Selahattin Yusuf

03 Aralık 2012, Pazartesi

Oruç bize yurdumuzu tarif eder

Milyonlarca insanla birlikte, aynı anda, aynı hisler içinde oruç açmanın neşesi, asla bu dünyaya ait bir sevinç değil. Bu dünyaya ait olmamaklığı, ona asıl büyüklüğünü veren şey işte. Hayatımızda metafiziğe ne kadar yer açarsak, aslında dünya içinde sıkışmış hayatımız da o kadar nefes alabiliyor. Türkiye modernliğin içinde kendine özgü bir yer açıp ilerleyebildiği ölçüde, kendi doğal gücünü de bastırdı. Modernliğin içinde ilerlemesi mecburiydi bir yerde. Yenilmiş olanın şiiri hep budur, değişmez. İnanmayan, Yuri Arabov'un yazıp Aleksander Sokurov'un yönettiği ve Japon İmparatoru'nun son günlerini anlatan o filme (The Sun) bir daha baksın. Orada, boyun eğmeyeceğine, "eğemeyeceğine" inanılan İmparator'un, aptal bir İngiliz/ABD generaline boyun eğerken aklını da kaybettiği, çocuklaştığı fark edilir. Asıl trajedi orada işte. Yahya Kemal ile birlikte Paris'ten gelip Japonya'ya devam edecek yolcular arasındadır. Bir "Jön Japon"dur. Gemi Karaköy'e yaklaştığında İstanbul'a bakar uzun uzun ve der ki; "Hayır, sizden modernlik çıkmaz, çok yavaş ilerliyorsunuz.." Ben A. Sokurov'un o "Jön Japon"a sonradan o filmle ne demek istediğini, bize ne demek istediğini filan burada tartışacak değilim. Ama tartışmak istediğim, daha doğrusu söylemek istediğim bir şey var: İster bir sabah şehirlerinizin üstünde dev atom bombası mantarlarıyla uyanın, isterseniz iddia ettiğiniz bütün hayat görüşlerinizden sizi ayıracak büyük kültürel patlamalarla uyanın; boyun eğmek bir parça çocuklaştırır. Aklınız, irfanınız, öz güveniniz ve öz saygınız sendeler, titrer, düşer kalkar, yeniden düşer. Ramazan gibi mucizevi bir iklimin Türkiye topraklarından çok uzun yıllar uzak kalmış olmasının, yukarıda irdelemeye çalıştığım şeylerle doğrudan ilgisi var. Bizler ya muhafazakâr bir goygoyculukla ve yalnızca isimler sayarak ve zaferler hayal ederek tembelleştik; ya da ismine nedense ilericilik denmiş olan hamleler içinde, gerçek zenginliklerimizden gün be gün soyunup dökünerek, yel değirmenlerine doğru "ilerledik". Yerimizi yurdumuzu asla bilemedik. Belirleyemedik. Dahası, yerimizin yurdumuzun neresi olduğu kaygısıyla tanışmadık. Uzak durduk bundan. Oysa bizi birinci sınıf bir kaygı sahibi yapacak olan şeylerdi bunlar. "Kaçış Planı" programlarından birini tamamen ayırdık ve Haşmet abiyle konuştuk. Konuştukça da anladık ki konular bitmiyor; tersine başlıyor. Konuştukça konu açılıyor. J. Luis Borges'in "Kum Kitabı" gibi yani, bir nevi. Neydi peki bu bitmeyen konu? Yerleşmek. Evet, yerleşmek meselesini konuştuk. Hatta bu bizim aramızda bir yıldır zaman zaman geri dönülüp, yeniden açılıp konuşulan bir mesele oldu. Taa benim ev arama zamanımdan beri. O zamanlar sağ olsun sık sık arayıp veya mesaj atıp haber alıyordu Haşmet abi. Ben de aylarca "Gene bulamadım abi" diye cevap vermek zorundaydım. Çünkü gerçekten de bulamıyordum ev. Hayır, ev çok vardı da içinde yaşayabileceğim bir ev yoktu. İçinde yaşayabileceğim ev de çoktu aslında ama.. İşte bu "ama" bütün işi bozuyordu: İçinde ruhen de yaşayabileceğim, içine ruhen de yerleşebileceğim bir ev aradığımı fark ettim. O olamıyordu işte! Onu aradığımı çok sonra fark ettim. Ayaklarıma kara sular inip de onu aradığımı anladığım an bitmişti mesele. Artık aramayacaktım. Bulamayacağımı, bulamayacağım bir şey aradığımı fark etmiştim sonunda. Dünya üzerinde ruhen de içine yerleşebileceğimiz bir evimiz olamayacaktı. Tek çaremiz, ona yakın bir şey aramaktan ibaret olacaktı, o kadar. Gerisi kolaylaştı. Çok geçmeden buldum bir ev. Şimdi içinde yaşıyorum.

Diyorum ki ne yaparsak yapalım, bizi, asla kontrol edemeyeceğimiz metafizik yönetiyor. Hem en büyük açlığımız orada; hem de büyük merhemimiz. Milyonlarca insanla birlikte, aynı anda, aynı hisler içinde oruç açmanın neşesi, asla bu dünyaya ait bir sevinç değil. Bu dünyaya ait olmamaklığı, ona asıl büyüklüğünü veren şey işte. Hayatımızda metafiziğe ne kadar yer açarsak, aslında dünya içinde sıkışmış hayatımız da o kadar nefes alabiliyor. Evlerimizde ruha ne kadar yer açtığımız; sokağımızda caddemizde ve şehrimizde metafiziğe ne kadar yer açtığımızla çok ilgili. Koca İstanbul Ramazan ayı boyunca, bulunduğu yere ruhen de yerleşmiş gibi geliyor bana. Yüzünde öyle bir dinginlik oluyor İstanbul'un. Öyle bir memnuniyet, öyle bir afiyet, öyle bir sevinç oluyor sanki.

2-15 AĞUSTOS 2012

SON DAKİKA