HAŞMET BABAOĞLU
Pazar notları: Avlular...
Bilirsiniz, çocukların dışı hareketli, içi üşengeçtir. Çocukluğumu hatırlıyorum da, bazen hiçbir şey yapmak istemez, öylece uzanır tavana bakardım. Ama rahmetli ninem su istedi mi, yerimden fırlar, bir koşu mutfağa gidip nineme su getirirdim. Ninemin yüzünde önce tatlı bir gülümseme oluşurdu; ardından hafif bir ağız şapırtısı, yutkunma ve ferahlık. Sonra o söz: "Su gibi aziz ol yavrum!" O sözü duymak için tekrar mutfağa koşabilir, bütün bardaklara su doldurup getirebilirdim.
Benim için "dualar duası"ydı.
Azizlerin ortalardan çekilmesiyle, suyun kirlenip azalması arasında bir bağ var. Kesin!
Susuzluk kısa sürede karakter değiştirir. Suya özlem duyarız. İhtiyaç veya iştah değil.
Ayrılık, susuzluktan dili, damağı kurumaktır. Fuzuli değil miydi, ayrılık hararetini "Susuzum bir kez bu sahrada, menüm çün ara su" diye anlatan?
***
Psikanaliz tarihinin en ilginç fakat belki de en çok savsaklanmış düşünürlerinden olan Otto Fenichel "sıkılan insan, dilinin ucuna gelen bir adı unutuvermiş gibidir." O halde sıkılan çiftler neyi unutmuş da hatırlamaya çalışıyor olabilirler? "Kendi"lerini mi? İlişkinin öncesinde kapı önünde terk ettikleri "kendi"lerini...
Zeytin ağacı canlandırıyor beni, servi ise sakinleştiriyor. Ya incir ağacının hükmettiği avlular? Huzur sanki...
Avluları seviyorum. Dışarıya kapalı, gökyüzüne açıklar. Utangaç bir âşığın kalbi gibi...
"Yeni tatlar keşfedin!" Neden? "Eski"sinin hakkını verdik mi bakalım! Hem her haz kaynağına açgözlülükle saldırmanın adı ne zaman "keşfetmek" oldu?
(NOT: Bazı notlar tanıdık geldiyse, şaşırmayın. Yine bir "tavan arası temizliği" yaptım, eski notlarımı gözden geçirdim, bazılarını baştan yazdım.)
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.