Hüseyinşâhîler İslam Hanedanlığı

Hânedanın kurucusu Seyyidü's-sâdât Ebü'l-Muzaffer Alâeddin Hüseyin Şah'tır. Babası Seyyid Eşref Hüseynî ve Mekkî nisbeleriyle anılır. Hüseyin Şah'ın Bengal'de yerleşmiş Hz. Hüseyin'in soyundan gelen bir aileye mensup olduğu ileri sürülmekte ve bundan dolayı kurduğu hânedana Seyyidîler de denilmektedir. Mahallî rivayetlere göre ise ailesinin aslı Kuzey Bengal'in Rangpûr bölgesindendir. Çândpûr eyaletinin küçük Râdh kasabasına yerleşen babasının Tirmiz'den geldiği de söylenir.

Hüseyin Şah ilk eğitimini Râdh kadısından aldı ve daha sonra onun kızıyla evlendi. Ardından Bengal'de hüküm süren Habeşîler'den Şemseddin Muzaffer Şah'ın hizmetine girerek üstün kabiliyet ve meziyetleri sayesinde vezirliğe kadar yükseldi. Ancak daha sonra ordunun başına geçerek hükümdarın baskıcı tutumu karşısında ayaklanan halkın yanında yer aldı ve sarayı zaptedip öldürttüğü Şemseddin Muzaffer Şah'ın tahtına oturdu. Adına basılmış 900 (1494) tarihli bir altın sikkeye dayanarak tahtı bu tarihte veya biraz önce ele geçirdiği söylenebilir. Hüseyin Şah, ilk iş olarak sarayın zaptından sonra şehri yağmalamaya devam eden askerlere durmaları için bir ferman çıkardı ve emrine uymayan yaklaşık 12.000 kişiyi öldürttü. Arkasından daha önceki yönetimde saray muhafızlığı yapan kimseleri dağıttı ve onun yerine yeni güvenlik birimleri oluşturdu. Ayrıca iş başında bulunan Habeşîler'i ülkeden uzaklaştırdı ve Şemseddin Muzaffer Şah'ın kendisine muhalif olmalarından çekinerek görevden aldığı Hindû ve müslüman aristokratlara eski itibarlarını iade etti. Bu tedbirler sayesinde halkın teveccühünü kazanıp iktidarını kuvvetlendirdikten sonra yönetim merkezini Gavr'dan İkdâlâ'ya taşıdı ve "halîfetullah" unvanını kullanmaya başladı.

1495 yılında Cavnpûr Sultanı Hüseyin Şah Şarkī, Delhi Sultanı İskender-i Lûdî ile Bihâr'da yaptığı savaşı kaybederek Hüseyin Şah'a sığındı. Başlangıçta bundan haberi olmayan İskender-i Lûdî, daha sonra harekete geçerek Darveşpûr'dan Bengal sınırındaki Tuğlukpûr'a doğru ilerledi. Bunun üzerine Hüseyin Şah oğlu Dânyâl'i ona karşı gönderdi. İki ordu Patna'nın doğusundaki Barh'ta kamp kurduysa da bir çatışmaya girmeden anlaşmaya vardı. Yapılan antlaşmaya göre Dânyâl, Lûdîler'in düşmanlarına sığınma hakkı tanımayacaklarına dair söz verdi (1498). Ancak İskender-i Lûdî'nin bölgeden ayrılmasından sonra Bengal Sultanlığı'nın Kuzey Bihâr'ın bütününü ve Güney Bihâr'ın bir kısmını ele geçirdiği anlaşılmaktadır. Aynı yıl Hüseyin Şah, sınırlarını Karatoya'nın doğu kıyılarına kadar genişleten Kamtapûr Kralı Nilambara'ya karşı da İsmâil Gazi kumandasında bir ordu gönderdi. Uzun bir kuşatmadan sonra Kamtapûr'u ele geçiren İsmâil Gazi bölge topraklarını sultanlığın sınırlarına kattı ve Hüseyin Şah buranın valiliğine oğlu Dânyâl'i tayin etti. Daha sonra Tipperah bölgesine yapılan ilk üç seferde ordularının ağır yenilgi alması üzerine bizzat askerin başına geçerek şiddetli çarpışmaların ardından bazı yerleri ve Çitagong'u zaptetti ve buraya Fethâbâd adını verdi (1512). Hüseyin Şah'ın harekâtını ileriye doğru sürdürmesini fırsat bilen güneydeki Arakanlılar bir ara Çitagong'u ele geçirdilerse de 1517'de veliaht şehzade Nâsırüddin kumandasında bölgeye gönderilen kuvvetler şehri geri aldılar.

1519 yılında Hüseyin Şah'ın vefatı üzerine oğlu Nâsırüddin, Ebü'l-Muzaffer Nusret Şah unvanıyla tahta geçti. Nusret Şah da babası gibi devletin sınırlarını genişletmeye devam etti. 1521'de saraya Portekizli bir elçinin gelmesi Bengal'in Avrupa ile bilinen ilk diplomatik ilişkisidir. 1522'de Bihâr'da ortaya çıkan Luhânî Krallığı'nın Lûdîler karşısında durumunu korumak için Bengal Sultanlığı ile dostluk kurmak zorunda olması Nusret Şah'ın işine yaradı ve hâkimiyetini Tirhut'a kadar genişleterek o bölgenin yönetimini kayınbiraderleri Alâeddin'e ve Mahdûm-i Âlem'e verdi.

1526'da Bâbür'ün Luhânîler'i Cavnpûr'dan çıkarıp Bengal üzerine sefer hazırlıklarına başlaması üzerine Nusret Şah Bâbürlü sarayına bir elçi gönderdi. Bu diplomatik girişimin sonucunda Bâbür Bengal seferini durdurdu. Ancak bir süre sonra Gogra'ya ulaşabilmek için Bengal topraklarından geçiş izni istedi ve Nusret Şah buna yanaşmadığı için ordusunun başında Sâran'a kadar ilerledi (1529); Nusret Şah kumandanlarının da etkisiyle istenen izni vermek zorunda kaldı. 1530'da Bâbür'ün yerine Hümâyun geçince Nusret Şah onun muhtemel saldırılarını önlemek amacıyla Gucerât Sultanı Bahadır Şah'la bir ittifak kurma girişiminde bulundu; ancak kesin sonuç alamadan bir kölesi tarafından öldürüldü (1532).

Nusret Şah'tan sonra yerine oğlu Ebü'l-Muzaffer Alâeddin Fîrûz Şah geçtiyse de birkaç ay sonra amcası Abdülbedr tarafından öldürüldü (1533). Gıyâseddin Mahmud unvanıyla tahta çıkan hânedanın son hükümdarı Abdülbedr, Gucerât'ta çarpışan Bâbürlüler'e askerî bir darbe indiremediği gibi politikada da başarılı olamadı. O sırada henüz Şîr Han adıyla anılan komşusu Sûrî Afganlar'ın reisi Şîr Şah Sûr ile bir ittifak kurabilecekken düşmanı Patna Luhânîleri'yle iş birliği yaparak onun karşısında yer aldı. Şîr Han, önce Gıyâseddin Mahmud'un Bihâr'ı ele geçirmek üzere yolladığı Kutub Han'ı mağlûp edip öldürttü; arkasından da eskiden beri arasının açık olduğu Kuzey Bihâr Valisi Mahdûm-i Âlem'i kendi yanına çekti. Gıyâseddin Mahmud 1534 yılında Sûrajgarh'ta meydana gelen savaşta Şîr Han karşısında ağır bir yenilgiye uğradı. Bu yenilginin en önemli siyasî neticesi, onun toprak ve itibar kaybetmesinden çok Şîr Han'ın hükümdarlık yolunda büyük bir mesafe kazanmasıdır.

Hümâyun'un Gucerât ile meşgul olmasından faydalanan Şîr Han, Bengal Sultanlığı'na karşı daha kesin bir tavır ortaya koyarak 1536'da başşehirlerine doğru yürüdü. Bengalliler Portekizliler'in de yardımıyla Taliagarhi Geçidi'ni şiddetle savundular. Ancak Şîr Han, bir manevra yapıp oğlunu geçitte bırakarak yanındaki kuvvetle Gavr'a ulaştı ve çok zor durumda kalan Gıyâseddin Mahmud tazminat ödemek şartıyla ateşkes antlaşması imzaladı. Bir müddet sonra Şîr Han tazminatın ödenmemesini bahane ederek tekrar Gavr üzerine sefere çıktı. Ancak bu sırada Şîr Han'ın gittikçe güçlendiğini gören Hümâyun onun başşehri Çunâr'ı kuşattı. Şîr Han'ın geri dönmesine rağmen kumandanları Gavr'ı düşürdüler (1538). Gıyâseddin Mahmud Kuzey Bihâr'a kaçarak canını kurtardıysa da bir süre sonra iki oğlunun Afganlar tarafından öldürüldüğü haberini alınca üzüntüsünden öldü.

Hüseyinşâhî hânedanının özellikle Hüseyin Şah ve Nusret Şah dönemleri Bengal Sultanlığı'nın altın çağı sayılır. Hüseyin Şah müslüman veya Hindû olsun bütün tebaasının güven ve sevgisini kazandı. Hatta aralarından bazılarını vezir ve debîr-i hâs gibi yüksek mevkilere getirdiği Hindular kendisini Krişna'nın "avatar"ı (insan şeklinde tecessüm etmiş hali) sayıp ona Nripati Tilak (kralların tacı) ve Jagat-Bhushan (âlemin süsü) lakaplarını taktılar. Aynı zamanda bir âlim olan Hüseyin Şah ilim adamlarını himaye etti ve Bengal dilinin gelişmesini sağladı. Nusret Şah da babası gibi ilim ve edebiyatın ilerlemesine yardımcı oldu; öncelikle ünlü Mahabharata'yı Sankritçe'den Bengalce'ye tercüme ettirdi. Her iki hükümdarın himayesinde bugün Bengal edebiyatının klasikleri sayılan Manasâ-Vijayana, Padma-Purâna ve Krna-Manasâgalà gibi eserler yazıldı. Hükümdarlığının çok kısa sürmesine rağmen Fîrûz Şah'ın da Bengal edebiyatına yakın ilgi duyması adının unutulmamasını sağladı. O da şehzadeliğinde şair Sridhara'ya meşhur aşk hikâyesi Vidya-Sundara'yı yazdırmıştı. Bu dönemde İslâm minyatür sanatı da gelişme göstermiş ve çoğu Farsça olan birçok kitap minyatürlerle bezenmiştir. Hüseyinşâhîler zamanında özellikle mimariye büyük önem verilmiş ve gerek hükümdarlar gerekse tayin ettikleri valiler Bengal'in başlıca şehirlerini cami, medrese, türbe, çeşme ve köprü gibi mimari eserlerle süslemişlerdir.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN