Türkiye'nin en iyi haber sitesi

"Kişinin, korku, utanç, bitkinlik veya rahatsızlığı, yazılı dilde yakalanamayacak kadar büyük göründüğünde kelimelerin yetersiz kaldığı zamanlar vardır" diyor The New York Times Yazarı Anna Kambhampaty...
Çözüm mü?.. 2022'de klavyelerimize girecek yeni emoji...
Eriyen yüz!..
Bir su birikintisine dönüşürken bile yarım bir gülümsemeyle sabitlenen yüz, dijital metin standartlarını koruyan Unicode Konsorsiyumu tarafından bu yıl onaylanan 37 yeni emojiden biri. Diğerleri arasında selam veren yüz, noktalı çizgi yüz ve bir disko topu yer alıyor. Bu yeni emojiler gelecek yıl boyunca kullanıma sunulacak...
Anna K. diyor ki: "Ancak eriyen yüzü, sosyal medyada, onu koronavirüs pandemisinin geniş psikolojik etkisinin açık bir ifadesi olarak gören hayranlar buldu." Öyle olmadık mı, iki yıldır pandemi yüzünden...
Hayatımız ve özgürlüklerimiz alabildiğine kısıtlanırken, suratımız akmadı mı?..
Bir Twitter kullanıcısı, "Bu eriyen gülen yüz, oldukça pandemik bir ruh hali" demiş...
Başkaları yeni emojiyi, küresel ısınmanın yarattığı iklim kaygısı için görsel simge olarak görmüş. Bir kullanıcı, "Bir şey bana bu iklim değişikliğinin getirdiği kıyamet döneminde, yeni eriyen yüz emojisini çok kullanacağımızı söylüyor" diye yazmış.
Eriyen yüz, 2019 yılında Jennifer Daniel ve Neil Cohn tarafından tasarlandı. Bayan Daniel, Unicode Emoji Alt Komitesi Başkanı ve Google'da kreatif direktör.

Bay Cohn, "En iyi yüz emojilerinin çoğu, görsel kültürün başka yerlerinde zaten var olan geleneklere dayanır ve bunun ana itici güçlerinden biri çizgi roman veya mangadır" diyor.
Manga, Japonların büyükler için hazırladığı ve yaydığı dünyaca ünlü çizgi romanlara verilen ad.
1999 yılında, ilk emojiler, mangadan ilham alan Shigetaka Kurita adlı bir Japon sanatçı tarafından yaratıldı. Yazı tabanlı iletişimi kolaylaştırmak ve kısaltmak için tasarlandılar.
Japon cep telefonu şirketi NTT DoCoMo, mobil internet hizmeti aracılığıyla gönderilen mesajlarda 250 karakterlik bir sınır tanıyordu. Bu nedenle, kişinin amacını anlamanın anahtarı bir nevi stenografi olan şekiller yaratmaktı.. Bay Kurita tarafından tasarlanan orijinal 176 emoji seti şimdi Modern Sanat Müzesi'ndeki kalıcı koleksiyonun bir parçası.
Bugün, karakter kısıtlaması olmadan bile emojiler, duyguları kelimelerden daha kolay, hızlı ve esnek iletebildikleri için kelimelerden fazla kullanılıyorlar.
Eriyen yüz, tek bir ifadeyi anlatmıyor. Daha gerçek anlamda, bozuk bir klimanın neden olduğu hissi ifade etmenin bir yolu olabilir. Mecazi olarak, bir ezilme ile utanç verici bir etkileşimden sonra kişinin nasıl hissettiğini, bir pandemi yoluyla yaşamanın bitkinliğini ve tabii ki alaycılığı iletmek için de kullanılabilir.
Elbette görsel dil, kelimelerden bile daha esnek olabilir.
Bayan Daniel, "İllüstrasyon, gerçeğin yapamayacağı şeyleri yapabilir" diyor.
Eriyen yüz için örnek görüntüyü oluşturan grafik tasarımcı Erik Carter, "Emojiler doğal olarak derin değil. Onları derin yapan, insanların onları nasıl kullandığıdır" diyor.
Sanat da öyle değil mi?..
Resmi, heykeli derin yapan, ona sanatçının hiç düşünmediği yorumlar getirenler, bakan insanlar değil mi?..
Bayan Daniel, "Birçoğumuz iklim değişikliği veya hükümetimizin eylemsizliği gibi şeyler yüzünden umutsuzluk hissedebilir" diyor ve ekliyor: "O zaman yapabileceğimiz en iyi şey, eriyip giderken gülümsemekmiş gibi geliyor."

