Kādî Mîr Meybüdî kimdir ?

İran'ın Yezd eyaletine bağlı Meybüd kasabasında doğdu. Bazı kaynaklarda Kemâleddin Emîr Hüseyin Yezdî, bazılarında ise Emîr Hüseyin Mîr b. Muînüddin Meybüdî (Meybodî) şeklinde zikredilir ve kısaca Kādî Mîr diye anılır. Şîraz'da Celâleddin ed-Devvânî'nin derslerine devam etti ve onun aracılığıyla Akkoyunlu prenslerinden Yâkub Bey ile tanıştı; bu zatın hükümdarlığı döneminde Yezd şehri kadılığına tayin edildi (Sâm Mirza, vr. 50b).

Hayatı hakkında fazla bilgi bulunmayan Meybüdî mektuplarından anlaşıldığına göre Sünnî bir âlim olup kırk yılı aşkın bir süre İran'da çeşitli medreselerde ders okutmuş, altı yıldan fazla bir süre de Yezd kadılığında bulunmuştur. Daha sonra felsefî görüşleri ve kadılığı süresince şer'î kurallardan hiç tâviz vermeyen tutumu sebebiyle çeşitli ithamlara mâruz kalmış ve bilinmeyen bir tarihte bu görevinden ayrılarak eserlerini kaleme almaya başlamıştır (Münşeʾât-ı Meybüdî, s. 157-163).

1503 yılında Safevî hânedanının kurucusu Şah İsmâil, Akkoyunlu Hükümdarı Murad Bey'i Hemedan yakınlarında yenerek Şîraz ve Kâzerûn'a kadar olan bölgeyi hâkimiyeti altına alınca çoğunluğu Sünnî olan âlimleri huzuruna çağırtıp Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman'a hakaret etmelerini istemiş, Şemseddin Huferî adlı bir kişi dışında hiçbiri Şah İsmâil'in bu arzusunu yerine getirmemiş ve bu sebeple öldürülmüşlerdir. Meybüdî'nin de bunlar arasında bulunduğu sanılmaktadır (Safâ, V, 160; Browne, IV, 57). Serkîs (Muʿcem, II, 1486) ve Brockelmann (GAL, II, 272) vefat tarihini 904 (1498) olarak kaydetmişlerse de Hasan-ı Rûmlû onun ölümünü 909 yılı olayları arasında zikretmiştir (Aḥsenü't-tevârîḫ, s. 82).

Eserlerinden anlaşıldığı kadarıyla Kādî Mîr kelâm, felsefe, mantık, gramer, geometri ve astronomi gibi aklî ilimlerle ilgilenmiş, ayrıca "Mantıkī" mahlasıyla şiirler yazmıştır. Münşeʾât adı altında topladığı mektupları onun Arap ve Fars edebiyatında usta olduğunu göstermektedir. Fikrî ve felsefî konularda hocası Celâleddin ed-Devvânî'nin izinden giden Meybüdî'nin o dönemde çok revaçta olduğu bilinen İbn Sînâ, Şehâbeddin es-Sühreverdî el-Maktûl ve Muhyiddin İbnü'l-Arabî felsefesinin sentezinden oluşan yeni bir işrak anlayışını geliştirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Bu anlayış, Sadreddîn-i Şîrâzî ile birlikte Şiî renge bürünerek Safevî İran'ın hikmet ve irfanını şekillendirecektir.

Kādî Mîr aklî ilimlere tutkun, duygulu, şair ve edip bir kişiliğe sahiptir. Mektuplarından elde edilen bazı ipuçlarına göre çok yufka yürekli olan Meybüdî, kadılık hayatı boyunca dövme ve hapis cezası vermeye pek istekli olmadığı gibi el kesme ve ölüm cezasını uygulama durumunda da kalmamıştır. Bizzat kendisi, böyle bir durumla karşılaşması halinde bunu uygulayabileceğinden endişe ettiğini belirtmektedir. Aklî ve naklî ilimlerde pek çok araştırma ve incelemelerinin bulunduğunu, ancak kadılık görevi sebebiyle bunları kaleme alacak vakit bulamadığını, bundan dolayı farz-ı kifâye olduğuna inandığı kadılık görevinden ayrılmak istediğini belirtmektedir (Münşeʾât-ı Meybüdî, s. 157-163).

Devrindeki âlimler ve öğrencilerle kadılardan ve vakıf mütevellîlerinden şikâyet eden Meybüdî'ye göre selef-i sâlihîn ictihad derecesine varacak şekilde çalışıp çabalamışlardır. Onların ictihadları ortadadır. Fakat daha sonraları ulemâ taklidle yetinmiş, aralarından müctehid çıkmadığı gibi uzun zamandır ne bir müfessir ne muhaddis ne de fakih yetişmiştir. Bu sebeple medreselerde öğrenim son derece yetersizdir. Medrese öğrencileri ilimle uğraşmamakta, gereksiz şeyler peşinde koşmaktadır. Dinî ilimler terkedilmiş, aklî ilimler de ülkeden kovulmuştur. Filozofların sözleri tahrif edilmiş, kimse hikmetten anlamaz olmuştur. Bu yüzden İslâm ülkeleri büyük bir fikrî durgunluğun içine düşmüştür (a.g.e., s. 171).

Kādî Mîr, ömrünün kırk yılını ilim öğrenmek ve öğretmekle geçirdiğini, ancak bazı kişilerin İbn Sînâ gibi kendisini de tekfir ettiklerini, Allah'a heyûlâ dediği yolunda iftirada bulunduklarını söylemektedir. Bu iddianın çok saçma olduğunu, heyûlânın varlığın en alt basamağında yer aldığı konusunda âlimlerin ittifak ettiğini, özellikle İbn Sînâ'nın konuya ilişkin açıklamalar yaptığını, kendisinin ise heyûlânın varlığını dahi kabul etmediğini, eserlerinin de bunun kanıtı olduğunu bildirmektedir (a.g.e., s. 134-135).

Meybüdî'nin eserleri ve fikirleri ana hatlarıyla, Moğol istilâsından sonra gerçekleşen ve günümüze kadar İslâm dünyasının büyük bir bölümünün aklî yapısının şekillenmesinde etkili olan İbn Sînâ, Gazzâlî, Sühreverdî, Muhyiddin İbnü'l-Arabî ve Fahreddin er-Râzî sentezinin derli toplu bir özeti niteliğindedir. Eserlerinin fazlaca itibar görmesinde bunun büyük çapta etkisi vardır.

Eserleri. 1. Şerḥu Hidâyeti'l-ḥikme. Ḳāḍî Mîr diye bilinen eser, Esîrüddin el-Ebherî (ö. 663/1265 [?]) tarafından kaleme alınmış olup son zamanlara kadar İran ve Hint alt kıtası ile Osmanlı medreselerinde felsefe ve aklî bilimler konusunda ders kitabı olarak okutulan Hidâyetü'l-ḥikme'nin şerhidir. Hidâyetü'l-ḥikme, İbn Sînâ'nın ʿUyûnü'l-ḥikme'si model alınarak yazılmış ve İbn Sînâ-Sühreverdî düşüncesinin Fahreddin er-Râzî tarafından gerçekleştirilmiş olan Sünnî sentezinin el kitabı haline gelmiştir. Moğol istilâsından sonra oluşturulup yaygınlaştırılmaya çalışılan bu yeni modelin mantıkla ilgili kısmını Ebherî, Îsâġūcî adıyla meşhur olan er-Risâletü'l-Es̱îriyye fi'l-manṭıḳ adlı kitabında ortaya koymuş, eser medreselerde günümüze kadar okutulagelmiştir. Aynı felsefî sentezin tabîiyyât, hendesiyyât ve ilâhiyyât bölümleri ise Hidâyetü'l-ḥikme'de ele alınmıştır. Bu kitap İbn Sînâ'nın eş-Şifâʾ, en-Necât, el-İşârât ve Fahreddin er-Râzî'nin el-Mebâḥis̱ü'l-meşriḳıyye, el-Meṭâlibü'l-ʿâliye adlı eserlerinin özeti niteliğindedir. Şerḥu Hidâyeti'l-ḥikme âlimlerin büyük ilgisine mazhar olmuş, üzerine pek çok hâşiye yazılmıştır. Bunlar arasında Mevlânâzâde Ahmed b. Mahmûd el-Herevî, Nizâmeddin Osman el-Hatâî, Muhammed Muslihuddîn-i Lârî, Sadreddîn-i Şîrâzî, Hocazâde Muslihuddin Efendi, Lutfullah b. İlyâs er-Rûmî, Pîr Muhammed b. Alâeddin Ali el-Fenârî, Nasrullah b. Muhammed el-Halhâlî (Kanpûr 1880), Fahreddin el-Esterâbâdî (Leknev 1873), Muhammed b. el-Hâc Humeyd el-Kefevî (İstanbul 1265; Kahire 1309), Aynülkudât Haydarâbâdî (Leknev 1335), İsmâil Gelenbevî (İstanbul 1270) ve İngiliz Kerim Efendi'ye ait olanlar sayılabilir (Keşfü'ẓ-ẓunûn, II, 2029; GAL Suppl., I, 840). Eser, Akkirmânî (ö. 1174/1760) tarafından bazı ilâvelerle birlikte İklîlü't-terâcim adıyla Türkçe'ye tercüme edilmiştir (İstanbul 1266, 1316, 1319). Akkirmânî ve eseri hakkında yüksek lisans tezi hazırlayan Ömer Faruk Altıparmak bu tercümeyi Latin harflerine çevirmiştir (Muhammed İbn Mustafâ Akkirmânî ve Eseri İklîlü't-Terâcim, 1993, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü). 1638'de A'rec Mustafa Efendi'den Ḳāḍî Mîr'i okuduğunu bildiren Kâtib Çelebi (Mîzânü'l-hak, s. 116), Ebherî'nin aklî ilimlere bir giriş ve mukaddime mahiyetinde olan eserini İbn Sînâ'nın eş-Şifâʾ, en-Necât, el-İşârât ve ʿUyûnü'l-ḥikme gibi kitaplarından derlediğini belirtmekte ve kendi devrindeki âlimlerin çoğunun aklî ilimlerde Ḳāḍî Mîr'in ötesinde herhangi bir bilgiye sahip bulunmadıklarını kaydetmektedir (Keşfü'ẓ-ẓunûn, I, 684). Osmanlı âlimlerinden Abdullah Ahıskavî'nin 1803 yılında Kars'ta İsmâil Berküşâdî'den bu eseri okuduğu kaynaklarda zikredildiği gibi (Revâmizü'l-aʿyân, vr. 642a) Ahmed Cevdet Paşa'nın Hendesehâne hocası Miralay Nûri Bey'e Ḳāḍî Mîr okuttuğu da kaydedilmektedir. Şerḥu Hidâyeti'l-ḥikme birçok defa basılmıştır (İstanbul 1263, 1321; Leknev 1281, 1309, 1325; Hindistan 1268, 1288). 2. Şerḥu (Ḥâşiye ʿale)'ş-Şemsiyye. Meybüdî'nin Ali b. Ömer el-Kâtibî'nin (ö. 675/1277) kaleme aldığı, yakın zamanlara kadar medreselerde ders kitabı olarak okutulan mantıkla ilgili eş-Şemsiyye adlı eserine yazdığı bu şerhin de değişik baskıları vardır (İstanbul 1289, 1327). Meybüdî eserin önsözünde kitabın yaygın olduğunu, birçok kişinin ona şerh ve hâşiye yazdığını, ancak bunların yorumlarının farklı olması yüzünden çelişkilerin ortaya çıktığını ve uzayıp giden tartışmaların öğrencilerin söz konusu kitaptan yeterince yararlanmalarını önlediğini, bu sebeple bazı kimselerin ısrarı üzerine esere derli toplu bir şerh yazmaya koyulduğunu belirtmekte (Şerḥu'ş-Şemsiyye, s. 2-3), kendisinden önce aynı kitabı şerhetmiş olan Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Kutbüddin er-Râzî gibi âlimlerin görüşlerinden de faydalandığını ifade etmektedir. 3. Münşeʾât. Seksen adet mektuptan oluşan eserde müellifin hayatı, fikirleri ve yaşadığı dönemin olayları hakkında bazı önemli ipuçları bulunduğu gibi onun Arap ve Fars edebiyatına vâkıf, üslûp sahibi bir yazar olduğu da gözlenmektedir. 4. Şerḥ-i Dîvân-ı ʿAlî İbn Ebî Ṭâlib. Bazı kaynaklarda Şerḥu Nehci'l-belâġa olarak da kaydedilen eser Hz. Ali'ye izâfe edilen şiirleri açıklamaktadır. Sonundaki nottan Safer 890'da (Şubat 1485) tamamlandığı anlaşılmaktadır (Münşeʾât-ı Meybüdî, neşredenin girişi, s. 21). 5. Şerḥu'l-Kâfiye. Merḍa'r-ridâ adıyla da anılan eser, İbnü'l-Hâcib'in medreselerde okutulan gramere dair el-Kâfiye'sinin şerhidir. 6. Ḥâşiye ʿale'ṭ-Ṭavâliʿ. Kādî Beyzâvî'nin kelâma dair Ṭavâliʿu'l-envâr adlı eserinin hâşiyesidir. 7. Câm-ı Gîtînümâ. Farsça yazılan bu risâlede özellikle kelâm, felsefe ve tasavvuf konuları ele alınmakta ve bu alanlar arasında bağlantı kurulmaya çalışılmaktadır (Paris 1641, Latince tercümesiyle birlikte). 8. Şerḥu Ḥikmeti'l-ʿayn. Ali b. Ömer el-Kâtibî'nin uzun asırlar medreselerde okutulan Ḥikmetü'l-ʿayn adlı felsefî eserinin şerhidir. Bunların dışında kaynaklarda Kādî Mîr'in Muʿammeyât adlı bir eserinden söz edilmekte, ayrıca kendisi Ebû İshak et-Tebrîzî'ye mektubunda (Münşeʾât-ı Meybüdî, s. 72) Mevlânâ Muhammed en-Nahcuvânî'nin Öḳlîdis'ine bir şerh yazmakta olduğunu bildirmektedir.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN