03 Aralık 2012, Pazartesi

Bir koltuk, bir sehpa… Al sana kocaman bir dünya!

Yalnızsanız, acilen yapılacak bir işiniz yoksa… Evinizdeki koltuk bir bakmışsınız, uçsuz bucaksız bir evren oluvermiş! Hayaller kurduğunuz; geçmişe doğru hızla zaman yolculuğuna çıktığınız; Londra'yı felç eden kar yağışına bakıp iliklerinize kadar üşüdüğünüz; gelecek yıl Bozburun'da denize girmeyi planladığınız; uyuyup uyandığınız; çayın kahvenin tadını çıkardığınız; kırıntılarını üstünüze başınıza dökerek kurabiye atıştırdığınız koskoca bir evren… Kucağınızda bilgisayarınız veya bir iPad varsa tabii! Bir de karşınızdaki TV ekranı açıksa, ara sıra Mezzo kanalındaki konserlere veya İz TV'ye (Digiturk 92 ve 18. kanallar) göz atıyorsanız, kimse değmesin keyfinize! Ama bir dakika! Koltuğun yanında iyi bir sehpa olmalı! Dost bellediğiniz ve azıcık dağınık takıldığınız bir sehpa! Sehpasız olmaz!

Laura Ashley'den yakın zamanlarda aldığım sehpama bayılıyorum. Hemen dost olduk! Üzeri ahşap rengi kalın bir plakayla kaplı, gövdesi ise "eskitilmiş" krem renginde. Odaya kır evi havası veriyor. İki çekmecesi var. Birinde peçeteler, ötekinde cep telefonun aksesuarları falan var. Üzerindekilere gelince… Yarım nar şeklinde seramik mumluk, içinde minyatür bir deniz feneri bulunan cam küre, yıllar önce Lizbon'da sokaktan aldığım mavi beyaz desenli fayans… Sonra uzaktan kumanda aygıtları ve kitaplar var: Mediterranean Cookbook, sonra Zygmunt Bauman'ın Akışkan Aşk'ı, Aaron Ridley'in Müzik Felsefesi, Metin Sever'in Darbeder Yazılar kitapları ve 1980'lere ait not defterim…

Akışkan Aşk… Özgün baskısı 2008'de çıkan bu kitabının alt başlığı çok kışkırtıcıdır: "İnsan İlişkilerinin Kırılganlığına Dair" Bilirsiniz, Polonyalı bilge sosyolog Zygmunt Bauman'ın yazdığı her satır sarsar, düşündürür, etkiler beni. İşte kısa bir alıntı: "Sevmeyi öğrenemeyiz, ölmeyi de… Aşk ve ölümün tam ne zaman geleceğini de bilemeyiz. Onlara yakalanırız."

Damakta yumuşacık fakat dolgun bir his bırakıyor! Hem mayhoş, hem tatlı! Nasıl oluyor da ikisi birarada bu kadar uyumlu olabiliyor! Ve insanı bir anda çocuklaştıran renkler; en güzel yeşil, en güzel pembe… Ladurée'nin makaronlarından söz ediyorum.

"sabah. com.tr"deki arkadaşlar "2010'un en sevdiğim 10 yerli albümü"nü sormuşlar. Öyle bir dosya hazırlıyorlarmış. İmkânsız! Üç albümden ötesi pek iz bırakmamış zihnimde. Tabii, tek tek şarkılar var. Çok! Fakat albüm olarak baktığımda beni sarıp sarmalayan üç, bilemediniz dört albüm var. Haydi sayayım: 1-Mor ve Ötesi'nden "Masumiyetin Ziyan Olmaz" 2- Şebnem Ferah'tan "Benim Adım Orman" 3- Sertab Erener'den "Rengârenk" 4- Athena'dan "Pis".

Kız haftada üç gün o trene biniyor. Uzak bir şehre gidip sonra dönüyor. Gidişte heyecanlı, dönüşte yorgun oluyor. Trenin kondüktörü tanıyor onu artık ve bir gün soruyor: "Öğrenci misin? İş için mi?" Sıkılıyor kız, gülümseyerek kaçmak istiyor bu sorudan. Sonra gerçeği itiraf ediyor; "Erkek arkadaşımı görmeye gidiyorum." Nasıl güçlü bir aşk! Fakat sevenin yolculuğu yavaş yavaş sevileni perdelemeye başlar ya! Aşk artık yoladır, hatta yoldur, yolun ta kendisidir!.. Yok, anlamışsınızdır! Elbette Leyla ile Mecnun'dan söz etmiyorum. Çağdaş ve ilk bakışta gayet sıradan bir hikâye bu! 2002 yapımı bir Çin filmi aslında! Adı: Zu Yu'nun Treni… Hikâyenin çarpıcı yanı, bu kez şairin tutkuyla seven ve yollara düşen kişi değil, uğruna yollara düşülen olması! Bütün bir gecemi bu filmle geçirdim. Bazı sahnelerine dönüp tekrar baktım. Ne iyi yaptım!

Lush'ın sabunları ve duş jelleri çok baştan çıkartıcı! Şöyle bir duş jeli düşünebiliyor musunuz? Üzüm yaprağı, zeytin, taze mandalina suyu ve bergamut… Adı mı? Zeytin dalı

06/01/11

SON DAKİKA