Ev

Değişik Türk lehçelerinde ev, iv, üw, öy, üy, eb, ep ve öm gibi şekillerde görülen kelimenin sözlük anlamı "barınak, çadır" olup bazı lehçelerde "kadın" ve "aile" mânalarına da gelir (Clauson, s. 3-4; Räsänen, s. 34). Anadolu'nun bazı yörelerinde "ev" anlamında kullanılan dünek/tünek kelimesi ise tüne-mek (gecelemek) fiilinden türemiştir. Buna benzer bir ilişki Arapça'daki bâte (gecelemek) fiiliyle beyt (ev) kelimesi arasında görülür; bâte Türkçe'de olduğu gibi "evlenmek, yuva kurmak" anlamını da taşımaktadır (geniş bilgi için bk. Lane, I, 279-281). Arapça'da dâr ve mesken kelimeleri de "ev" mânasında kullanılır. Ev ismi bir mimari yapıdan çok içinde insan, aile, hatta hayvan barındıran mekânı ifade eder; bu basit bir çerge olabileceği gibi bir saray da olabilir. Kur'an'daki, "Allah hayvanların derilerinden sizin için evler (büyût) yaptı" âyetinde (en-Nahl 16/80) deri çadırlar ev olarak nitelendirilmiştir. Ahd-i Atîk'in bazı yerlerinde de çadırın ev (yuva) anlamında kullanıldığı görülmektedir (I. Krallar, 8/66, 12/16; İşaya, 38/13). Eski Türkler'de ise ev denilince hemen daima çadır anlaşılır.

Kitâb-ı Mukaddes'e göre yerleşik hayat göçebelikten öncedir. Kâbil'in, oğlu Hanok adına bir şehir kurmasından birkaç nesil sonra gelen Yabal, çadır evinde oturanların ve sürü sahiplerinin ilki olarak zikredilir (Tekvîn, 4/17-20). İbn Haldûn ise göçebeliğin köy kurma döneminden önce olduğu görüşündedir (Mukaddime [Uludağ], I, 419). Eski Ahid'de genellikle çadır evlerden söz edilmekle birlikte birçok yerde de şehir ve binalarla bunların yapımında kullanılan malzemeye yer verilir. Meselâ Bâbil Kulesi'nin inşasında iyice pişirilmiş kerpiçlerle ziftli harçtan faydalanılmıştır (Tekvîn, 11/3-9). Hz. Ya'kūb kendisi için bir ev bina ettirmiş ve ağıllar yaptırmıştır -bu bakımdan oturduğu şehre "ağıllar" anlamına gelen Sukkot denilir- (Tekvîn, 32/17). İsrâiloğulları Mısır'da bulundukları sürece dam evlerde oturmuşlardır. "Fısh" ile ilgili pasajlarda kurban kanının serpileceği yerler anlatılırken kapının eşik ve sövesi de sayılır (Çıkış, 12/21-24). Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Mûsâ ve kardeşi Hârûn'a, Mısır'da İsrâiloğulları için içerisinde ibadet edebilecekleri evler yapmalarının vahyedildiği belirtilmektedir (Yûnus 10/87). İsrâiloğulları Ken'an diyarını ele geçirip yerleşik düzene girince daha mükemmel evler inşa etmişlerdir. Tevrat'ta cüzzamdan korunmak için yapılacak tâdilât dolayısıyla bu evlerden bahsedilir (Levililer, 14/33-47). Kendisine, daha sonra kimseye nasip olmayacak bir saltanat vermesi için Allah'a dua eden Hz. Süleyman'ın (Sâd 38/35) Kudüs'te yaptırdığı saray şüphesiz bu evlerin en mükemmeli idi. Eski Ahid'de bu yapıya ilişkin birçok ayrıntı bulunmaktadır. Kur'an da Sebe melikesinin gelişiyle ilgili bilgi verirken Belkıs'ın, âyette adı "sarh" olarak geçen bu sarayın fevkalâde parlak döşemesini su sanarak eteğini yukarı çektiğini belirtir (en-Neml 27/44); bu kısa bilgi dahi sarayın ihtişamını göstermeye yeterlidir. Kitâb-ı Mukaddes'te yer alan on emirde bir madde evle ilgilidir ve komşunun evine tamah etmenin haram olduğunu bildirir (Çıkış, 20/17).

Evleri Allah'ın insanlara bağışladığı birer huzur bulma ve dinlenme yeri olarak tanımlayan Kur'ân-ı Kerîm'de (en-Nahl 16/80) geçmiş kavimler anlatılırken yahut Câhiliye çağına ait bazı yanlış inançlar düzeltilirken veya istîzan (evlere girerken izin isteme) gibi bir hüküm ortaya konulurken evden söz edilir. İnkârları sebebiyle helâk olan bazı geçmiş kavimlerin daha güzel imar faaliyetinde bulundukları belirtilir (er-Rûm 30/9) ve onların evleri hakkında bilgi verilir. Meselâ Âd ve onun mirasçısı Semûd kavminin mensupları kayalara ustaca oyulmuş evlerde otururlardı (el-A'râf 7/74; el-Hicr 15/82; eş-Şuarâ 26/149); Sebeliler'in evleri ise iki tarafı bahçeli yapılmıştı (Sebe' 34/15). Helâk edilen nice şehirde evlerin damlarının çöküp bunun üstüne duvarlarının yıkıldığı ve yüksek sarayların boş kaldığı hatırlatılarak bu harabelerden ibret alınması istenir (el-Hac 22/45-46).

Evlerin planları ve yapı üslûbu üzerinde ihtiyaçlar, coğrafya ve iklim şartları ile mevcut malzemenin büyük etkisi vardır. Eski Mezopotamya ve civarında yer yer taş, tuğla ve kerpiç kullanılarak yapılan evlerin yanında özellikle bataklık kesimlerde kamış türü bitkilerden inşa edilmiş kulübelere rastlanır; tasvirî arkeolojik buluntular gibi halen Iraklılar'ın uygulamaları da bunu göstermektedir. Bölgedeki ilk müslüman şehirleri olan Basra ve Kûfe de başlangıçta sazdan yapılmış birer askerî garnizondu. Müslümanlar sefere çıkacakları zaman evleri sökerek kamışları demetler halinde bağlar, savaştan döndüklerinde de tekrar kurarlardı. Yemen gibi sağlam taş malzemenin bulunduğu yörelerde ise yüksek binalar yapılabilmiştir. Tarihin ilk gökdeleni olarak tanımlanan Gumdân adındaki ünlü binanın (Hitti, I, 90) gölgesi güneş doğduktan bir müddet sonra 3 mil kadar uzayabiliyordu. En az on kattan oluşan bina granit porfir ve mermerden yapılmıştı. Dört duvarı farklı renkte mermerlerle kaplanmış ve tavanı, üstünde uçan kuşun cinsi farkedilecek kadar şeffaf mermerle örtülmüştü. Köşelerine yerleştirilen bronz aslan heykelleri ise rüzgâr estikçe kükreme sesi çıkaracak şekilde yapılmıştı (Yâkūt, IV, 210-211; Kazvînî, s. 52; San'ânî, s. 20-21). Gumdân hakkındaki bilgiler efsanevî özellikler taşırsa da kaleler ülkesi olarak tanınan Yemen'de malzeme bolluğu sebebiyle devâsâ binaların yapıldığı bir gerçektir (aş.bk.). Ünlü Ümmü Zer' hadisinde, Yemen'den geldikleri söylenen kadınlardan birinin kocasından söz ederken "zevcî refîu'l-imâd" diyerek evlerinin yüksek direkli ve kocasının eşraftan olduğunu ima ettiği görülür. Ümmü Zer' ayrıca kayın validesinin evinin genişliğini ve ambarlarının büyüklüğünü dile getirir (Süyûtî, Tefsîru ḥadîs̱i Ümmi Ẕerʿ, s. 96-97). Kur'an'da düşmana karşı birlikte savaşan mücahidler kurşunla kenetlenmiş yapılara benzetilir ki (es-Saf 61/4) bununla muhtemelen Güney Arabistan'da uygulanan bir yapı tekniğine işaret edilmiştir.

