İbrâhim b. şeybân

Batı İran'ın Cibâl bölgesinde bulunan ve Kırmîsîn adı da verilen Kirmanşah'a yerleştiği için Kırmîsînî (bazı kaynaklarda Kirmanşâhî, bk. Herevî, s. 477) nisbesiyle anılır. Babası Şeybân kendisine, "Zâhir âdâbı için ilim öğren, bâtın âdâbı için de takvâyı seç" diye öğüt verdiğine göre (Sülemî, s. 404) dindar ve sûfî bir ailenin çocuğu olmalıdır. İbrâhim b. Şeybân gençliğinde hadis ilmiyle meşgul oldu. Ali b. Hasan b. Ebü'l-Anberî, Ebû Kılâbe er-Rekāşî, Muhammed b. Cehm es-Semîrî'den hadis aldı. Daha sonra tasavvufa yöneldi. Bu sahadaki bilgi ve tecrübesini arttırmak için Dînever, Şam, Mekke ve Medine gibi yerleri dolaştı. Ebû Abdullah el-Mağribî'nin müridi oldu ve otuz yıl boyunca ondan istifade etti. Şeyhinin diğer halifesi İbrâhim el-Havvâs'tan da faydalandığı kaydedilmektedir. Ebû Abdullah'ın ölümünden sonra Kırmîsîn'e yerleşti ve burada vefatına kadar irşad faaliyetine devam etti. Seksen yıldır iştahla yemek yemediğini söylediğine bakılırsa (Serrâc, s. 243) uzun bir ömür sürmüş olmalıdır. 337 (948) yılında vefat ettiğini söyleyenler varsa da (Zehebî, el-ʿİber, II, 244; Safedî, VI, 20) kaynakların çoğunda 330'da (941) öldüğü kaydedilmektedir. Kabri uzun müddet bölge halkı tarafından ziyaret edilmiştir (Bedrân, II, 221).

İbrâhim b. Şeybân sahte mutasavvıfları (müddeîler) şiddetle eleştirmiş, tasavvuf adına birtakım iddialarla ortaya çıkmanın şeyhlerin huzurunda ve hizmetinde bulunmamaktan kaynaklandığını vurgulamıştır (Sülemî, s. 402, 405). Veraın, helâl yemekten ve ayırım gözetmeksizin bütün insanlara hizmet etmekten ibaret olduğunu babasından öğrendiğini söyleyen İbrâhim b. Şeybân ruhsatlara göre hareket etmenin tehlikesine dikkat çekmiş, Allah korkusunun önemini hatırlatarak ancak Allah'a kul olanın hür olabileceğini savunmuştur. Tevekkülü Allah'la kul arasında kalan bir sır olarak tanımlayan İbrâhim b. Şeybân'a göre (a.g.e., s. 403-405) tevazuun kaynağı iç temizliği olup bereketi dışa yansır; kibir ise yine içteki bulanıklıktan kaynaklanır, onun da kötü belirtileri dışa vurur. Yine ona göre müşâhede ehli hiçbir zaman Allah'tan gaip olmaz; yakınlık nurları onları kuşatır. Bu nurlara garkolduklarından onlar halkla ilgilerini mânen keser, ruhlarıyla gaip, bedenleriyle hâzır olurlar. Bundan dolayı onlara "gaip-hâzır" denir. İbrâhim b. Şeybân, müminin dünyada bir çeşit cennet hayatı yaşayabileceğine inanır; Allah cennete bedel olarak mümine mescidi, ilâhî dîdarı görmeye bedel olarak da mümin kardeşlerinin yüzlerine bakmayı bahşettiğini söyler (a.g.e., s. 405). Fenâ ve bekāyı yanlış anlayan mutasavvıfları tenkit ederken gerçek anlamdaki fenâ ve bekānın temelinin hâlis tevhid ve sahih kulluk olduğunu, bunun ötesinin safsata ve zındıklıktan ibaret bulunduğunu belirtir (Kuşeyrî, s. 128).

Çevresindekilere, "Ya Allah'ı hatırlayın veya ölümü hatırdan çıkarmayın" diye öğüt veren İbrâhim b. Şeybân (Serrâc, s. 336; Sülemî, s. 404) îsârı dostluk ve arkadaşlığın esası olarak görür. Sohbet meclisine katılanların nesneleri kendilerine nisbet ederek "ayakkabım, ibriğim" gibi ifadeler yerine "ayakkabılarımız, ibriğimiz" şeklinde ortaklık ifade eden cümleler kullanmalarını tavsiye eder (Serrâc, s. 232, 234). Bu görüşlerine dayanarak onu fütüvvet hareketinin temsilcilerinden saymak mümkündür.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN