Öncelikle yazıya damdan düşer gibi başlıyor, sona sakladığım cümleyi hemen buraya bırakıveriyorum: Bugüne kadar İbrahim Zahid Altay'ın kitap ya da yazılarını okumadıysanız size önemli bir haberim var: Yeni bir kitabı çıktı, Yakaza Düşleri'ni kaçırmayın. Gölgede ve Güneşte Futbol kitabının yazarı Eduardo Galeano, dünyayı gezerken "Tanrım lütfen güzel bir maç" der ya, işte henüz İbrahim Altay'ın cümlelerinde kaybolmadıysanız Yakaza Düşleri sizin için önemli bir fırsat... Sadece yeni bir yazarla değil, yeni üslupla da karşılaşacaksınız. Okumakta gaye illa da bir şey bulmak değildir di mi, ilk kez gittiğimiz bir şehirde kaybolmak istemez miyiz, biraz heyecan ama daha çok keşif için... İşte bu kitap ta size rehber olmak istiyor.
Bu yazı, kitabın müellifi İbrahim Altay'ı değil de kahramanı İbrahim Efendi'yi henüz tanımayanlar için kaleme alınıyor. (Kalemle yazan artık pek kalmadı ama biz tınısı güzel olduğu için bu tabirden vazgeçmeyelim) İbrahim Efendi zamandan ve mekandan bağımsız bir zat. Haşa kendisine Tanrısal bir özellik bahşetmiyoruz, sofular kızmasın hemen. Edebiyat da böyle bir şey değil mi; biraz mistik, biraz mizah, biraz gerçek üstü, biraz rüya... Ama uyanıkken görülen türden, uyanıkken yazılan türden...
Peki kimdir bu İbrahim Efendi, necidir, kimlerdendir, nereye gitmektedir ya da nereye gitmemektedir? Kendisi Endülüs'ün en ihtişamlı döneminin tanığıdır. Tanıklıkla kalsa iyi, Endülüs'ün dillere destan sanat ve estetik zevki onun rehberliğinde gerçekleşir. İngiltere ile özel ilişkisi vardır, İtalya'da ise papalık ile ilişkisi sayesinde Haçlı Seferleri'nin başarısız olmasında yadsınamayacak bir rol üstlenmiştir.
Evliya Çelebi'ye benzetenler var onu. Evet onun gibi gezmeyi çok seviyor, onun gibi nüktedan. Hatta yarışırlar diyebilirim. Ama tarihteki rolü ondan daha keskin. Burada duralım zira, kitabın takdim yazısını kaleme alan Ekrem Demirli uyarıyor: "... bir solukta okuyabileceğiniz bir kitap değil elinizdeki eser. Bazı bölümlerdeki zeka oyunlarını fark edebilmek için tuzaklardan uzak durmanız gerekiyor."
Gerçekten de okurken eğlendiren değil de, okuduktan sonra biraz düşünüp müstehzi bir tebessüm ettirecek, karşınızda oturan varsa "Ne okuyor acaba?" dedirtecek türden bir eser Yakaza Düşleri. Neden? Çünkü İbrahim Efendi olmak değil mesele, onu takip ederken yolumuzu şaşırmamak, doğru bildiklerimizin yanlış çıkmasına hazırlıklı olmak önemli.
NEDEN GERÇEK OLMASIN?
Türkiye'de dünyaya geldiği için kendimi şanslı hissettiğim kıymetli psikiyatrist, yazar Kemal Sayar, Lacivert dergisinin Şubat 2018 yılındaki sayısında rüyaya dair şunları yazmıştı. "Geleneksel kültürlerin rüya bilinci ile uyanıklık bilinci arasına büyük duvarlar örmediğini biliyoruz. Bir hadise göre 'Sadık rüya vahyin kırk altıda biridir.' Böylece ilahi mesajın rüyalar yoluyla insanlara ulaşmasının hâlâ mümkün olduğu ima edilmektedir. İlhamın kapıları kapanmaz."
Neden Kemal Sayar'a başvurdum, çünkü İbrahim Efendi'nin rüyaları insanı bambaşka alemleri götürüyor ve kitap boyu okurun aklına şu soru geliyor: "Neden bu gerçek olmasın ki!" Geçelim İbrahim Efendi'nin Olympos'taki rüyasına: "Olympos dağındaki mağaramın kapısına Latin harfleriyle kocaman 'çalmadan girebilir, sormadan oturabilirsiniz' yazdığım halde gelenim gidenim pek az olurdu. Ne de olsa yükseklerde yaşayanlar yalnızlığa mahkumdur. Gel zaman git zaman; zaman geliyor gidiyordu. Sonra tekrar geliyor ve gidiyordu... Boş durmaktan hoşlanmadığım için kendimi sanata verdim. Mağaranın duvarlarına mutluluk, hüzün, acı, sevinç gibi duyguların resimlerini yapmaya başladım. Tam doksan dokuz resim çizdim. Dünyanın bu ilk galerisinde sergilenen, hem de eşi benzeri olmayan resimlere 'ilk örnek' anlamına gelecek şekilde 'arketip' adını verdim. Son resmi bitirip çekiç ile mırçı elimden bırakmış, kollarımı sıvayıp abdest almaya hazırlanmıştım ki kapıda Eflatun Efendi ile Aristoteles Beyler göründüler. Ellerinde bir horoz tutuyorlardı. Meğer aziz dostum Sokrates idama mahkum edilmiş ve baldıran zehri içerek intihar etmeden hemen önce karilerine bana olan horoz borcunu ödemelerini vasiyet etmiş. 'Yahu ben onun borcunu zaten affetmişim fakat mademki buraya kadar geldiniz, getirdiğiniz horozu kesip kendimize bir ziyafet çekelim. Bir de geri götürmek için zahmet etmeyiniz' dedim. Ateş yakıp iç mağarada toplandık."
İbrahim Altay, rüya ile uyanıklık arasındaki ince sınırda dolaşıyor. Okuru tarihin farklı dönemlerine götürürken mistik ve felsefi bir tonda ilerliyor. Dilde yer yer şiirsel, yer yer deneme biçimini tercih ediyor. Gerçek ile düş arasında kurduğu diyalog, okuru kendi bilinçaltına davet ediyor.