Göçebe toplumların evleri yukarıda belirtildiği gibi çeşitli malzemelerden yapılan çadırlardır. Türkler, öküzler tarafından çekilen arabalar üzerine de kurulabilen yuvarlak çadırlarıyla (topak ev) iftihar etmişler, onu kerpiçten yapılan Çin evlerinden daha üstün görmüşlerdir (Ögel, VII, 6). Türkler'in keçeden yaptıkları bu çadırlar kubbe mimarisinin ilham kaynağıdır (bk. ÇADIR). Halen Afganistan'da basık, Anadolu'nun Harran yöresinde sivri olarak yapılan kubbeli evler topak evin birer kopyasıdır. Türkler yerleşik hayata geçtikten sonra kerpiçten ve "pışığ kerpiç" (pişmiş kerpiç) dedikleri tuğladan (Dîvânü'l-lugāti't-Türk Tercümesi, I, 373, 455) evler yapmışlardır. Dîvânü lugāti't-Türk'te geçen "sunu" (kiriş), "oğulmuk" (direk), "eşiklik yığaç" (eşik ağacı, eşik), "kapığ yangakı" (kapı yanağı, söve), "tarus" (çatı), "örtmen" (dam), "eğme" (evin kemeri) ve "uyuğluğ ev" ("kemerli ev", a.g.e., III, 50) gibi kelimeler Türkler'in yapı kültürü hakkında bazı ipuçları vermektedir. Aynı eser bize eski Türk evinde müstakil bir mutfağın, bir yatak ve bir oturma odasının yer aldığını göstermektedir. Yatak odalarında yüklük ("yüdrük") ve mutfaklarda kap kacak koymak için raflar ("serü") bulunuyordu. Evin ayrıca yaz aylarında kullanılmak üzere buz konulan bir buzluk ile ("obruk") odunluk ("otungluk", a.g.e., I, 162) ve çardağı ("kalıma", a.g.e., III, 174) vardı. Odaların duvarları bir süs ve ısı yalıtımı unsuru olarak halılarla kaplanırdı. Duvarların halı veya kumaşla kaplanmasını hoş görmeyen bazı hadislerden bu âdetin Araplar arasında da yaşadığı anlaşılmaktadır. Dîvânü lugāti't-Türk'te ayrıca "bark" ile (ev eşyası) ilgili pek çok bilgi bulunmaktadır.

Araplar'ın evleri ikiye ayrılmaktadır: Taşınmaz, yapı tarzındaki evler (el-mebâni'l-mebniyye) ve taşınabilen, çadır tarzındaki evler (el-büyûtü'l-müntekale). Araplar kendilerini oturdukları bu evlerin yapı malzemesine göre de sınıflandırmışlardır. Çadırda oturanlara genellikle çadırları deve tüyünden olduğu için "ehl-i veber", binalarda oturanlara ise evleri daha çok taş ve kerpiçten yapıldığı için "ehl-i hacer" veya "ehl-i meder" adı verilmişti; yerleşik olanlar tarımla uğraştıklarından bunlara "ehl-i hazar" da denilirdi. Araplar'ın çoğunluğunun göçebe hayatı yaşaması sebebiyle onlara genellikle çadır türlerinin izâfe edildiği görülür. İbnü'l-Kelbî'nin altı çeşit olarak saydığı Arap evlerinden sadece taştan bina edilen "ukne" ile ahşaptan yapılan "hayme" yerleşik ev tipleridir; diğerleri farklı malzemeden yapılmış çadırlardır (Lisânü'l-ʿArab, "eḳn" md.). Halbuki Araplar taşın yanında kerpici ve kamış gibi bitkileri de kullanmışlardır. Kerpiçten yapılan evlere "kubbe", ahşap ve kamıştan yapılanlara duvarlarındaki delikler sebebiyle "hus" veya tavan kısmının kavisli olmasından dolayı "ezec" diyorlardı. Bunlar daha çok fakir kesimin oturduğu evlerdi; ancak havadar olmaları sebebiyle hali vakti yerinde bazı kişilerce de tercih edilmişlerdir. Üseyd b. Ankā el-Fezârî bir beytinde, الخص فيه تقر أعيننا خير من الآجر والكمد "İçinde mutlu olduğumuz kamış evimiz tuğla evden ve onun kasvetinden daha iyidir" (a.g.e., "ḫṣṣ" md.) diyerek bunu anlatır. Ebû Dâvûd'un bir rivayetinden Hz. Peygamber döneminde Medine'de bu tür evlerin bulunduğu anlaşılmaktadır ("Edeb", 169). Ebû Mansûr es-Seâlibî Araplar'ın evlerini yapıldıkları maddelere göre şu isimlerle tasnif etmiştir: Koyun yününden "hıbâ", deve tüyünden "bicâd", kıldan "füstâd", pamuktan "sürâdık", kurutulmuş deriden "kaş'", tabaklanmış deriden "tırâf", ağaç kabuğundan "hazîra", ahşaptan "hayme", taştan "ukne", kerpiçten "kubbe", çamurdan "sütre" (Fıḳhü'l-luġa, s. 303). Kubbe kelimesi çadır mânasına da kullanılmıştır. Araplar kurdukları bir tür çadıra topak evden mülhem olarak "kubbe Türkiyye" diyorlardı ki bu ifade hadis kaynaklarında da geçmektedir (Müsned, IV, 348; Buhârî, "Ḥac", 64; Müslim, "Ṣıyâm", 215; İbn Mâce, "Ṣıyâm", 62). İbn Haldûn, daha çok vahşi bir hayat süren bedevîlerin ancak ocak taşı yapmak amacıyla taşa ihtiyaç duyduklarını, bunu temin için de bina ve konakları yıktıklarını, aynı şekilde sadece çadır kurmak ve barındıkları yerleri sağlamlaştırmak amacıyla ağaca ihtiyaç duyduklarını ve bunun için de konakların dahi tavanlarını söktüklerini, bundan dolayı onların yaratılışlarının umranın temelini teşkil eden binaya aykırı olduğunu söyler (Mukaddime [Uludağ], I, 470). Tuğla (âcur) kullanımı Araplar'da yaygın değildir; üretim maliyetinin yüksekliği sebebiyle tercih edilmemiş olmalıdır. Bu kelime kaynaklarda, müslümanların fütuhat sonrası zenginleştikleri dönemde giriştikleri Mescid-i Nebevî'nin yenilenmesi gibi imar faaliyetleri dolayısıyla geçmektedir.

Hz. Peygamber Medine'ye geldiğinde burada daha çok yahudilerin oturduğu taştan üç katlı evler vardı. Kale olarak kullanılabilecek büyüklükteki bu evlere "ütum" (أطم), "ücum" veya "kubâb" adı veriliyordu. Bazıları çok uzaklardan görülebilecek yükseklikte olan bu evlerden her birinin bir adı vardı ve meselâ temeli ve alt katı siyah bazalttan, diğer katları "nabara" adı verilen beyaz taştan yapılmış Uheyha b. Cülâh'ın evine "ütmu'd-dıhyân" deniliyordu. Ütumlar mutlaka dört köşe ve taştan olur, teras şeklindeki üçüncü katın etrafında bir adam boyu kadar yükseklikte mazgallı korkuluk duvarları bulunur ve sıcak gecelerde burada yatılırdı; alt kat hayvan ahırı ve malzeme deposu olarak kullanılır, orta katta ise oturulurdu. Resûl-i Ekrem'in Medine'ye gelişi bu binalardan gözlenmiş ve ilk ezan da böyle bir evin üzerinden okunmuştur. Hz. Peygamber'in ütumları şehrin süsleri gibi gördüğü ve yıkılmamalarını istediği rivayet edilir (İbn Hacer, Fetḥu'l-bârî, IV, 454). Resûl-i Ekrem güzel yapılan işleri severdi; bina yapımı konusunda da ashaptan Kays b. Talk el-Hanefî'nin taş ustalığını takdir etmiştir (Huzâî, s. 735). Fetihlerle zenginleşen müslümanlar Hulefâ-yi Râşidîn döneminde özellikle Hz. Osman zamanında güzel evler yaptırmışlardır. Kaynaklar Ebû Süfyân'ın Medine'deki evini, "Binanın yüksekliği göklere uzanıyordu" şeklinde tanımlamaktadır (İbn Şebbe, I, 256). Yüksek binaları sünnete aykırı gören Ebû Zer el-Gıfârî'nin bu yüzden Medine'de oturmak istemediği bilinmektedir (Ömer Rıza, VII, 26).

Son zamanlarda yapılan arkeolojik kazılar eski Arap evlerinin planları hakkında bazı bilgiler vermektedir. Özellikle Arap arkeologlarının büyük ilgi gösterdikleri Fav şehrinde evlerin bitişik düzende, sıcak iklim şartlarına uygun biçimde kalın duvarlı, çok odalı ve ticarî malların saklanabileceği nitelikte serin mahzenli olarak yapıldıkları dikkat çekmektedir. Cevâd Ali, Câhiliye devrinde Mekke zenginlerinden Abdullah b. Cüd'ân gibi altın ve gümüş kaplarda mahallî yemeklerden ayrı değişik yemekler yiyen ve bunun için Irak'tan özel aşçılar getirten birine ait evin misafirler, köle ve câriyeler, şarkı söyleyen kayneler, diğer hizmetçiler ve hayvanlar için gereken mekânlar da düşünüldüğünde ne kadar büyük olacağına işaret etmektedir (el-Mufaṣṣal, V, 23). İlk müslümanların gizlice toplanıp bir okul ve bir mescid gibi kullandıkları Erkam'ın evinin de yeterince büyük olduğu tahmin edilebilir.

Hz. Peygamber'in Medine'deki evi, Mescid-i Nebevî'nin doğu duvarı boyunca sıralanmış 10 × 7 zirâ (yaklaşık 5 × 3,5 m.) ebadında dokuz hücreden ibaretti. Temeli taş, duvarları kerpiçten olan ve tavanları elle dokunulabilecek yükseklikte bulunan bu odalar, servi ağacından dikmelere tutturulmuş bir perdeyle ikiye ayrılmıştı. Mâriye'nin Medine'nin Avâlî denilen doğu kısmındaki evi ise kare planlı, iki katlı ve bahçeli idi. Resûl-i Ekrem'in yaz aylarını geçirdiği bu evin alt katı bir duvarla ikiye bölünmüş ve üzerine kalın mertekler yerleştirilmişti; zarif bir merdivenle iki oda ve bir gölgelikten meydana gelen üst katına çıkılıyordu (Makkarî, II, 150-151; Abdülhay el-Kettânî, II, 84). Medine'de o dönemde iki katlı evlerin sayısı nisbeten fazla olmalıdır; Hz. Peygamber'in misafir kaldığı Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin evi de iki katlı idi. Hicaz bölgesindeki bu tür evlerin üst katlarının tabanı, mertek olarak kullanılan uzun hurma gövdelerinin üzerine ahşap döşeyip aralarına "izhir" denilen ot (Mekke ayrığı) tıkıştırıldıktan sonra üstü topraklanarak yapılırdı. Bundan dolayı Mekke'nin hürmetiyle ilgili bazı hadislerden, izhirin koparılması yasaklanmış bitkilerden sayılmamasının istendiği ve Hz. Peygamber'in de bunu kabul ettiği anlaşılmaktadır (İbnü'l-Esîr, en-Nihâye, I, 33).

Resûl-i Ekrem geniş evi dünyada insanı mutlu eden (Müsned, III, 407-408; Hâkim, II, 144, 162), kötü evi de mutsuz eden (Müsned, I, 168) üç şeyden biri olarak sayar. Müslümanlar zenginleştikçe geniş ve güzel evler yaptırmışlardır. İhtiyaca göre bu evlerin büyüklükleri değişmekle birlikte anne baba, çocuklar ve misafirler için en az üç oda (cümbüze) ideal kabul edilmiştir. Ashaptan imkânı olanlar bu tarzda evler inşa etmişlerdir. Meselâ Abdurrahman b. Avf'ın Mescid-i Nebevî yanındaki evi üç cümbüzeden oluşuyordu (İbn Şebbe, I, 232). Hz. Ömer, portatif saz evden taştan yapılmış evlere geçişte kendisine danışan Kûfeliler'e, "Taştan evler yapın. Fakat kimseye üç odadan fazlasına ruhsat verilmesin ve binaları da yüksek yapmayın. Sünnetten ayrılmazsanız iki cihan mutluluğu sizin olur" diye cevap göndermiş ve sünnete uygun evi "israfa yaklaştırmayacak, itidalden uzaklaştırmayacak kadar" şeklinde izah etmiştir (İbn Haldûn, II, 260). Gereksiz yapılan binanın sahibine vebal olduğunu belirten hadis gibi (Ebû Dâvûd, "Edeb", 169) özellikle zühd kitaplarında yer alan binaya dair bazı hadisler müslümanların bu konuda lükse kaçmalarını engellemiştir. Fakat refah seviyesi yükselince bu tür hadisleri rivayet edenlerden Enes b. Mâlik dahi büyük bir köşkte oturmuştur. Hz. Peygamber'in yüksek ev yapımını hoş görmeyen hadisleri israf, tefâhür ve başkalarının gizli taraflarına muttali olma sebeplerine bağlanmıştır; ancak hadislerin yorumunda, günümüz psikologlarının ortaya koyduğu yüksek binaların insanın ruhsal yapısı üzerindeki olumsuz etkilerinin de gözden uzak tutulmaması gerekir.

Evlerin süslenmesi ve döşenmesinde de İslâmî prensiplerin etkili olduğu muhakkaktır. İç dekorasyonda sadelik esas alınmıştır. Hz. Peygamber'in evindeki dokuz oda da son derece basit ve sade eşya ile döşenmişti; bunlar genelde bir sedir, bir yaygı ve bazı kap kacaktan ibaretti. Resûl-i Ekrem, namaz kılarken üzerinde insanın dikkatini çeken resimler bulunan bir perdenin asılmasını hoş görmemişti. Müslümanlar maddî imkânlara kavuşunca evlerini süslemeye başlamışlar, fakat Hz. Peygamber'in resimle ilgili hadislerini göz önünde tutarak tezyinatta daha çok sembolik figür ve geometrik motiflere yer verip özellikle yabancı kültürlere ait resim ve sembollerden kaçınmışlardır.

J. Schacht, "İslâm dini mimari bir kimliği ne arzu ne de talep etmiştir" demektedir (The Legacy of Islam, s. 248). Medeniyetlerde kültürün en önemli tezahürlerinden birini teşkil eden barınma konusunda müslümanların kendilerine has bir tarzının olmadığını söylemek haksızlıktır. İslâm'da özellikle sivil mimari üslûplarının şekillenmesinde şeriat hükümlerinin ortaya koyduğu hayat tarzının etkisi inkâr edilemez. Nâmahrem erkek ve kadınların birlikte oturmamaları, bulûğ çağına gelen çocukların yatak odalarının ayrılması, komşuların evinin havasını kesecek şekilde yüksek bina yapılmaması, israftan kaçınma, temizlik vb. ilkeler, Müslümanlığı kabul eden toplumların zevk ve sanat anlayışları, sahip oldukları kültür mirası, coğrafî şartlar ve maddî imkânlarla birleşerek değişik yörelerde farklı mimari üslûpların doğmasına ve gelişmesine yol açmıştır.

Bir evin huzur ortamı olabilmesi, teşkilâtının mükemmelliği kadar yapıldığı mevkiin yerleşime uygunluğuna ve genel şehir planına da bağlıdır. Şehir kurmak için coğrafî şartların elverişli olması gerekir. İbn Sînâ el-Ḳānûn fi'ṭ-ṭıb'da yerleşim alanlarının önemine işaret etmiş ve değişik iklimlerdeki bu yerlerin tıp açısından değerlendirmesini yapmıştır (I, 91-93). Müslümanların ilk kurdukları şehirler olan Kûfe, Basra, Fustat ve daha sonra Bağdat konum ve planları itibariyle birtakım özelliklere sahiptirler. Meselâ Kûfe'de şehrin ortasında, güçlü bir okçunun dört yönde attığı okların düştüğü noktaların birleştirilmesiyle sınırlanan geniş bir alana cami inşa edilmiş ve bu alanın dışına belli bir planda ev yapılmasına izin verilmiştir. Burada ana caddeler 40 zirâ (yaklaşık 20 m.), yan yollar 20 ve ara sokaklar 7 zirâ genişliğinde planlanmıştır (Belâzürî, s. 285-294; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, II, 369). Son rakamın, Hz. Peygamber'in ara sokaklar konusunda ihtilâfa düşüldüğünde genişliğin 7 zirâ olarak tesbit edilmesine dair hadisine uygun düştüğü görülmektedir (Buhârî, "Meẓâlim", 29; Müslim, "Müsâḳāt", 143). Mühelleb'e göre bu hüküm evlerin arasındaki mesafeler hakkındadır ve iki ev arasında yol bırakmak istendiğinde gelip geçenlere ve yük taşıyanlara zarar verilmemesi için genişliğin en az 7 zirâ olmasını öngörmektedir (Davudoğlu, VIII, 121). Tasarruf için duvarların komşu duvarına dayanması (İbn Hacer, Meṭâlibü'l-ʿâliye, III, 6) ve komşunun duvarına mertek koymasına izin verilmesi konusundaki hadisler ise (Buhârî, "Meẓâlim", 20; Müslim, "Müsâḳāt", 136) evlerin yer yer bitişik düzende yapıldığını göstermektedir.

Evlerle sokak ve caddelere isim verme geleneği Araplar'da Câhiliye devrinden beri vardır. Sokaklar genellikle orada oturan birine veya esnafına, evler de oturanlara, taşıdıkları bazı hâtıralara yahut farklı özelliklerine göre adlandırılırdı.

Hz. Peygamber'in, Kubâ Mescidi ve Mescid-i Nebevî'de olduğu gibi kamuya ait binaların temellerini bir nevi merasimle attığı bilinmekteyse de (Abdülhay el-Kettânî, II, 76) evler hakkında buna benzer bir uygulamasına rastlanmamaktadır. Kaynaklarda İslâm tarihinin ilk dönemleri için temel kurbanı ile ilgili bir kayıt yoktur. Genellikle inşaat bitip eve girildikten sonra "vekîre" denilen bir yemek verilirdi.

Evler umumiyetle hurma dalları ve çalı çırpı yakmak suretiyle aydınlatılır, yaygın olmamakla birlikte fitilli yağ lambaları da (misbâh) kullanılırdı. Fav kazılarında ele geçen tarihî eşya arasında yağ lambaları da bulunmaktadır. Hz. Âişe'nin bir rivayetine göre (el-Muvaṭṭaʾ, "Ṣalâtü'l-leyl", 2; Buhârî, "Ṣalât", 22, 104; Müslim, "Ṣalât", 272) o günlerde lamba pek yaygın değildi. Bununla birlikte, "Lambalarınızı yakın"; "Gece yatarken lambalarınızı söndürün" şeklindeki rivayetlerden ve özellikle Temîm ed-Dârî'nin Mescid-i Nebevî'ye bir lamba hediye etmesinden (İbn Hacer, el-İṣâbe, II, 17) lamba kullanımının sonraları arttığı anlaşılmaktadır.

Evlere girerken izin isteme (istîzan) âdeti Câhiliye döneminde de vardı, çünkü her evin mahrem olduğu kabul edilirdi. Ancak izin istenirken, "Ey falan, gireyim mi?" veya "Ey falan, dışarı çık" gibi kabaca sözler kullanılırdı. Kur'an başkalarının evlerine habersiz girmemeyi ve selâm vermeyi emreder (en-Nûr 24/27, 61); Hz. Peygamber'den de evlere girerken izin istemeyle ilgili pek çok hadis rivayet edilmiştir. Resûl-i Ekrem bir eve gelindiğinde üç defa selâm verilerek izin istenmesini, olumlu cevap alınamazsa geri dönülmesini emretmektedir (Buhârî, "İstiʾẕân", 13). Bunun dışında kapıya elle vurmak suretiyle de izin istenmesi câiz görülmüştür. Hz. Peygamber'in evlerinin kapıları genellikle çadır kanadı şeklinde olduğu için parmak uçları ile vurularak izin istenirdi (İbn Hacer, Meṭâlibü'l-ʿâliye, II, 420). Kapı çalma âdeti eski Türkler'in geleneğinde de vardır (Dîvânü lugāti't-Türk Tercümesi, III, 268).

Evi, içinde uğursuzluk bulunan üç şeyden biri sayan hadisler Hz. Âişe'ye göre eksik rivayet edilmiştir. Hz. Âişe, Resûl-i Ekrem'in yahudilerin ve Câhiliye devri insanlarının evde, kadında ve atta uğursuzluk olduğu şeklindeki inançlarını reddettiğini, fakat bu kısım eksik rivayet edildiğinden hadisin yanlış anlaşıldığını söyler (Zerkeşî, s. 114-115). İbn Kuteybe'nin ifadesine göre de Câhiliye devri Arapları uğradıkları zararları uğursuz olarak kabul ettikleri ev ve kadına hamlederler ve, "Onun uğursuzluğu bana sirayet etti" derlerdi (Teʾvîlü muḫtelifi'l-ḥadîs̱, s. 104); İslâm bu inancı kaldırmıştır.

Câhiliye döneminde Mekkeliler bir işe niyet edip de o iş kendilerine zor geldiğinde veya ihramlı olduklarında, Medineliler ise hac veya bir yolculuktan döndüklerinde evlerine kapılarından girmezlerdi. Hasan-ı Basrî'nin anlattığına göre bir Arap yolculuğa çıksa ve herhangi bir sebeple bundan vazgeçse evine, eğer ehl-i meder ise arkadan bir delik açarak veya merdiven dayayıp duvarın üzerinden atlayarak, eğer ehl-i veber ise çadırın arkasından sürünerek girerdi. Araplar bunu bir iyilik sayarlar ve aksini yapmanın uğursuzluk getireceğine inanırlardı. Kur'an, "Evlere arkadan girmek iyilik değildir" (el-Bakara 2/189) meâlindeki âyetle bu yanlış inanca son vermiştir.

Evlerin kapılarına uğur sembolü veya nazarlık olarak kabul edilen eşyanın asılmasıyla ilgili dinî bir nas yoktur; ancak bu bir gelenek halinde ve farklı şekillerde çeşitli toplumlarda devam etmektedir. Müslümanlar, genellikle evlerin kapısı üzerine taşa nakşederek veya çini levha halinde "yâ hâfız" ibaresini koymaktadırlar; temel için veya sonradan kesilen kurbanın boynuzlarının asılması âdeti de görülür. Câhiz, Ubeydullah b. Ziyâd'ın evinin girişine bir köpek, bir arslan ve bir koç kabartması yaptırıp, "Köpek havlar, koç süser, arslan ise kükrer -böylece eve düşman yanaşamaz-" diyerek bunları uğur saydığını, halbuki tam tersi kendisine uğursuzluk getirdiklerini söyler (Kitâbü'l-Ḥayevân, I, 325).

Câhiliye devri Arapları sevmedikleri misafirin bir daha gelmemesi için misafir gittikten sonra evdeki kaplardan birini kırarlardı. Bu gelenek son zamanlara kadar bedevîler arasında yaşamıştır (Âlûsî, II, 331). Yine bu dönemde Araplar her evin kendine ait bir cini olduğuna inanırlar ve eski bir eve gittiklerinde cinin şerrinden korunmak için eşek gibi anırmadan veya yanlarında bir tavşan ayağı olmadan içeri girmezlerdi. Bir Arap şairi bu inancı akıl dışı bularak, "Kaderinde varsa ne eşek gibi anırmak ne de tavşan ayağı fayda verir" demektedir (a.g.e., II, 315). Hz. Peygamber Kur'an okunan evlerde mümin cinlerin, okunmayan evlerde ise kâfir cinlerin bulunacağını haber vermektedir (Süyûtî, Câmiʿu'l-eḥâdîs̱, I, 175). Resûl-i Ekrem zararsız ev yılanlarının (cinânü'l-beyt) öldürülmemesini istemiştir. Bu ise yılanların veba mikrobu taşıyan fareleri yemeleri sebebiyle yapılmış bir tavsiye olmalıdır. Câhiliye Arapları bu yılanları cin kabul eder ve onlardan korunmak için üzerlerine tavşan ayağı asarlardı (Âlûsî, II, 324).

Sûret, köpek ve cenâbet kimsenin bulunduğu eve melek girmeyeceğine dair hadisler de birer hikmete dayanmaktadır. Araplar'ın güzel bir taşa bile tapındıkları dönemde resme müsamaha edilmemesi gayet tabiidir. Hz. Süleyman'ın sarayında resim ve heykeli bir dekor unsuru olarak kullandığı Kur'an tarafından belirtildiğine göre (Sebe' 34/13) Hz. Peygamber'in resmi yasaklaması putperestliği önlemeye yöneliktir (İbn Dakīkul'îd, II, 171). "...Yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yeyin" (el-Mâide 5/4) meâlindeki âyet köpeğin çeşitli faydalar için yaratıldığını gösterdiği halde pislik ve hastalık bulaştırmalarını önlemek için evlerde beslenmesine karşı çıkılmıştır.

Resûl-i Ekrem evlerin önlerinin ve sokakların temiz tutulmasını emretmiş, daha çok el sanatlarıyla uğraşan Medine yahudilerinin sanayi artıklarını ortada bırakmalarından olsa gerek bu konuda müslümanların onlara benzememesini istemiştir (Tirmizî, "Edeb", 41; İbn Ebû Şeybe, V, 264; Müttakī el-Hindî, XV, 388). Ayrıca bir hadisinde de kaldırılmayan çöplerin şeytanların toplantı yeri olacağını belirterek müminleri evlerini ve sokakları temiz tutmaya teşvik ettiği görülmektedir.

Hz. Peygamber'in hadislerinde insanı mutlu eden üç şeyden biri olarak evle birlikte komşu da sayılmaktadır (a.g.e., III, 407). Türkçe'deki, "Ev alma, komşu al" atasözü, "Evden önce komşu, yoldan önce arkadaş" şeklinde Araplar'da da mevcuttur (Kāsım b. Sellâm, s. 277; Meydânî, I, 228); bu ifade hadis olarak da rivayet edilmiştir (Aclûnî, I, 204-205). Evin komşunun rüzgârını kesecek şekilde inşa edilmemesi, şüf'a hakkı, komşunun evini bitişik yapmasına ve duvara mertek koymasına izin verilmesi, yemek kokusu vb. yollarla komşuların rahatsız edilmemesi, ödünç bir şey istendiğinde verilmesi, komşu açken tok yatılmaması, kişinin kendisi için istediği şeyi komşusu için de istemesi İslâm'ın bu konudaki önemli prensiplerindendir.Ev İslâm hukukunda aslî ihtiyaçlardan sayıldığı için zekâta dahil edilmemiştir.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN