ATİLLA DORSAY
Adana'da neler oldu?
SİNEMA BİR UZMANLIK ALANIDIR
En iyi derlemesini çarşamba günü köşesinde Mevlüt Tezel'in yaptığı bu nedenler mi, önemli filmleri sanki eledi? Bunu bilemem. Kimseyi de suçlamak istemem. Ama şunu söyleyebilirim: Sinema sanatı öylesine yüksek bir düzeye ulaştı ki, artık herkesin bu düzeyi kavrayıp, hakkını vermesi mümkün değil. Bu artık bir uzmanlık alanıdır. Bir eğitimden çok, bir kendini adama, bir gönül bağlama, bir özveri sözkonusudur. Bu haz ve tüketim toplumunda, yapılacak onca şeyden birazcık vazgeçip eski-yeni daha çok iyi film izlemek, biraz sinema kitabı okumak, klasiklerin niye klasik olduğu üzerine kafa yormak, sinemanın özünü, ruhunu kavramaya çalışmak... Yoksa ister ord. prof. titri taşıyın, ister ünlü bir yönetmen olun. İster bir yıldız, hatta isterseniz sinema yazarı... Kesin olan şudur ki (gördüklerimden örnek veriyorum) Yeraltı ve Araf gibi filmlerin o başdöndürücü sinemasal düzeyini kavramak kolay değildir. Yönetmenlerinin hayli uzun çabalar ve deneyimlerle ulaştıkları bir merhaledir o... Karşılarında son derece iyiniyetli, önemli şeyler söyleyen, cesur ve çağdaş genç sinema örnekleri vardır, hep olacaktır. Ama o üstün sanatsal düzey bambaşka bir şeydir. İşte Adana'da bu yıl bu kavranamadı. Ve jürilerin sinemasal düzeyi, ustalarınkine erişemedi. Bu ödül listesinin, ileride katılanlara onur getireceğini sanmıyorum. Umarım Antalya jürileri daha sağduyulu davranır.
***
Ne tuhaf. Geçen pazartesi üst üste üç film izledik, basın gösterimlerinde. Ve üç ayrı kent bulduk karşımızda. Woody Allen gözüyle Roma (Roma'ya Sevgilerle) yedi yönetmenin gözünden Havana (Havana'da 7 Gün) ve de Yargıç Dredd'de, uçuk bir bilimkurgusal fantezi aracılığıyla geleceğin ürkünç bir Amerikan kenti. Roma elbette muhteşemdi. Hiç değişmeyen, bir taşı bile yerinden oynamayan ölümsüz şehir. Havana, 15 yıl önce gördüğüm gibiydi: Parasızlığın pençesinde kıvranan, ihmal edilmiş bir eski ve güzel kent... Ama en ürküncü, Dredd'in fütürist kentiydi: Washington civarında, tam 800 milyon kişinin yaşadığı bir büyük çöplük. Gereksiz yere yapılmış ve içten içe çürümüş dev bloklar, betona teslim olmuş bir çevre, yok edilmiş bir doğa, renklerden bilinmeyeni haline gelmiş yeşil. Ve elbette suç, cinayet ve korku. Bu gidiş, size bir başka kenti hatırlattı mı? O aslında uyduruk bilimkurguların bu yararı oluyor: Eğer şehircilik bu yönde gelişirse, gelecekte ne olacağını bize gösteriyor ve hepimizi uyarıyorlar. Kentlerimizi, özellikle de İstanbul'u yönetenlerin bu tür filmleri görmeleri ne iyi olurdu. Yargıç Dredd'den başlamaya ne dersiniz?
***
Önceki hafta bu sütunda 'Tarabya izlenimleri'mi yazmış ve özellikle bu koyun, İstinye ile birlikte marina yapımına ve dolayısıyla betonlaşmaya açıldığından yana yakıla dem vurmuştum. Yanıtını yolculuk dönüşümde buldum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi basın danışmanlığının gönderdiği bilgi ve resimlerde, yapılanın sadece koyların ortasında, belli sayıda tekneye hafif malzemeden yapılmış yüzer iskeleler (tekneparklar) kurmak olduğu, kıyıların tam tersine tesis ve tekne işgalinden kurtarılıp açık ve yeşil alanlar haline getirileceği belirtiliyor. Bilgileri de tasarım resimlerini de ikna edici buldum. Ve çok sevindim. İlgililere teşekkür ediyor, çabalarında başarılar diliyorum.
***
***
Benim de uzun zamandır (10 yıldır) bir köpek sahibi olduğumu biliyorsunuz, kaç kez yazdım. Ve elbette ben de sokaktaki kedi ve köpeklerin kaderiyle ilgiliyim. Ama hiçbirimiz bu konuda Ömür Gedik kadar çaba harcamıyoruz. Sevgili Ömür'ün yeni hazırlanan 'sokak hayvanlarını koruma yasası' konusunda belirttiği tüm sakıncaları inceledim. Belli ki iyiniyetle hazırlanmış, ama yetersiz bir yasa. Başta Ömür, tüm hayvansever kişi ve kurumların ortak biçimde belirttiği kaygılara ben de katılıyor ve tasarıda gereken değişikliklerin yapılmasını bekliyorum.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.