• ANASAYFA
  • YARIŞMA SONUÇLARI
    FOTOĞRAF YAZI ŞİİR
  • KURALLAR
Sabah

YARIŞMA SONUÇLARI

YAZI KATEGORİSİ

Birincilik Ödülü 10.000 TL
ZÜBEYİR SELEN - AHMET SELEN
YİĞİTLER DESTANI
YİĞİTLER DESTANI

“Biraz evvel göklerden inen yağmur, güneş ışığını, ateşi, aşkı görünce yine göklere dönmek arzusunu duydu. Topraklardan buğular yükseldi. Buğular bana, şehitlerin ruhları gibi göründü. Bir mayıs akşamındayız!.. Bahar, gençlik, yeşillik! Sakarya hepsi akıyor!.. İçimde hislerin en güzeli: Şehitlik hissi var!.. Genç yaşlarında bu topraklar için, bizler için can veren insanlar, bizlere hayat oldular!..” Osman Yüksel Serdengeçti “Sakaryadan Geçerken”

Bomboş sokağın en kuytu köşesinden yürümeyi seviyordu her yatsı dönüşü.. Camiden kalmazdı beş vakitte de. Kahve işletiyordu Yitik Osman. Öyle kafeterya gibi değildi onunkisi. İstediği zaman açıp; istediği zaman kapatabileceği basit bir işyeriydi. Hemen karşısına açılan kafeterya yüzünden az müşteri kaybetmemişti ama kazancı az da olsa yetiyordu ona.

Güneşli bir cuma gününün akşamında ılık rüzgarların okşadığı uzun yaz gecelerinden birinde Yitik Osman başına buyruk yürüdü yine her zamanki gibi. Nedense bu güzel yaz akşamında içinde tanımlanamaz bir sıkıntı vardı.

Boğaza yakın bir tepenin kenarında denizin ılık havasını soluyordu. Denizin bu sakin kıyısında saatler gece yarısına yaklaşıyordu ki bir sala sesiyle irkildi. “Bu neyin salası?” diye söylendi kendi kendine. Perşembe akşamı değildi, cumayı bugün kılmıştı. Üstelik, gece yarısı bu sala neyin nesiydi? Sala iki şey için verilirdi. Ya birinin ölümü üzerine onun namazını kılmak için bir çağrıdır ya da Cuma’ya çağrıdır. Gece yarısı bu ikisi de olmayacağına göre çok önemli bir sebep olmalıydı. O, bunları düşünürken merakını dindirecek duyuruyu salayı veren imam yapmıştı.

Okunan Sala'nın ardından imam; "Dinimizin, Milletimizin vatanımızın bekası için dua vaktidir. Dua edelim, Allah vatanımıza milletimize dinimize zeval vermesin " diye çağrı ve niyazda bulundu. Merakı iyice tahrik olmuştu. Böyle bir sala; istiklalimizin, istikbalimizin tehlikede olduğu ve ölüm kalım meselesi olan özel günlerde halkımızın maneviyatını diri tutmak için verilebilirdi. İletişimin günümüzdeki kadar süratli olmadığı kadim devirlerde sala gibi anlamlı çağrılar, en kısa yoldan haberleşmenin aracıymış bir nevi. Büyük felaketlerin akabinde okunan ezan ve salalar halkta hassasiyeti artırmak için yapılırmış. Salanın okunması dini ve milli duygularla vatana sahip çıkma aşkını tazeler, hamiyet hissini harekete geçirirmiş. Bunları ona annesi anlatmıştı küçükken. Bir yandan bunu düşünürken bir yandan da hızlı adımlarla ışıkların ve caddenin olduğu yöne ilerledi. Eğer böyle bir facianın önlenmesi için çağrı yapılmışsa binlerce kişi cevap verirdi herhalde diye düşündü. Parkın yanında bulunan bir grup gencin yanına yaklaştı. Konuşmalarına kulak kesildi. Heyecanla telefonun küçük ekranına bakıyorlardı. İçlerinden biri: “Beyler! Bir dakka. Reis, televizyondan telefonla milletimize sesleniyor. Cumhurbaşkanımız, darbeye karşı olduğunuzu göstermek için sokağa inin! Ben de kısa sürede aranıza katılacağım.” Sözlerini heyacan ve telaşla aktaran görüntülü mesajını yüksek sesle herkese duyurdu. Onlar zaten darbeyi öğrenmişler ve ne yapabileceklerini tartışıyorlardı. Artık ne yapmaları gerektiği konusunda kafalarda soru işareti kalmamıştı. Bir grup “köprüde tanklar varmış onları durdurmak için vatandaşlar çıkmış. Biz de onlara destek olalım” dedi. Bir grup da “ biz de Vatan Caddesindeki emniyet binasına gidelim. Polislerimizi ablukaya alan teröristlerin püskürtülmesine destek olalım.” dedi. İki gruba ayrılarak vatan aşkıyla yola koyuldular. Yitik Osman da tercihini köprüye katılanlardan yana kullandı ve peşlerinden koştu. Onca yaşına karşın gençlerden geri kalmamıştı.

Köprüye ulaşmak o kadar da kolay olmadı. Yollarda tam bir kaos hakimdi. Arabayla giderlerse önlerinin tanklarla kesilme ihtimali yüksekti. O nedenle yürümeyi tercih etmişlerdi. Uzun bir yürüyüşten sonra köprünün ayaklarına doğru yaklaştılar. Orada bir polis bekliyordu. Önlerine çıktı. Polis memuru: “Şu anda köprü asker kılığına giren darbeci teröristler tarafından tutuldu. Tanklar yolu kestiler. Orayı gitmeniz sizin için hayati tehlike taşıyabilir.”dedi. Gruptakiler, “olsun biz canımız pahasına da olsa oraya ulaşacağız. Bütün mesuliyet bizim. Biz canımızı Allah’a ısmarladık. Ölürsek şehit kalırsak gaziyiz” dediler. Bunun üzerine polis: “ O zaman siz bilirsiniz. Siz bunu göze alıyorsanız ve gönül rızasıyla neticelerine katlanıyorsanız benim söyleyecek bir şeyim yok.” Dedi.

Tankların yanına yaklaştıklarında tankların etrafının vatandaşlarca sarıldığını gördüler. Çapulcularla halk hararetli hararetli tartışıyordu. Halk yol yakınken bu yanlıştan dönmelerini ikna edici bir dille anlatıyorlardı sanırım. Ne olduysa bir anda bir hareketlenme başladı. Asker kılığındaki teröristler, silahlarıyla ve tanklardan ateş etmeye başladılar. Besbelli tankların etrafındaki vatandaşların işin kan dökmeden çözülmesi yönündeki ricalarını, uyarılarını, dikkate bile almamışlardı. Herkes bir anda çil yavrusu gibi sağa sola dağıldı. Ancak kimse gerçek bir Türk askeri gibi mevzisini terk etmek istemiyordu. Bazıları kendini tankların önüne attı. Bazıları mermilere meydan okurcasına göğsünü siper etti. Bazıları ise canhıraş bir şekilde yaralanan gazileri güvenli siper olabilecek kurşunlanan arabaların arkasına çekme telaşındaydı. Ancak arabalardan arta kalan siperleri de teröristler tank mermileriyle deliyorlardı. Yerlerde yaralılar vardı. Onları götürecek ambulansların gelme şansı yoktu. Yalnızca yaralıları sağlam kalmış araçlarla taşıyabilirlerdi. Öyle de yaptılar. Ancak hiçbir ahlaki, insani ve vicdani kural tanımayan caniler buna da fırsat tanımıyorlardı. Fırsat buldukça ateş etmekten kaçınmıyorlardı. Bütün bu gözü dönmüş hain sürüsüne karşın oradaki inanmış kalabalığın her biri adeta birer Ulubatlı Hasan gibiydiler. Kendini feda edercesine direniyorlardı. Anadolu’nun yiğit insanları çıplak elleriyle, tankların üstüne çıkarak hain darbeye engel olmaya çalışıyorlardı. Tankın içindeki darbeci töröristler de tankın namlusunu hızla çevirerek silahsız insanlara kalleşçe yöneltiyorlardı. Çıplak elleriyle tankların karşısında dimdik duranlar, tankların üstüne çıkıp savrularak sağa sola düşenler, tanların önünde göğüslerini siper edip altında ezilmeyi bile göze alabilen yiğitler, ruh orduları gibiydiler adeta. Darbecilere geçit vermeyen bu kahramanlar, tıpkı Genç Osman Destanında olduğu gibi “Allah! Allah!” diyerek kelle koltukta kalleşlere karşı mertçe ve korkusuzca mücadele verdiler. Gece yarısına kadar sala, kurşun ve top sesleri hiç susmadı.

Yitik Osman da mermiden kevgire dönmüş bir kamyonetin arkasındaydı. Kolunda bir kurşun sıyrığı, bacağında da bir barut yanığı vardı. Artık o bir gaziydi. Şehitlikle arasında bir tül kadar uzaklık vardı. Allah dilerse o da olur. Önemli olan ne olursa olsun ölmek değil. Bu can eğer vatan için gerekiyorsa inadına yaşamayı seçerdi. Eğer vatan uğruna ölecekse de şehadet şerbetini gözünü hiç kırpmadan içerdi. Aslında onun kaybedecek bir şeyi de pek yoktu. İstanbul’da kimi kimsesi yoktu. Sınıra yakın bir karakolda çalışırken bölücü terör örgütünce lojmana düzenlenen bir bombalı saldırıda bütün aile efradını kaybetmişti. Kendisi de zaten küçük yaşta anne babasını kaybettiği için yetiştirme yurtlarında yetişmişti. Onun babası devletti. Onu aç açık bırakmamış. İş güç sahibi etmişti. Vatan savunmasında görevlendirmişti. Şimdi de başka bir terör örgütüne karşı üzerinde silahı bile olmadan duruyordu. Üstelik o kadar istemesine karşın şehitlik nasip olmamıştı. Kimbilir, kısmet şimdiyedir. Şehitlik kutsal bir mertebe. O yüce makama çocukça bir istekle çıkılmaz. O makama layık olanlar seçilir. O da bu gecenin talihlileri arasında olma umudunu taşıyordu.

Bu bir meydan savaşı değildi ama ondan da tehlikeli bir darbe girişimi ve topyekün bir terör saldırısıydı. Darbeler onun ruhunda hep derin yaralar bırakmıştı. 60 ihtilali çocukluğunda olmuştu. Darbeden tutuklanan çok sevdiği ve örnek aldığı bir büyüğünün başına gelenlere çok içerlemişti. 8o İhtilalinin öncesinde dış güçler ve onların maşaları olan darbecilerin kasıtlı olarak kışkırttıkları ve palazlandırdıkları iç çatışmalar yüzünden üniversiteyi bitirememişti. Buna çok içerleyip askere gitti ve askerliğini bitirdikten sonra da asker olarak kabul edildi. Bu ihtilal de gerçekleşirse, yaşasalardı eğer belki de çocuklarının geleceklerini karartacaktı. Ama bu defa başka olacaktı. Başaramayacaklar… Başaramayacaklar… Diye mırıldandı. Bir anda 60 ihtilali gözlerinin önünden geçti. Kimse sokağa çıkmamıştı. Şimdi öyle miydi? Herkes, yediden yetmişe bütün halk, bayrağını almış hain planlara dur diyorlardı.

Kendisi de bir askerdi. O hiç b ir zaman silahını milletine doğrultmadı. Çünkü halkının değerlerine gönülden bağlıydı. Halkın ferasetiyle demokrasiye uzanan elleri nasıl ters yüz ettiğini defalarca görmüştü. Her darbe girişiminden sonra yapılan ilk seçimlerde halkımız kendi iradesine ipotek koyanlara en net cevabı sandığa yani verdiği oya sahip çıkarak verdi. Halkımız, sözün gerçek sahibinin kendisi olduğunu her defasında sessizce ve soğukkanlılıkla ortaya koydu. Ancak 15 Temmuz’da gerçekleştirilmeye çalışılan bu hain darbe girişiminde Türk halkı bambaşka bir tepki verdi. Darbe sonrasını beklemektense darbe anında tepki gösterdi. Daha önceki darbelerde korktuğu için mi anında tepki göstermemişti? Kuşkusuz hayır. Her şeyden önce o dönemlerde iletişim bu kadar güçlü değildi. Bu önemli bir neden ama belki de daha önemlisi; insanımız devletine zarar vermekten çekiniyordu. Türk milleti “ordu millet” terbiyesi ile yetiştiği için ordusuna ve devletine derin bir bağlılık ve sevgi duyuyordu. İşte tam bu noktada darbeciler ve demokrasi düşmanları da bu zayıf noktayı kullanıyorlardı. “Ülkede düzenin kalmadığını, demokrasinin tehlikede olduğu, Atatürk’ün cumhuriyetle birlikte yerleştirmeye çalıştığı kazanımların bir bir elden gittiği” propagandası yayılarak halkın gözünde sahteden de olsa “kahraman” olmaya çalışıyorlardı. Ancak gerçekleri bir süreliğine gizleyebilirsiniz. Darbe yaparak ülke yönetimini silah zoruyla ele geçirenler, hem vatan savunması için kurulmuş kahraman Türk ordusuna leke sürüyorlar hem de halkın hür iradesiyle seçilmiş hükümetini ve meclisini yok sayarak demokrasinin nefesini kısıyorlardı. Milletin ordusu, milletin meclisini niye alaşağı etmeye çalışır ki? Vatanını seven hangi Türk evladı içinden çıktığı halka tepeden bakabilir? Bunu ya aklını ve beynini birilerine kiralamış mankurt kafalı kişiler yapabilir ya da bu milletin ilerlemesini istemeyen hain ruhlu alçaklar yapabilir. Milletin başına çöküp kendi çıkarları uğruna devleti ele geçiren bir avuç darbeci ve onları destekleyen odakların demokrasiyi geliştirmek gibi bir dertleri hiç olmamıştı hiçbir zaman. Onların ekonomiyi büyütmek, Türkiye’nin sosyal bir hukuk devleti olma yolunda ilerlemesi gibi bir dertleri de hiç olmamıştı.

Yitik Osman’nın hafızası geçmişle bugün arasında gidip gelirken yakınında bir gencin “yardım edin yaralandım!” iniltisiyle irkildi. Başka bir yaralıya yardım ettiği siperden sürünerek çıktı ve genci sürüyerek güvenli bir yere çekmeye çalıştı. Ancak şerefle giydiği o asker elbisesinin içine giren asker kılıklı teröristeler bir anda yaylım ateşi açtılar. Yitik Osman, hemen yaralı gencin üzerine kapaklandı. Onun zaten bir ayağı çukurda kimi kimsesi olmayan biriydi. Bu delikanlının geride gözü yaşlı bırakacağı kimler vardı kimbilir.Genç bir fidanı kaybetmenin acısını en iyi o hissederdi. “Gök ekini biçercesine” içi kıyım kıyım olurdu insanın. Yüreği parça parça olurdu annelerin. En önemlisi de yaşayacağı hayalleri, kuracağı yuva vardı. İşte bu düşünce bile ölümü ve şehadeti göze almaya değerdi. Bir fidanı yaşatarak kimbilir kaç gönüle su serpebilecekti. Hem onlar bu vatanın geleceği için de lazımdılar. Çünkü onlar, bizim yarım kalan hayallerimizin mirasçılarıydılar.

Kulağına tekbirler, salalar, ezanlar doluyordu. İçine bir ferahlık doğmuştu. İşte! İstediği kapı açılmıştı. Artık, ölümün acısını zerre kadar hissetmeyen şehitlerin ruhu, ona eşlik ediyordu artık. Son nefeslerinde gencin kalbini dinledi. Onu kurtarmıştı. Bu sevincini ikiye katladı. Artık kalp huzuruyla çok sevdiklerinin yanına gidebilirdi. O, zaten bu dünyada gurbeti yaşıyordu. Ona bunun için “yitik” diyorlardı. Nerden geldiğini, kim olduğunu bilen bile yoktu.

Sabaha doğru, top ateş kesildi. Hainler bu görülmemiş direnç karşısında daha fazla dayanamamış ve hepsi bir bir teslim alınmıştı. Herkes yaralılara yardım etme telaşındaydı. Delikanlının kıpırdadığını görenler Yitik Osman’ın cansız ve kurşundan lime lime olmuş bedenini yaralının üzerinden alarak önce onu arabaya aldılar. Yitik Osman’ın elleri sıkı sıkı gencin vücunu sarmaladığı için sağlamdı. Bir de yüzünün bir tarafı bir ay gibi parlıyordu. Delikanlı onu kaldırmadan önce o mübarek elleri öpmüştü. Yitik Osman’ı yaralının üzerinden kaldıran ve beraber geldikleri gençlerden biri; “Bizim yitik Osman şehid olmuş. Allah ona şehadet nasip etti.” dedi. Bir diğeri sözünü düzeltti. “Ona artık Yitik Osman demeyin. O, artık bundan sonra. “Yiğit Osman”

Yiğit Osman, ruhuyla olup biteni seyre koyulmuştu artık. O gece daha nice kahramanlıklar yaşanmıştı. Her birini dinleyenlerin tüyleri ürperiyor, gözyaşları durdurulamıyor. Dinleyenlerin hemen hemen hepsinde; “ ah biz de keşke şehit olsaydık!” diye bir gıptayla dolu bir serzeniş oluyor. İşte bu sarsılmaz iman oldukça biz millet olarak her engeli aşabiliriz diye içimize bir ferahlık veriyor. Bunu düşündükçe şehitlerimizi daha bir minnetle anıyoruz. Onların yakınlarına da bir genişlik geliyor. Dudaklarından “vatan sağ olsun” kelimeleri vakarlı bir duruşla bütünleşiyordu.

15 Temmuz darbe girişiminde kendilerine “Yurtta Sulh Konseyi” adını takan vatan haini terör çetesi, devlet televizyonundan silah zoruyla yayınladıkları bildiride tıpkı kendilerinden önceki darbecilerin kullandıkları dille ve söylemlerle konuşuyorlardı. Onlara göre; “temel hak ve hürriyetler zedelenmiş. Seçilmiş liderler; gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içerisindeymiş. Devletimiz uluslararası ortamda hakettiği itibarını yitirmiş. Terör tırmanmış. Bu nedenle de cumhuriyetimizin kazanımlarının karşı karşıya kaldığı tehlikeleri bertaraf etmeyi; laik demokratik sosyal hukuk devleti ilkesi üzerine oturan anayasal düzeni yeniden tesis etmeyi en kısa sürede sağlayacaklarmış.” Bütün bu sözleri, bu sözlerin altında yatan hain emelleri Türk milleti artık çok iyi biliyor. O nedenle halkımız, 15 Temmuz’da, darbecilerin yönetimi ele geçirdikten sonra yeni bir sandık kurma lutfunda bulunmalarını beklemeden seçilmiş lider ve yöneticilerine her şeyden önemlisi de demokrasiye sahip çıkmak için sokağa indi. Bu demokrasi tarihimizde bir ilkti. Kuşkusuz halkımız demokrasiye ilk defa sahip çıkmıyordu. Ama ilk defa darbecilere anında müdahale ediyordu. Yine ilk defa halkın seçtiği temsilciler; gerek cumhurbaşkanı gerek başbakan ve gerekse iktidar ve muhalefet milletvekilleriyle birlikte milletin meclisindeki vekiller, canı pahasına sokağa inen halkla birlikte milli dayanışmanın en güzel örneklerinden birini sergilediler. Tıpkı bu topraklar için şehit ve gazi olan vatan evlatlarının gittiği yoldan giden demokrasi kahramanlarımızın nasıl tarihi bir görev yaptıklarını, nasıl destansı bir mücadele verdiklerini ve nasıl büyük bir felaketin önünü aldıkları zaman geçtikçe daha iyi anlaşılacak ve idrak edilecek.

Bu uğurda şehit düşen Osmanlar, Aliler, Volkanlar, Ahmetler, Muratlar, Ayşeler, Onurlar, Haticeler… Hepsi de bu vatanın bağrında dalgalanan bayrağımız altında huzurla yaşamaya devam edecekler. 15 Temmuz darbesini önlemek için canını siper eden gazi ve şehitlerimiz, tarihin altın sayfalarında yerlerini alacaklar. Demokrasi yolunun her aşamasında onların yaptığı fedakarlıkların büyüklüğü daha da iyi anlaşılacak. Bu vefalı millet, hiçbir zaman bu topraklarda bu bayrağın altında yatan gazi ve şehitlerini unutmayacak ve unutturmayacak. Çünkü onların verdiği mücadele sayesindedir ki vatanın hür ufuklarında bu bayrak dalgalandığı sürece yüreklerimize hiçbir korku hiçbir keder yer edinemeyecek.

ZÜBEYİR SELEN - AHMET SELEN
İkincilik Ödülü 7.500 TL
EMEL EROĞLU
15 TEMMUZ ANISINA
15 TEMMUZ ANISINA

Muazzam bir yükseklikteyim,gök tüm renklerini giymiş üstüne,güneşin kızılı ton ton yayılmış ufuk çizgisine..Dağın zirvesine doğru yolun ne kadar kaldığını kontrol etmek için uçurum kenarından kafamı kaldırıyorum göğe, sonra onu görüyorum.Bir an,bir hayal gibi.Kocaman beyaz kanatları ile çullanıyor üstüme,o yükseklikten hızla beraber aşağı düşmeye başlıyoruz.Döne döne çakılırken vadiye ,ömrüm film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden.. Bilincim,ışık hızında zihnimin en derinindeki anıları,sevdiklerimin siluetini çarpa çarpa yüzüme karanlığa gömülüyor..Gözümü açıyorum..tarifi imkansız güzellikte genişçe bir bahçe,çocuklar cıvıldıyor nehrin kenarında.Arkasında göz kamaştırıcı bir köşk,dışı mercan ve yakuttan.Kapısı inciden..Kapı açılıyor,onu görüyorum tüm ihtişamıyla ..Efendimiz s.a.v. tebessüm ediyor.

Tekrar uyanıyorum,bu sefer yerküredeki odamdayım.Annem ‘’Batuhan Batuhan’’ diye üzerimdeki örtüyü çekiştiriyor.

- Hadi uyan yavrum,sabah namazında dediydin ya 2 saat sonra kaldır annecim diye.
- Biliyorum anne…Ama uyanmak için kötü bir zamanlama..
- Neden ki? Annecim..
- İçimden ‘Çok güzel bir alemdeydim ama anlatamam birçok kez bu rüyayı gördüğümü annem ‘ diye geçirdim.Anlatırsam Efendimizin tebessümünü bir daha göremeyeceğime inanırdım içten içe.Askerdeyken de görmüştüm aynı içiçe geçmiş bu düşü.Bunun keyfini sürmeliydim.
- Yok bir şey annecim.Derin uykudaydım.Bilirsin biraz uykucuyumdur.
- Ah anasının kuzusu.Komandoydun yavrum benim..Kolay mıdır komando olmak.Çarpıştın Bitlis dağlarında.Hamdolsun yavruma kavuşturan Rabbime.Sen oralardayken ben de uykusuzdum burada annem.Geceler boyunca uyumadığım teeccütlere kalkıp sabahladığım zamanlar oldu.
- Biliyorum Annemmm…
Bir öpücük kondurdum ‘annemmm benim’ diyerek kafasına.Hızla kalktım.Üstümü başımı toparlarken annemin mutfaktan pişirdiği mis gibi menemen kokusu odayı doldurdu.’En sevdiğim’ diye fısıldadım.
-Annem mutfaktan seslendi:Yavrumm takvimdeki sayfalar çok birikmiş onları kopar da , getiriver.Sen kahvaltı yaparken ben de göz gezdiririm,hoşuma gidiyor okumak.
Ayetler hadisler falan oluyor ya..
- Tamam annem hallederim.

Hızla yaprakları koparmaya başladım.20 haziran,21 haziran…..14 temmuz ve heh işte 15 temmuz..Takvim yapraklarını üst üste dürdüm,yürürken mutfağa en üsttekine gözüm ilişti.

‘’Gevşemeyin,hüzünlenmeyin.Eğer inanmışsanız ,üstün gelecek olan sizsiniz.(Ali İmran,39)

Amenna ve Saddakna dedimm..İnanç ne güzel şey idi..Herşeye Galip gelen Allahımız vardı bizim..

ve

‘’Haçlıların Kudüs’ü İşgali (1099)’’

Mekke,Medine ve Kudüs..En sevdiklerim ‘dünyanın ötesinde’ şehirler..Ruhları var herbirinin..İsimleri bile diğerlerinden ayrılıyor..Adeta nurdan kelimeler..Aşağılık haçlılar bugün mi işgal etmişti Kudüsü..Ne kanlı bir gündü.O zamanla ilgili kaynakları okurken ağlamıştım.Değilmiydi ki küfür tek millet.Bir yere girince ancak kan ve gözyaşı götürürlerdi.Bunları geçirirken aklımdan annemin yamacına oturuvermiştim..

İş arama maratonu ile dolu yorucu bir günün ardından uyuyakalmıştım kanepede.Zaman gece yarısını geçmiş olmalıydı.Annem ile Babam çalan telefonunun ardından koşarak benim yattığım odaya girip TV yi açtılar.TRT spikeri bildiri okuyordu..

‘’Silahlı güçler yönetime el koymuştur…’’

Nasıl ya ! 2016 da böyle bir şey nasıl olabilirdi! ..Nutkum tutulmuştu,mideme kramplar giriyordu,beynim uyuşuyordu..Uyku sersemliğimi kanepeden fırlarken üstümden atıvermiştim.

Cumhurbaşkanımızı devirip ,idam mı edeceklerdi şimdi !! ….

-OLAMAZZ ,OLAMAZZZ,,ALLAHIM LÜTFEN BÖYLE BİR ŞEYİN OLMASINA İZİN VERME … diye ağlamaya başladı annem.. -Kendimi toparlayıp, Böyle bir şeye izin vermeyiz! Annemm sen ağlama dedimm..Milyonları ödürmeleri lazım bunun için..EvelAllah bizi öldürmeden Reisi almalarına izin verir miyiz hiç ? …Dakikalar geçiyordu..İçimde huzurla karışık inanılmaz bir cesaret büyüyordu,hissediyordum..Aynı hissi Bitliste dağa çıktığımız görevler öncesi de hissederdim..Ne kadar da çok dua edip arzulamıştım şehit olmayı..Nasipti herşey..Ne bir nefes fazla ne bir nefes az..

-Hemen telefona sarıldım..Hakanı,Bilali,Mustafayı aradım..Kardeşim biz çıkıyoruz dışarı buluşalım,ilçe başkanlığına gider bir sorarız..Milyonlar sokağa dökülmeliyiz,Reisimizi verir miyiz ? Bizi çiğnemeleri lazımmm…Benzer cümleler duyuyordum kardeşlerimden de hamd olsun..Biz ma aile hızlıca hazırlanıp evden çıktık…Yavaş yavaş diğer evlerden de komşular çıkıyordu dışarı..Herkes şaşkındı,doğru mu ya nasıl olabilir böyle bir şey diye söylene söylene emin adımlarla bir o kadar da üzgün ve vakurlu bir tavırla tam olarak nereye gitmemiz gerektiğini bilmeden içten gelen bir hissiyatla giderek kalabalıklaşarak yürümeye devam ettik..CNN türk’e cep telefonu ile bağlanmıştı Cumhurbaşkanı ,havaalanlarına demişti..

Sonra çocukluk arkadaşım Ahmet aradı..

- Batuhan biz köprüye gidiyoruz kardeşim..siz de gelin… tankları oraya yığmaya başlamışlar.. Tereddütsüz tamam dedimm…Anneme direkt söyleseydim annelik içgüdüsü ile engel olmaya çalışabilirdi… Babama dedim ki: Babam, siz ilçe başkanlığına gidin..Ben arkadaşların yanına uğrucam onları da toparlayıp birleşiriz sonrasında..

Babam olmaz oğlum yanımızdan ayrılma dedi..Annem de gitme yavrum bir şey olacak ise hepimize aynı an da olsun.Sen gidersen aklımız kalır dedi..Yok annem kısa sürecek.Yakındalar ,bir gideyim ben,merak etmeyin dedim..Köprüye gidince onları cepten arar güvende olduğumu döneceğimi söyler,ikna ederdim nasıl olsa…Annem ile babamı ikna etmeye üzerime yoktu..Canlarımdı onlar benim..

Onlardan ayrılıp yürüyerek hızla köprüye doğru yol aldık..Altunizade üzerinde insanlar grup grup birleşmeye başlamış idi zaten…Köprüye köprüye! …Vatanı savunmaya,hükümeti korumaya,irademizi ayaklar altından kaldırmaya…Gençler ağırlıktaydı,kadınlar,amcalarda vardı…Tüylerim diken diken olmuştu,adeta üzerimize manevi bir sükûnet ve güç inmişti…tank çıksa karşıma elimde durdururdum o kadar farklı hissediyordum…Adım atarken , ‘La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin’ zikrini çekiyordum içimden.Yunus a.s.’ın zikri idi balığın karnındayken Rabbine bu zikir ile niyaz etmiş ve aydınlıklara kavuşmuş idi..Ben de ülkem için,tüm mazlumların dünyadaki tek umudu olan biricik Devletim için,değerli Cumhurbaşkanım ve arkadaşları için aynı şeyi diliyordum..Onların sonları ,her aklıma geldiğinde kalbimin burkulduğu Adnan Menderes ve arkadaşları gibi olamazdı..Lütfen Allahım bize yardım et deyip,dua ede ede köprüye vardık…

Ve sonrası ….Direndik,teker teker arkadaşlarım sniper atışları ile yere yığılırken..Bu kadarını da yapmazlar kendi vatandaşlarına kurşun sıkmazlar diye düşünür iken,2 ay önce görevden döndüğüm komandosu olmaktan gurur duyduğum Peygamber ocağı ordumuza mensup olduğunu iddia eden aslında birer hainden başka hiçbirşey olmayan canavarlar,ellerinde sadece Al bayrağımızı taşıyan vatan evlatlarını birer birer şehit ettiler…

Bedenlerimizi siper ettik, ‘’Eve erzak almaya değil, devlete sahip çıkmaya gelmiştik,son damla kanımıza kadar mücadele edecek idik,farklı bir sabaha uyanacaktık hep birlikte’’inandık,mücadele ettik,gözümüzü bile kırpmadık..Rabbimin ayetinde bahsettiği gibi manevi ordularla desteklendik.. Kim bilebilirdi ki,Bitlis dağlarında hayal ettiğim kavuşmanın ve arzuladığım akıbetin beni Köprüde bulacağını..Kaderdi herşey ama aynı zamanda istemekti de..Gerçekten kalpten isteyince Rabbim duaya icap ederdi..

Sabaha karşı tiz bir ses,sol kaburgamı delip geçti..Önce ayaklarım uyuştu,üşüyordum ve hiç korku ve acı hissetmiyordum..Kelime-i Şehadet getirdim..Anamı son bir kez görebilseydimm diye aklımdan geçirdim.. Ama herşey nasipti, Ne bir nefes fazla ne bir nefes az..Gözlerime karanlık bir perde indi…

Muazzam bir yükseklikteydim,gök tüm renklerini giymişti üstüne,güneşin kızılı ton ton yayılmıştı ufuk çizgisine..Dağın zirvesine doğru yolun ne kadar kaldığını kontrol etmek için uçurum kenarından kafamı kaldırdım göğe, sonra onu gördüm.Bir an,bir hayal gibi.Kocaman beyaz kanatları ile çullandı üstüme,o yükseklikten hızla beraber aşağı düşmeye başladık.Döne döne çakıldık vadiye ,ömrüm film şeridi gibi geçti gitti gözümün önünden.. Bilincim ,ışık hızında zihnimin en derinindeki anıları,sevdiklerimin siluetini çarpa çarpa yüzüme sonsuzluğa gömüldü..Gözümü açtım..tarifi imkansız güzellikte genişçe bir bahçedeydim,çocuklar cıvıldıyordu nehrin kenarında.Arkasında göz kamaştırıcı bir köşk vardı,dışı mercan ve yakuttan.Kapısı inciden..Kapı açıldı,onu gördüm tüm ihtişamıyla ..Efendimiz s.a.v. tebessüm ediyordu…

ŞEHİT BATUHAN ERGİN ANISINA..

(1995 - 15 Temmuz 2016)

ŞEHADET YERİ

15 Temmuz Şehitler Köprüsü

EMEL EROĞLU
Üçüncülük Ödülü 5.000 TL
GÜLGÜN ÇİNKAYA
15 TEMMUZ İLE DEĞİŞEN HAYATIM
15 TEMMUZ İLE DEĞİŞEN HAYATIM

Adım Gülgün Çinkaya, Ankara’da yaşıyorum. 18 yaşındayım. Serebral Palsi adlı bir rahatsızlığım var. Buna bağlı olarak doğuştan yürüme engelliyim. Engel oranım %97.

2016 yılı ülkemiz açınsan ne kadar zor geçtiyse benim ruhsal durumum açısından da bir o kadar zor geçti. Engelimden dolayı liseye başlayamamam beni çok üzüyordu. Hiç dışarı çıkamıyor olmak, hiç arkadaşımın olmaması, beni çok üzüyor çok değersiz hissettiriyordu. Varoluş sebebimi sorgulamaya başladım. Ben bu hayatta ne işe yarıyordum? İçimde gerçekten çok büyük bir boşluk vardı. Canım hiçbir şey yapmak istemiyordu. Beni mutlu eden tek şey ünlü pop müzik sanatçısı Murat BOZ’U dinlemekti.

Hal böyleyken 17 Şubatta Ankara Merasim sokakta askeri servis minibüsüne bombalı saldırı haberi geldi. Terör onları, işlerinden evlerine giderken yakalamıştı. Gittiğim rehabilitasyon merkezinde yemek, temizlik, çay kahve servisi yapan teyzenin astsubay olan oğlu o servisin içindeymiş ve yaralandı. Birebir tanımasam da sürekli bahsedilen birinin başına böyle bir şey gelmesi beni çok etkiledi. Solup giden gencecik hayatlar.. Aradan ay geçmeden yine Ankara Kızılay’da bir Pazar günü, üniversite sınavının yapılacağı gün, kanlı eller yeniden kana bulandı. Bu defa üniversite adaylarının hayallerini yarım bıraktılar ve ben yine haberlerde onların yarım kalan hayallerini izledim. Ya bizimde hayallerimiz yarım kalırsa diye düşündüm. Ya anneme, babama, abime bir şey olsaydı diye düşündüm. Bana kimse bakmayacaktı. Engelli olmamdan dolayı kimse iş vermeyecekti. Eğer ailem olmazsa sokaklarda bir dilenci olarak çürüyüp gidecektim. Tabi bu benim o zaman ki düşüncemdi. Bunları düşünerek, hastalığımdan sürekli şikâyet ederek yaklaşık beş ay geçti. Ve o kara gece 15 Temmuz 2016 Cuma saat 23.30 / 23.45 sularıydı. Canlı yayında MURAT BOZ İZMİR konserini izliyordum. Aniden abimin telaşlı sesiyle sıçradım. Kulağımdan kulaklıklarımı çıkardım. Abim ‘Sosyal medyada TSK yönetime el koydu yazıyor’ diyordu. Annemle balkonda oturuyorduk. Hemen içeri, solana geçtik. Sayın başbakanımız BİNALİ YILDIRIM konuşuyordu. Bu bir darbe değil, darbe kalkışmasıdır diyordu. Annem de ‘Darbe olsaydı, başbakan konuşamazdı. Ülkeyi yönetenlerin tümü içerde olurdu’ dedi. Ama ben inanamadım. Darbeyi TRT1’deki Seksenler dizisinde anlatıldığı kadarınca biliyorum. Orada anlatılana göre darbeyi yapanlar işlerine gelmeyen herkesi suçlu mu suçsuz mu diye bakmadan infaz ediyormuş. Benim babam, normal bir polis memuru olduğu için, onların müttefiki olmadığı için, aynı infaz olayının babamın başına geleceğini düşündüm. Kafamdaki infaz biçimi şuydu: Askerlerin evimizi basıp babamı, annemi, abimi ve beni tarayacağını düşündüm ve eğer böyle bir dehşete maruz kalırsak, bari ben uykudayken olsun diye düşümdüm ve uyudum. Annemle abim hiç uyumamış vatanımız kurtulsun diye dua etmişler. Ben ise gece su içmeye kaldıkça anneme ‘Ne oluyor?’ diye soruyordum. Önce meclisin canlı yayın yaparken bombalandığını söyledi. Bunu duyunca ‘İşte şimdi tam bir Suriye olduk.’ dedim. İçimi çok büyük korku sardı. Tekrar ne oluyor diye sorduğumda TRT’Yİ ve CNN TÜRK’Ü bastıklarını ve TRT’DE sözde darbe bildirisi okutulduğunu söyledi. ‘Türkiye’nin can damarlarına el koymuşlar, kesin Suriye olduk.’ dedim. O gece Suriye olmadık ama tam olarak ikinci kurtuluş savaşı yaşamışız. Bir tarafı çok büyük bir dram, bir tarafıyla kahramanlık destanı yazılmış. Tabi cumhurbaşkanımız Sayın RECEP TAYYİP ERDOĞAN önderliğinde. Bundan bir asır önce Atatürk’ün yaptığını cumhurbaşkanımız yaptı ve halkını sokaklara, meydanlara, o üstlerine asker üniforması geçirmiş hainlerle savaşmaya davet etti. Etmeseydi biraz zor kurtulurduk biz bu beladan. O gece hainler cumhurbaşkanımızı kaldığı otelde öldürerek ülkemizi büyük bir çıkmazın içine sokmak istediler. Neyse ki cumhurbaşkanımız o hainler gelmeden beş dakika önce otelden ayrılmış. Eğer kendisini o gece kaybetseydik halimiz ne olurdu düşünmek bile istemiyorum.

Öte yandan cumhurbaşkanımız tarafından sokağa çağırılan halk, ruhlarını Fethullah Gülen isimli bir şeytana satmış. Asker üniforması giyen, hepsi soğuk birer ölüm robotu gibi halkın üstüne, halkın parasıyla alınmış silah tank ve uçaklarıyla geliyordu. Oysa onların sırtlarında bir bayrak ve göğüslerindeki imandan başka hiçbir şeyleri yoktu. Hepsi, Önce Vatan. Ölürsem şehit, kalırsam gazi anlayışıyla, o tankların altına yattı ve diğer taraftan bu vatanın gerçek evlatları, gerçek kahramanları, özellikle ÖMER HALİS DEMİR o gece Semih Terzi denilen haini, otuz kurşun yiyerek, şahadete erme pahasına vurmuş olmasaydı eğer ben evimde rahat rahat oturup bu yazıyı kaleme alıyor olamayacaktım. Belki de bir savaşın ortasında kalacak, ailemi ve yakınlarımı kaybedecektim. Haberlerde ÖMER HALİS DEMİR’İN vücudundan otuz kurşun çıktığını duyunca, bende beynimden vuruldum sanki. Allah korusun, kendi babam ölmüş gibi hissettim. Keşke dedim, keşke evde akşama kadar boş boş oturacağıma ben şehit olsaydım. Ama o mertebeye erecek kadar özel biri olmadığımı düşünüyorum.

Beni etkileyen bir diğer şey cumhurbaşkanımızın reklamcısı Erol Olçak ve 16 yaşındaki oğlu Abdullah Tayip’in 15 Temmuz gecesi sokakta olmasıydı. ‘16’sındakı çocuk kendini sokaklara vatanı için atıyor, sen boş oturuyorsun’ dedim kendime. Cumhurbaşkanımızın onların cenazesinde ağladığını görmek beni çok etkiledi. O çok metanetli bir adamdı ve bu kadar duygulandığına göre durum çok vahimdi. Bir kez daha anladım bunu.

Hani demiştim ya ölürsem şehit, kalırsam gazi anlayışıyla çıktı halk sokağa diye. Bu cümle benim için çok önemli. Çünkü 15 Temmuz’da düşüncelerimi değiştiren cümle bu oldu. “Gazilik” Kendi kendime şöyle düşündüm. Dedim ki insanlar oraya ezanlar susmasın, bayrağımız yere düşmesin diye hayatlarından geri kalmayı göze aldılar ve belki hiç iyileşemeyecekler. Sonradan sağlığını kaybetmek daha zor. Allah bana bu derdi ben istemeden verdi. Onlar böyle olacağını tahmin ederek gittiler. Onlar sırf vatanları için sağlıklarını kaybederken, ben boş boş oturup hastalığıma isyan etmemeliydim. Ve ondan kurtulup sağlığıma kavuşmak için çabalamalıydım. Şimdi destekli olsa da yürüyorum ve daha iyiye de gideceğim inşallah. 15 Temmuz düşüncelerimi değiştirdi. Değişen düşüncelerim sayesinde sağlığıma kavuşacağım ve hayatım değişmiş olacak. 15 Temmuz’dan kendi adıma çıkardığım ders budur.

GÜLGÜN ÇİNKAYA