Türkiye'nin en iyi haber sitesi
TURGAY YERLİKAYA

Basın özgürlüğü ve Batı’nın çifte standardı

Olağanüstü hal ve durumlar dışında garanti altına alınan özgürlükler farklı fikir ve tartışmaların yapılması anlamında oldukça önemlidir. Bu nedenle tarihsel süreçte sınırları net biçimde çizilen ve farklı revizyonlarla tahkim edilerek günümüze kadar ulaşan uluslararası hukuk metinleri bu özgürlüklerin teminatı olarak görülürler. Öyle ki düşüncelerin dile getirilişi de bu yasal mevzuatlar içerisinde belirlenmiş ve garanti edilmiştir. İfade özgürlüğünün bir türevi olarak değerlendirilen basın özgürlüğü, birey ve grupların kendi fikirlerini özgürce dile getirebilecekleri bir bağlamı ifade etmekte ve kitlelerin enformasyon ihtiyacı açısından büyük önem arz etmektedir. Düşünce ve ifade özgürlüğü paradigması içerisinde anlam kazanan bu bağlam her şartta teminat altına alınan ve değişen koşullara göre kendini koruyan yapısal bir düzlemi de gerektirmektedir. İdeal koşullarda görev ve yükümlülüklerin yanı sıra özgürlük alanları da belirgin olan bu çerçevenin pratikte ne denli suistimal edildiği ise günümüz dünyasında oldukça önemli bir tartışmadır.

İsrail ve basın özgürlüğünde çifte standart

On yıllardır İsrail'in baskı ve terörüne maruz kalan Filistin, temel hak ve özgürlüklerin ihlali anlamında önemli örneklere sahne olmaktadır. Uluslararası hukuku hiçe sayan işgal siyasetinin yanı sıra kitlesel katliamlara kadar uzanan bu terör düzeni Filistin halkının özgürlüklerini her açıdan askıya almaktadır. Fiziksel terörün yanı sıra sembolik alanda da farklı şiddet türlerini sergileyen bu terör mantığı, son olarak basın sektörünün uluslararası temsilcilerini doğrudan hedef almıştır. Associated Press (AP), El Cezire ve Kuveyt devlet televizyonlarının da içerisinde bulunduğu binaya yönelik saldırı yapılacağını bildirerek binanın tahliye edilmesini isteyen İsrail, uluslararası hukuk ve basın özgürlüğü ihlali anlamında önemli bir skandala imza atmıştır. Filistin halkına yönelik şiddeti uluslararası kamuoyunun gündemine taşıyarak sürece ilişkin bilgilendirmeler yapan yayın organlarına yönelik bu girişim alışılmışın dışında bir basın özgürlüğü ihlaline de işaret etmektedir.

İsrail'in doğrudan uluslararası basını hedef alan bu şiddeti hiç kuşkusuz yaşanan terörü tüm boyutlarıyla dünyaya aktaran medya organlarının engellenmesini ve Filistin'de yaşananların dünya kamuoyundan saklanmasını amaçlamaktadır. Hamas'ın faaliyetlerini bu bina üzerinden yürüttüğü iddiası ile binaya müdahale ettiğini savunan İsrail meşru olmayan gerekçelerle basını susturmayı hedeflemektedir. AP Başkanı ve CEO'su Garry Pruitt'in yaptığı açıklamada: AP'nin on beş yıl boyunca bu binada çalışmalarını sürdürdüğü ve Hamas ile ilgili iddiaların da gerçeği yansıtmadığını söylemesi durumu özetlemektedir. Benzer biçimde aynı binada faaliyet gösteren El Cezire'nin yetkili isimlerinden Mostefa Souag'un İsrail'in savaş suçu işlediği, bölgedeki gazetecileri engelleyerek Filistin'e yönelik şiddetin dünya kamuoyundan gizlenmeye çalışıldığını ifade etmesi durumun vahametini göstermektedir. İsrail'in, insan hakları ihlalleri ve terör suçlarını gizlemek amacıyla yaptığı bu saldırı, basın özgürlüğü alanında çalışan bazı sivil toplum kuruluşları ve ABD Dışişleri Bakanı Blinken'ın açıklamaları ile eleştirilse de bu konuda ABD başta olmak üzere AB ülkelerinden ciddi bir tepki ortaya koyulmamıştır. Peki neden ABD gibi güçlü bir devlet, İsrail terörüne uzun yıllardır sessiz kalmakta ya da yaşanan bu terörün doğrudan destekçisi olarak görülmektedir?