***

Anna Kambhampaty'nin yazısını okurken içimden elime bir ayna alıp yüzüme bakmak geldi. Sanki yüzüm eriyip akıyormuş gibi hissettim çünkü...
Hadi bunu kelimelerle ifade edin bakalım...
Ama bir tıkla her şeyi çözebiliyorsunuz gerçekten..
Eriyen yüzüm gülüverdi birden. O zaman bir "tık" daha.. Oldu da bitti işte!..
Ben de anında karar verdim... Bayan Anna'nın yazısından da fazlası ile yararlanıp, bunları nakletmek, sizin de eriyen yüzünüzü, gülen yüze çevirebilir...
Bakın bakalım aynaya tam da şimdi.. Yüzünüz, "eriyen" mi, yoksa "gülen" mi?..
Ve de kendiniz seçin emojinizi!..

***


FOÇA KARASI, ŞARABIN BABASI...
Ünal Özüak / Kitap & Şehircilik
Bugün dünyanın en leziz şaraplarının üretildiği Fransa'da ilk tanınan, Avrupa'da yetiştirilen ilk üzümdür Foça Karası, bilir misiniz?
Foça Karası, 2600 yıl önce Foça'da yetiştirilen antik bir üzümdü. MÖ 500'lü yıllarda Perslerin Foça'yı yağmalamasıyla bir kısım Foçalılar kürekli gemileriyle batıya göç ederek Fransa'da Marsilya koloni şehrini kurmuşlar ve Foça'dan yanlarında götürdükleri üzümleri burada da yetiştirmeye devam etmişlerdi.
Kendi topraklarında yani Eski Foça'da Rumlar tarafından yetiştirilmiş bu üzümler mübadele sonrasında kaderine terk edilmiş ve tükenmeye yüz tutmuştu.
Adalarda Rumlar hâlâ üretiyor ve ticaretini yapıyorlar bu tatlı şarabın..
90'lı yıllarda Fransız bir turistten adını tesadüfen duyan meraklı bir belde sakininin, uzun uğraşlar sonucu fidelerini bulup yetiştirmeye başlamasıyla Foça Karası antik üzümleri, şirin rembetik Ege kasabasının alametifarikası olmuş...
Hıncal abiyle beni yıllardır bir bağbozumuna götürmeyen "Bayan Doluca" Sibel Kutman Oral konuya bir el atsa çok iyi olacak...
Bu ve benzeri harika bulguya, Cevat Yıldırım Bey'in saklı hazine "FOÇA Su, Deniz, Gediz" kitabının beni araştırma yapmaya kışkırtmasıyla ulaştım...

447 sayfalık 236 değişik hikâyeden oluşan kitabında; nefis doğasında bakir kalmayı tercih eden, "Beni benimle bırak giderken" rembetikası mırıldanarak, kem gözlerden saklanan belde FOÇA hakkında birbirinden ilginç kısa hikâyeler dizini sıralayan emekli öğretmen Cevat Bey'in amacı da bu zaten...
Foça nire Marsilya nire merakıyla alabora etmek adamı...
Mırıldandığı şarkı türü rembetika adı, kasabanın ruhuna işlemiş. Sırpçada "isyancı" anlamındaki "rebenok" teriminden geldiği düşünülüyor.
Dolayısıyla otoriteye boyun eğmeyen anlamı taşıyor.
"Rebet" teriminin bir anlamının da "sefaya düşkün, yarınını dert etmeyen" olduğu da göz önünde bulundurularak, kökeninin bir olasılıkla rağbet sözcüğünden geldiği de söylenmiş, bu arada...
Foçalı o kadar yarınını dert etmez ki dünyada 30 ülkeye yayılmış 264 tane, Türkiye'de de 17 adet bulunan Cittaslow / Sakin şehir tanımına en uygun belde olmasına rağmen unvanların peşinde koşup formalitelerle uğraşmaz... Yani unvansızdır ama, Cittaslow yani sakin şehirlerin en kralıdır aslında Foça...
"Citta" İtalyanca'da sakin, "slow" ise İngilizce'de yavaş anlamına geliyor. Bu iki kelimenin birleşimiyle 1999 yılında, salyangoza benzetilerek sembolleştirilip asrımızın olumlu kent yaklaşımı olarak kavramlaştırılarak İtalya'da ortaya çıkmış Cittaslow hareketi...
Hareketin en temel amacı, küreselleşme karşısında eriyip birbirine benzemeye başlayan şehirlerin özgünlüklerini korumalarını sağlamak.
Özellikle tüketimin yaygınlaştığı bir dönemde turizmin de etkisiyle şehirlerin kendi kimliklerini kaybetmesine karşı bu hareketin benimsenmesi çok önemli.
Sakin şehirlerde altyapı sorunları belirlenip çözüme kavuşturuluyor ve yöresel mimari olduğu gibi korunuyor.
Aynı zamanda ekolojik dengeyi ön planda tutan restorasyonlar yapılıyor. Yenilenebilir enerji kullanımı ve geri dönüşüm artırılıyor. Ayrıca halkın da kendi geleneklerini benimseyerek şehirlerinin özgün atmosferini koruması için adım atmaları sağlanıyor.
Sakin şehir unvanını alabilmek için şehirlerin, hareketin tüm adımlarını uygulamasını kabul etmesi gerekiyor. Aynı zamanda unvanı alacak şehrin, dokusunu korumak için sürekli çalışmalar yapmaya devam etmesi isteniyor.
Nüfusu 50 binden az olan şehirlerin belirlenen kriterlere uygunluğu kontrol ediliyor. 1999 yılında İtalyan belediye başkanlarının önderliğinde birlik, sakin şehir unvanı için şu an tam 72 kritere uygunluk arıyor.
Enerji ve çevre politikaları, altyapı politikaları, kentsel yaşamın kalitesi ile ilgili politikalar, tarım, turizm ve zanaatkârla ilgili politikalar, misafirperverlik, farkındalık ve eğitim için politikalar, sosyal uyum, ortaklıklar gibi 7 alt başlıkta toplanan tüm sorulara yanıt vermek yerine façasını bozmayarak sakin kalmayı becermiş Foça...
Dikey değil, yatay yapılaşarak siluetini korumayı başarmış.
Marina salgınına kapılıp her Akdeniz sahil kasabasının gözbebeği olan croisette/kruvasan yani hilal şeklindeki nefis koyunu, önüne beyaz beton duvar çekerek sakinlerine yasaklamamış.
Ülkemiz kıyılarından sadece Eski Foça kordonu boyunca uzanan el değmemiş plajdan, havlunuzu banka bırakıp denize girebilmek büyük zenginlik...
Rumlardan kalma bağ evlerinden, tuz ardiyelerinden renove edilmiş, her genç kızın romantik rüyasını süsleyen aşı boyalı kepenkli taş evlerle çevrelenmiş kordonboyuyla çevresel yozlaşmaya karşı sürdürülebilir direnç koyuyor sakin/cool balıkçı kasabası FOÇA...

Foça / Su, Deniz, Gediz
Efe Ofset Matbaacılık ve Reklamcılık Yayını efeofset@gmail.com

***


JAMES BOND'A KARŞI, UCUZ BİR NETFLİX...
500 milyon dolara mal olan son James Bond.. Yığınla ünlü oyuncu, yüzlerce figüran... Yığınla dekor... Dünyanın bir ucundan öbürüne bir sürü ülke... Aksiyon... Esrar...
Aşk... "Yok, yok" nerdeyse filmde...
Ama yazdım geçen gün.. 2 saat 43 dakikalık rekor uzunluktaki Bond filminden bana kalanı yazdım..
"Sıkıntı!.."
Anlatılanlar 2 saat 43 dakikayı doldurmayınca, yönetmen tekrarlara ve lüzumsuz sahnelere girip süreyi uzatmış.. 13 dakika ile rekor kırsın, en uzun James Bond filmi olsun diye sanki...
Tüm Bond filmlerini izledim. O palavra George Lazenby'ninkini bile.. Ama ilk defa sıkıldığımı hatırlıyorum...
"Olur a, sıkılır insan.. Aslında başka sebeplerle canı sıkkındır da ondan" da diyebilirsiniz... Ben de öyle düşündüm. Ses çıkarmadan, iki yardımcım Caner ve Nihat'ı konuşturdum dönerken. İki genç adam onlar ve ikisi de sıkılmış iyi mi?..
Peki niye göklere çıkarmış eleştirmenler?.
Hem de sadece bizimkiler değil, dünya eleştirmenleri genelde?..
Çünkü eleştirmen olmanın şanındandır, sokaktaki adamın beğendiğini beğenmemek.
Biz sıradan insanlarız. Onlar üstün insan.
Üstün insan "sıradan" yani herkes gibi olmayı ayıplar ve aşağılama sıfatı olarak kullanırken, "sıradan"ın beğendiğini beğenirse o da sıradan olmaz mı?..
Sevgili dostum Atilla Dorsay'ın yıllar evvel Cumhuriyet'teki satırları hiç aklımdan çıkmaz...
"Film o kadar güzeldi ki, ben bile anlamadım!.."
Eleştirmen beğenince, sıradan insan benim, sıkılmam doğal!..
Şimdi hemen ertesi gün Netflix'te izlediğim, "The Guilty/Suçlu" filmiydi.
"Seçmemin tek sebebi filmin kısalığıydı" (1.5 saat...) dersem yanlış olur. Bir de başrol oyuncusunun sevdiğim ama filmlerine ender rastladığım Jake Gyllenhaal olması vardı.
Amerika'da bizim 155 gibi 911 "İmdat" servisi var. Çeviriyorsunuz, içinde bulunduğunuz acil ve tehlikeli duruma göre size ambulans, polis, doktor, ne lazımsa ulaştırıyorlar...
Jake bu 911'de o gece nöbetçi bir polis.
Bir kadın arıyor. Şiddet meraklısı kocasının bebek oğlunu bıçakladığını, küçük kızını evde yalnız bırakıp onu kaçırdığını anlatıyor. Durum çok kritik ve çok acil.. Jake sadece o telefonla ilgilenip kadını kurtarmaya karar veriyor ve yığınla telefonun olduğu salondan çıkıp, boş bir odaya yerleşiyor...
Film işte bu.. Beş metrekare bir oda...
Bir adam.. Karşısında bir bilgisayar, elinde bir telefon. Tek oyuncu o. Bir de telefonda konuştuklarının sesleri var...
Ve ortaya çıkan film, öyküsü, esrarı, sürprizleri ile nefes kesiyor, iyi mi?..
Bu minnacık Suçlu filmi, o devasa James Bond'a meydan okuma değil mi şimdi?..
Suçlu'yu izleyin ve siz karar verin, bittiğinde hangi emojiyi koyacağınıza..
Eriyen surat mı, gülen mi?..

***


TEBESSÜM
Temel ne zamandır işsizdi. Sabah gene ilanını gördüğü bir yere konuşmaya gitti. Akşam kahveye kafası bozuk gelince Dursun "Ne o, gene mi işe giremedin" diye sordu...
"Giremedim" dedi, Temel... "Bana 'Bu işi yapabilir misin?' dediler. Ben de 'Gözü kapalı yaparım' dedim..."
"Eeee!.. Gene de almadılar, öyle mi" dedi, Cemal, bu defa... "Neymiş ula o iş?..
" Temel kafa salladı...
"Gece bekçiliği!.."

***


SEVDİĞİM LAFLAR
"Okunacak en büyük kitap insandır. Bilimle gidilmeyen yolun sonu yoktur." Hacı Bektaş-ı Veli

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA