünya Savaşı'nda yenilen tüm imparatorluklar cumhuriyet olmadı mı? Bu gibi sorunsalların bilinçle ve bilgi ile tartışılması gereği en fazla Cumhuriyet'in kurucu partisi CHP'yi ilgilendiriyor. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun "Kurucu ayarlara dönmeliyiz" veya "Cumhuriyet olmasaydı CHP'ye Genel Başkan olamazdım" benzeri söylemleri, bu partinin iktidara neden alternatif olamadığını da gösteriyor. Yeni Ankara'yı kuranlar Osmanlı'nın "Kapıkulları" sistemini "Cumhuriyet Oligarşisi" modeli ile döneme uyarladılar. Asker sivil bürokrasi ve koruma duvarlarının arkasında devlet desteği ile oluşturulan sermaye sınıfı, Cumhuriyet'in kapıkullarıydı. "Cülus bahşişi"ni az bulan veya reform girişimlerine öfkelenen Yeniçerilerin "Kazan kaldırma" uygulamaları ise, askeri darbelerle sürdürülmedi mi?
Ama şimdi başka bir yapılanma var Türkiye'de... "Çevre" merkeze egemen oldu. Cumhuriyet ideolojisinin tabuları artık tartışma konuları arasında. Kısacası CHP'nin kurucu ayarlarda kilit rolü oynayan "Cumhuriyet'in kapıkulları"na dayanarak oylarını artırması imkânsız... Kendilerini "Beyaz Türk" olarak sınıflandıranların oranı giderek azalıyor. Kısacası, bir dönemde çok başarılı bir partinin dönemi bitmiş, miadı dolmuş, misyonu tamamlanmış olabilir. Ve böyle partiler daha uzun zaman hayatta kalabilirler ama hiç iktidar olamazlar...
CHP'nin bu açmazını, Gülen Örgütü ile veya HDP'yle yakınlaşarak ya da "Erdoğan takıntısı" ile veya ayıplı söylemlerle aşması mümkün değil. Kentleşen Türkiye de "Köy Enstitüleri" veya "Köy-Kent" benzeri projeler bunları üretenlere nasıl sadece hüsran getirirse, "Kurucu ayarlar" özlemi de aynı sonucu doğurur. 1930'lardaki ya da 1960'lardaki söylemleri 2000'li yıllarda da tekrar etmeyi siyaset etmek zanneden CHP yöneticilerine yıllar önce yazdığım bir Temel fıkrasını yeniden hatırlatayım.
Temel'e bir evde taze incir ikram etmişler. İlk kez gördüğü ve yediği bu meyveyi çok sevmiş ama bunun adını sormaya utanmış. Ertesi yıl aynı eve gidince, ev sahibine "Bana geçen yıl bir yiyecek ikram etmiştiniz, ondan var mı" diye sormuş. Ev sahibi "Size ne ikram etmiştik" deyince, Temel aklında kaldığı kadarı ile geçen yıl yediği meyveyi tarif etmiş. - Kabuğu mor renkteydi. Kabuğu soyunca, içi beyaz ve yumuşaktı. Ev sahibi bu tarifi duyunca, "Herhalde buna patlıcan ikram ettik" diye düşünmüş veTemel'e bir patlıcan getirmiş. Temel patlıcanı ısırmış, yüzünü buruşturmuş. - Siz bunu hem uzatmışsınız, hem de tadını kaçırmışsınız, demiş ev sahibine.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 4
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Yer, AKPM genel kurulu. Başbakan Ahmet Davutoğlu Türkiye adına konuşuyor... HDP İzmir Milletvekili Ertuğrul Kürkcü söz alıyor ve İngilizce olarak PKK'lı teröristlere "gerilla" diyerek "Türk" güvenlik güçlerinin Güneydoğu'da devam eden operasyonlarının "sivil" kayıplara yol açtığını söylüyor. Sonra da "Siz hala Türkiye'nin Suriye'den kaçan mülteciler için güvenli bir ülke olduğunu düşünüyor musunuz?" diye soruyor.

Aylardır PKK terör saldırılarını Türk-Kürt savaşıymış gibi sunmaya, Batı kamuoyunu Türk askeri-polisi sivil Kürt gençlerini katlediyor ana fikriyle manipüle etmeye çalışan HDP'li siyasetçilerin tipik bir örneği olarak Kürkcü, Başbakan'ı bir de Avrupa Parlamentosu'nda sıkıştırdığını zannederken aldığı cevapla "siyaseten ölü" hale geliyor.

Şöyle diyor Davutoğlu: "Sayın Kürkcü'nün çalışma gününün Türkçe olarak belirlendiği bugünde Türk Başbakanı'na Türkçe hitap etmesini beklerdim. Kim yaparsa yapsın sokaklara mayın döşerse, keskin nişancı yerleştirirse, bomba yüklü araçlarla vatandaşlarımıza saldırırsa, onunla mücadele etmek benim görevimdir ve her Türk vatandaşı kendini güvenli hissedene kadar mücadelemiz sürecektir. Devletin vatandaşına karşı iki görevi vardır; güvenlik ve özgürlüğü sağlamak. Sayın Kürkcü'nün mayın çukurlarından geçerek okula gitme zorunluluğu olan bir çocuğu olsaydı, ya da Cizre'de tedavi oluyor olsaydı, Kızılay'da otobüs beklerken ölen kişilerden birinin akrabası olsaydı herhalde PKK'lılara gerilla değil alçak katiller
derdi."

35 yıldır Kızıldere katliamından nasıl sağ çıktığını anlatamayan, kendisi hakkındaki yaygın kanıyı bile değiştiremeyen birinin siyaseten diri olduğu zaten iddia edilemezdi ama fişi de böylece çekilmiş oldu. Ezcümle: Kızıldere'den sağ çıkmayı başaran Kürkcü'nün Strazburg'dan cenazesi gelecek.

Fadime Özkan/Star

  • 5
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Kemal Tahir yazmasaydı gene bilemeyecektik: Mezopotamya cephesinde Halil Paşa'nın Kut-ül Amare kuşatması... Süleyman Askeri Bey'in intiharı... "Alaman tayyarecisi Sus Bey" (Von Schuss)... "İngiliztayyaresinin kalktığını haber verene bir altın" demiş... Bir sabah Rıfat Çavuş patayı çakıp "gavur pırpır" deyince kahvaltısını yarım bırakmış, altını atıp seğirtmiş, uçağına atlayıpİngiliz'in peşine düşmüş...
Vurulup yere çakılınca da arkadaşları Rıfat'a "yedin ulan babayiğidi, yürü" demişler...
Esir aldığımız General Townshend... Adamın açlıktan nefesi kokmuş da Halil Paşa "karnın açsa sana yumurta kırsınlar, pestil ıslatsınlar" demiş... Çankırılı Rıfat Çavuş anlatıyor, Kelleci Memed'in babası. Generale iyi baktık, esir kampına koymadık, Büyükada'da "enterne" ettik. Mondros Mütarekesi'nde arabulucu olarak kullanmak istedik ama bir işe yaramadı. Kut zaferi... Halil Paşa'nın emriyle 29 Nisan Kut Bayramı... 1916'dan 1952'ye kadar da kutlanmış, bunu da ben bilmiyordum, yeni öğrendim. NATO'ya girince "İngilizler'e ayıp olmasın" diye kaldırılmış. Fakat Çanakkale'ye dokunulmamış tabii, herhalde o ayıp olmuyordu.
Kut zaferi yeni kuşaklara niçin öğretilmemiş, hatta unutturulmak istenmiştir? Halil Paşa, Enver'in amcası olduğu için mi? Yoksa "içinde Atatürk yok" da ondan mı? Çanakkale bir savunma zaferi, onu kutluyoruz. Bu düpedüz bir taarruz zaferi, niçin kutlamıyoruz? Osmanlı'yı reddettiğimiz için mi? Çanakkale'de savaşan Arjantin ordusu muydu? Tabii bu zafer hiçbir işe yaramadı. İngilizler Kut'u sonradan geri aldılar. Yürüyüp Bağdat'ı da aldılar, Musul'u da, Kerkük'ü de. Çanakkale'nin de, son tahlilde, savaşı uzatmaktan başka bir işe yaramadığı gibi. İşin matrağı, Kut Bayramı'nın şimdi yüzüncü yıldönümünde "canlandırılması" için talimatı veren Tuğrul Türkeş, fakat buna karşı çıkan da faşistlerin gazetesi! Herhalde Türkeş'i bir çeşit "hain" olarak gördükleri için. İşin içinde Kut'u vakitlice el geçiremediği için üzüntüsünden intihar eden, Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurucusu Süleyman Askeri Bey de vardı ama "onların" davul çalarak bayram isteyecek halleri yok tabii... Kut-ül Amare, dünya savaşı boyunca görüp görebildiğimiz hepi topu üç zaferden biridir. İlki Çanakkale, malum. İkincisi bu. Üçüncüsü de Mürsel Paşa'nın Kafkasya'yı ele geçirip Baku'ya girmesi! Hani Almanlar petrol bölgesi bizim elimize geçecek diye telaşlanmışlardı da, "bize sormadan niçin kendi kafanıza göre iş yapıyorsunuz, hemen geri çekilin" diye bastırmışlardı (bu da bir işe yaramadı, bir buçuk ay sonra savaş bitti, yenildik.) Peki bunu kutlamak niçin aklımıza gelemiyor? Batılılar bugün de "garp cephesinden" başka cephelerde neler olup bittiğini pek bilmezler, ilgilenmezler, peki bize ne oluyor? Tarihi de, söyleyeyim, 1918'in 15 Eylül'ü... Şimdiden aklınızda olsun da ona göre hazırlık yapın.

Engin Ardıç/Sabah

  • 6
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

"İslam ülkelerinin yüz yılı aşan bir süredir karşı karşıya olduğu temel sorun; kendi aydınlanmalarını yaratamamış bir aydın zümresinin 'Batıcılık adı altında sömürgeciliği içselleştirmiş bir zihniyet' dünyasıyla kendi halklarına karşı tavır almış olmalarıdır." İslam coğrafyasında Batı'yla vesayet ilişkisinin bozulmasına dönük atılan her adıma karşı ilk tepki ve saldırı onlardan gelmektedir.
Bir zamanlar Mısır'la ilgili haberler aktarılırken kaynak olarak adı sıkça anılan 'Yarı resmi El Ahram gazetesi' bu ülkedeki BAAS rejiminin yayın organıydı ve 'kendi halkına karşı yapılan operasyonları reform ya da ileri düzenlemeler' olarak anlatırdı. Türkiye dâhil bütün İslam coğrafyasında kendi halkına savaş açmış, halkının kültürünü tasfiye etmeye çalışan her ülkede en azından bir El Ahram gazetesi ve onun başyazarlarına benzer Hasan Heykeller bulunmaktaydı. Onlar kendi halklarına şu telkini yapmaktadırlar: 'Sizin hayat tarzınızın, geleneklerinizin, inancınızın kısaca varlığınızın hiçbir önemi yoktur, bunları zorla da olsa değiştirerek Batı'dan aldıklarımızla sizi medenileştireceğiz; çünkü siz medeni değilsiniz.'
İslam İşbirliği Teşkilatı'nın İstanbul Zirvesi'nin ardından bazı gazete ve yayın organlarında yazılanlara bakınca, Batı'yla kurulan vesayet ilişkisinin, doğrudan sömürgecilik yaşamamış olan bu ülkede sebep olduğu travmatik neticelerinin resmi ideolojisiyle beslenmiş aydınlar üzerinde nasıl bir tahribat yaptığını görmek mümkün olmaktadır. Bunlardan kimisi 'Batı'dan ne kadar koptuk' kimisi 'çağdaşlık treni kaçıyor' diye feryat ederken, bazıları da 'Batı vesayetinden çıkarsanız 'köle kalmaya mahkûm olursunuz' diye tehditkâr uyarılarda(!) bulunmaktadırlar.

Ciddiye alınacak herhangi bir fikirleri yok fakat bir zihniyeti anlamak için yazdıklarına içerik analizi uygulamak istersek en çok tekrar ettikleri kavramların 'çağdaşlık', 'rasyonalizm', 'ilericilik' olduğunu, İslam ülkelerinin geri kalmasını Müslümanlıkla izah edecek kadar ön yargılı/saplantılı olduklarını görebilirsiniz. Bu coğrafyadaki anti-demokratik rejimlerin Batı sömürgeciliği sayesinde kurulduğunu, hâlâ Batı vesayetinde yaşadıklarını, bu ülkelerde ortaya çıkan demokratikleşme hareketlerinin yine 'Batıcı militer unsurlar' tarafından bastırıldığını, darbecilerin Batı tarafından desteklendiğini yok sayarak, bu ülke halklarının ezilmişliğinin, yoksulluğunun sorumluluğunu İslam'a yüklemeye çalışma ahlaksızlığına ne demeli!
Bu ülkenin, benim sözde/sahte aydınları dediğim resmi aydın bürokrat hâkimiyet geleneğinin sözcüleri, Türkiye'nin Batı vesayetinden çıkmasından rahatsızdırlar. Bunda haklıdırlar çünkü onların Batı'yla vesayet ilişkileri üzerinden elde ettikleri toplumsal rolleri ve konumları tasfiye olmaktadır. "Yüz yılı aşan bir sürede, kendi halklarının tarihini, kültürünü, kimliğini zorla değiştirmeye kalkan bir anlayışın, bir zümrenin sözcüleri olarak demokrasi karşısında kaybettiklerini anlamalarını beklemek ise iyimserlik olacaktır."

Vedat Bilgin/Akşam

  • 7
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

[*] 22 Nisan 2014: "Hendekle değil, halkların birlikteliği ile çözüm sağlanmalıdır. Hendek kazılarak bir halkın, bir sistemin güvenliği sağlanamaz."
22 Aralık 2015: "Bugün Kürtlerin küçümsediğiniz barikat, hendek dediğiniz şey darbeye karşı direniştir."
14 Nisan 2016: "Özerklik ilanıyla bir yere varılamaz. Hendek savaşları kamu güvenliğini tehdit etti ve şiddeti tırmandırdı."
Üç açıklama da HDP lideri Selahattin Demirtaş'a ait. Şayet HDP, en başından beri hendek terörüne karşı durabilseydi ve HDP'ye oy verenlerde canını ve malını vermesini de isteyen PKK'ya karşı siyaseti savunabilseydi, bugün bu noktada olmayabilirdik. Ama olmadı.
Demirtaş, kâh "hafif silahlı üç-beş genç" diyerek kâh "ne yapsın gençler, başka yol mu bıraktınız?" diyerek kâh hendek terörünün estirildiği yerlere halkı yürütmeye çalışarak PKK'nın hendek terörüne hizmet etti.
O yüzden ABD Büyükelçisi John Bass'in PKK'yı silah bırakmaya çağırmasının ardından gelen çok çok geç kalmış bu çıkışın bir anlamı da karşılığı da yok. 300 bin Kürt, ellerinde poşetler, sırtlarında çocuklarıyla yurtlarını bırakmak zorunda kaldı. Bu, tam da sizin bencil ve açgözlü toprak kazanma hayalleriniz yüzünden oldu ve siz ya Meclis'teki rahat koltuklarınızdan ya da Diclekent'teki sıcak evlerinizden bu zulmü alkışlamak dışında bir iş yapmadınız. Hendek terörünün sorumlularından biri de sizsiniz ve öyle kalacaksınız.

Hilal Kaplan/Sabah

BİZE ULAŞIN