İsrail lobisi ve basın özgürlüğü ihlalleri

Uluslararası ilişkilerin önemli isimlerinden John Mearsheimer ve Stephen Walt bundan on beş yıl önce kaleme aldıkları raporda, Amerikan dış politikasında yüksek maliyetlere ve ABD'nin küresel çıkarlarına rağmen nasıl İsrail yanlısı bir politika takip edildiğini analiz etmektedirler. Daha sonra geliştirilerek kitaba çevrilen bu rapor, İsrail lobisinin medya, think-tank ve sivil toplum üzerinden hem Amerikan iç kamuoyunu hem de uluslararası alanı nasıl etkilediğini çok açık örneklerle göstermektedir. Örneğin, ABD medyasında İsrail'in herhangi bir biçimde bir açık oturumun konusu haline getirilmesi, ABD'nin İsrail'e yönelik desteğinin sorgulanması anlamına geleceği endişesiyle engellenmektedir. Benzer biçimde ABD'deki televizyon ve gazetelerde İsrail karşıtı haber ve yorumların yayımlanması da önemli ölçüde engellenir. Bu nedenle az da olsa İsrail'e yönelik bir eleştiri söz konusu olduğunda lobi harekete geçerek haber ve eleştirilerin yer aldığı mecraya yönelik kamuoyu baskısı oluşturur. ABD'deki haber akışı ve kamuoyunu etkileme noktasında önemli görevler icra eden think-tanklerde de etki sahibi olan lobi, İsrail'in çıkarına aykırı her durum ve şartta kendi imkanlarını kullanmakta ve ABD'nin dış politikasına büyük zararlar vermektedir.

İsrail'in işgalci yaklaşımını eleştiren ve terör politikalarına karşı duran kişi, grup ve devletlere yönelik kullanılan en önemli araç ise antisemitizm suçlamasıdır. İsrail'in bölgede izlediği politikalara yönelik uluslararası kamuoyunda oluşabilecek eleştiri ortamının bu yolla engellenmeye çalışılması on yıllara sari baskı siyasetinin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın İsrail konusunda yaptığı açıklamaları Yahudi düşmanlığı olarak niteleyen ABD Dışişleri hiç kuşkusuz Mearsheimer ve Walt'ın yazdıkları söz konusu raporun güncel değerini göstermesi açısından da büyük önem arz etmektedir. Tarihte Yahudilerin yaşadıkları trajediyi araçsallaştıran İsrail devleti kendilerine yönelik en ufak bir eleştiriyi bile antisemitizm üzerinden geçersiz kılmaya çalışmakta ve anti-semitizmi adeta bir susturucu (great sliencer) olarak kullanmaktadır.

Özgürlüklerin teminat altına alınması anlamında önemli bir fonksiyona sahip olduğu düşünülen başta BM ve AB gibi yapılar İsrail'in her türlü özgürlüğü ortadan kaldırmasına sessiz kalmaktadır. Batı dışı toplumlarda yaşanan en küçük bir basın özgürlüğü ihlalini siyasi baskı aracı olarak kullanan uluslararası örgütler, İsrail'in bu şiddetine yeterince tepki vermek bir yana bu şiddeti devletler düzeyinde desteklemektedir. Filistin halkının maruz kaldığı bu uygulamaları haberleştirerek uluslararası kamuoyuna aktaran ve bu alanda bir çeşitlilik oluşturarak küresel alandaki bilgi asimetrisini kıran TRT ve Anadolu Ajansı gibi kurumların da İsrail şiddetine maruz kaldığı düşünüldüğünde, basın özgürlüğünün pratikte ne tür istismarlara maruz bırakıldığı açıkça görülebilmektedir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA