Hâşim bey

İstanbul Fatih'te Sarıgüzel mahallesinde doğdu. Babası Seyyid Mehmed Sâdık Ağa'dır. Sesinin güzelliğiyle dikkati çekerek sekiz yaşında iken Enderûn-ı Hümâyun'a alındı ve meşkhânede mûsiki öğrenimine başladı. Mûsikideki ilk bilgilerini burada Dellâlzâde İsmâil Efendi'den aldıktan sonra bir süre Şâkir Ağa'dan meşketti. Ardından Hamâmîzâde İsmâil Dede Efendi'nin derslerine devam ederek kendini yetiştirdi. Hazine koğuşunda çavuş mülâzımı iken 2 Haziran 1827'de çavuşluğa yükseltildi. Enderun'da bulunduğu yıllarda Beşiktaş Mevlevîhânesi şeyhi Hasan Nazif Dede'ye, daha sonra da Hâfız Baba adlı bir Bektaşî şeyhine intisap etti. Abdülmecid döneminde Muzıka-yi Hümâyun'un fasl-ı atîk heyetinde serhânende olarak görev yaptı.

1848 yılında hacca giden Hâşim Bey, ertesi yıl yalnız fasıl geceleri sarayda bulunmak şartıyla başladığı musâhiplik görevini Abdülmecid'in saltanatının sonlarına kadar sürdürdü. Abdülaziz'in tahta çıkması üzerine (1861) müezzinbaşılık göreviyle tekrar saraya döndü. Bir süre sonra saraydan ayrılan Hâşim Bey'in hayatının son yıllarının maddî sıkıntı içinde geçtiği, bunda israfa varan cömertliğinin önemli rolü olduğu söylenir. Kaynaklarda, 1865'te Üsküdar Tunusbağı'nda oturduğu sıralarda evine ekmek getiren Bağdasar Ağa'ya biriken borcunu kendisine mûsiki meşkederek ödediği, alacaklıların rahatsız edeceği endişesiyle evinin arka odalarından birinde Bolâhenk Nûri Bey'e ve diğer talebelerine alçak sesle mûsiki meşkettiği rivayet edilir. Tunusbağı'ndaki evinde vefat eden Hâşim Bey Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi. Sâzendelikle ilgisinin bilinmemesine rağmen mezar taşında "sersâzendegân-ı hâssa" ibaresinin yer alması dikkat çekicidir. Kabri, daha sonraları yapılan yol genişletme çalışmaları sırasında kaybolmuştur. Hâşim Bey on dokuz yaşında iken evlendiği ilk eşi Münîre Hanım'dan 1859'da ayrılmış, aynı yıl evlendiği Hûricinan Hanım'ın üç yıl sonra vefatı üzerine de Zehra Hanım'la hayatını birleştirmiştir.

Hâşim Bey, devrinin önde gelen mûsikişinasları arasında hânendeliğinin yanı sıra özellikle bestekâr ve mûsiki hocası olarak tanınmıştır. Bestekârlık gücünü âyin, beste, semâi, şarkı ve köçekçe formlarında seksenin üzerindeki eseriyle ortaya koyan Hâşim Bey, altmış altısı şarkı formunda olan bu eserlerinden bazılarını zamanın devlet büyüklerine methiye olarak bestelemiştir. "Mihr-i lutfundan edip baht-ı siyâhım ahz-ı nûr" mısraı ile başlayan şedd-i araban şarkısı ile, "Ni'met-i vaslın için ey gonca leb" mısraı ile başlayan bayatî-araban şarkısı onun en tanınmış eserlerindendir. Sûzinak ve şehnaz makamlarında bestelediği iki Mevlevî âyininden birincisinin notası elde olup bu âyin sadece bir defa Beşiktaş Mevlevîhânesi'nde okunabilmiş, diğer âyini ise kaybolmuştur. Ahmed Celâleddin Dede'nin anlattığına göre, Hâşim Bey'in geleneğe aykırı olarak güftesini Beşiktaş Mevlevîhânesi şeyhi Hasan Nazif Dede'nin şiirlerinden seçtiği eserinin mevlevîhânelerde okunması Konya Çelebisi Said Hemdem tarafından yasaklanmış, ayrıca Said Çelebi, böyle bir âyinin okunmasına müsaade ettiği için Beşiktaş Mevlevîhânesi şeyhi Nazif Dede'ye bir tekdirnâme göndermiştir. Yine Ahmed Celâleddin Dede'nin anlattığına göre Hâşim Bey bu iki âyinin bestelerini daha sonra Mevlânâ'nın şiirlerine uyarlamış, ancak eserlerin bu şekilleri zamanımıza ulaşmamıştır. Hâşim Bey'in bazı nefesler bestelediği söylenmekteyse de nefes bestekârları çoğunlukla adlarını gizlediklerinden bu bestelere dair herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. Diğer taraftan Hâşim Bey tarz-ı nevîn adıyla mürekkep bir makam icat etmiş ve bu makamda bir hayli eser bestelemiştir.

Hâşim Bey, aslında bir güfte mecmuası olmakla birlikte bazı nazarî bilgilerin de yer aldığı bir mûsiki mecmuası düzenlemiştir. Eserin Mecmûa-i Kârhâ ve Nakşhâ ve Şarkiyyât adıyla yapılan ilk neşri (İstanbul 1269) Sultan Abdülaziz'e sunulmuştur. Kısa bir mukaddimenin ardından eserler, klasik güfte mecmualarındaki tertip gözetilerek her makama ait "fasıl" adlı müstakil bölümler halinde kaydedilmiş ve her bölümde büyük formdan küçüğüne doğru bir sıralama yapılmıştır. Eser yazılırken Abdülbâki Nâsır Dede'nin Tedkīk u Tahkīk'inden de istifade edilmiştir. Kitabın Hâşim Bey Mecmuası adıyla anılan ikinci baskısı (İstanbul 1280) ilk neşre göre muhteva bakımından daha zengindir. Hâşim Bey bu basıma yazdığı mukaddimede, mûsikişinaslar için daha önce muhtasar bir mecmua tertip ettiğini, beş altı yıl içinde birtakım yeni şarkılar bestelendiği için yeniden bir mecmuanın tanzimiyle beraber bir edvârın da ilâvesine lüzum gördüğünü, eski mecmuada yer alan, ancak artık kullanılmayan bazı fasılları çıkarıp yerlerine yeni şarkı güftelerinden koyduğunu, yeni makamlar hakkında da gerekli açıklamanın yapılacağını söyler. Dairelerle açıklanan usul tariflerini "İlm-i Edvâra Dâir Risâle" başlığı altındaki nazariyat bilgileri takip eder. Bu bölümde, klasik edvârlarda yer alan mitolojik mûsiki bilgilerinin ardından makamların melodik seyir ve karakterleri anlatılarak bunların Batı müziği tonal sistemiyle olan benzerlikleri belirtilmiştir. Bunu, makamlar ve bunların yıldızlar ve burçlarla olan münasebetleri, mûsikinin insanlar ve hayvanlar üzerindeki etkisinden bahseden bölüm takip eder. Mecmuanın nazariyat kısmının sonunda kullanılmayan makamların kısa tariflerine yer verilmiştir. Eser, iki sayfalık makamlar fihristinin ardından güftelerin sıralandığı antoloji bölümüyle sona erer. Hâşim Bey eserin sonunda, bu mecmuaya hâşiye olmak üzere başka bir risâle daha tertip etmekte olduğunu söylüyorsa da böyle bir esere henüz rastlanmadığı gibi kaynaklarda bunun yazıldığına dair bilgi de bulunmamaktadır.

Bahçeciliğe ve çiçekçiliğe karşı özel bir merakı olan ve bazı şiirler de kaleme alan Hâşim Bey pek çok talebe yetiştirmiştir. Bunlar arasında Hacı Fâik Bey, Hacı Ârif Bey, Ekmekçi Bağdasar Ağa, Bolâhenk Nûri Bey, Üsküdarlı Neyzen Sâlim Bey ve Karantinacı İsmâil Bey en meşhurlarıdır. Hâşim Bey'in kardeşi Besim Bey de mûsikiyle meşgul olmuştur.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN