İLKER GEZİCİ
Paranoyanın gölgesinde bir hesaplaşmabir
In Bruges, Üç Billboard Ebbing Çıkışı - Missouri ve The Banshees of Inisherin gibi unutulmaz filmlere imza atan McDonagh, yeni filmi Vahşi At Dokuz'da izleyicileri tarihin akışını değiştiren 1973 Şili darbesinden kısa bir süre öncesine taşıyor. Ülkede askeri darbenin ayak sesleri duyulurken CIA için çalışan iki deneyimli ajan, Chris (John Malkovich) ve Lee (Sam Rockwell), büro şefleri MJ'nin (Steve Buscemi) emriyle Paskalya Adası'na gönderiliyor. Pasifik Okyanusu'nun ortasında, devasa Moai heykelleriyle ünlü bu uzak ada, ilk bakışta siyasi çalkantılardan kaçabilecekleri huzurlu bir sığınak gibi görünüyor. Ancak iki eski çalışma arkadaşının yolculuğu kısa sürede karmaşık bir hesaplaşmaya dönüşüyor.
Geçmişte birlikte imza attıkları karanlık işler, uluslararası komplolar ve güven sorunları gün yüzüne çıkarken Chris'in iki asi genç öğrenciyle kurduğu beklenmedik yakınlık da dengeleri değiştiriyor. İki ajanın birbirlerine duydukları güven, sadakat ve geçmişleriyle yüzleşme biçimleri filmin temel çatışmasını oluşturuyor. Film aynı zamanda CIA'in dünya genelindeki operasyonlarına da eleştiri yapmaktan geri kalmıyor. Filmin adı aslında hikâyenin geçtiği Paskalya Adası'ndaki gerçek bir ayrıntıdan geliyor. Ancak oldukça sembolik bir anlamı da var.
Paskalya Adası'nda (Rapa Nui) özgürce dolaşan dokuz vahşi at bulunuyor. Yönetmen Martin McDonagh, yaklaşık 15 yıl önce adayı ziyaret ettiğinde bu atlardan etkilenmiş ve onları hikâyenin atmosferine dâhil etmiş. John Malkovich ve Sam Rockwell'in birlikteliği filmin en güçlü kozlarından. Malkovich'in kendine özgü soğukkanlılığı ve tekinsiz oyunculuğu, Rockwell'in enerjik, huzursuz ve öngörülemez performansıyla güzel bir karşıtlık oluşturuyor. İki oyuncunun arasındaki gerilim, hikâyenin temposunu belirleyen en önemli unsurlardan biri. Hareketli bir casusluk macerası bekleyenler için filmin temposu zaman zaman ağır gelebilir. Ama McDonagh'ın kendine özgü kara mizahını, uzun ve zekice yazılmış diyaloglarını, karakterlerin iç dünyasındaki çatışmaları sevenler için oldukça cazip.
Görkemli bir Hint destanı
İnsanlık tarihinin en eski ve etkili destanlarından biri olan Ramayana, bu kez dev bütçeli bir sinema prodüksiyonuyla beyaz perdeye taşındı. Ranbir Kapoor, Yash ve Sai Pallavi'nin başrollerini paylaştığı Namit Malhotra'nın yapımcılığını üstlendiği Ramayana Efsanenin Doğuşu, yalnızca Hindistan'da değil, dünya çapında izleyiciye ulaşmayı hedefleyen iki bölümlük büyük bir sinema projesinin ilk halkası. Projenin iki filmi için ayrılan bütçe ise yaklaşık 500 milyon dolar. Bu rakam, Ramayana'yı dünya sinema tarihinin en iddialı ve maliyetli yapımlarından biri hâline getiriyor. Neticede Ramayana, yalnızca Hindistan'ın değil, Asya'nın geniş bir coğrafyasının kültürel hafızasında önemli bir yere sahip. Yüzyıllardır farklı dillerde edebiyat, tiyatro, dans ve görsel sanatlar aracılığıyla yeniden anlatılan destan, bu kez küresel sinema endüstrisinin olanaklarıyla yeni bir yorum kazanıyor. Filmin en önemli iddiası da Hindistan'ın mitolojik ve kültürel mirasını uluslararası izleyiciyle buluşturmak. Bunu da çağdaş sinema teknolojisi, görsel efektler ve uluslararası yıldızlardan oluşan oyuncu kadrosuyla hayata geçiriyor.
Valmiki'ye atfedilen kadim Ramayana destanından uyarlanan film, prens Rama'nın sürgünle başlayan yolculuğunu, eşi Sita'yı kurtarma mücadelesini ve Lanka'nın güçlü hükümdarı Ravana ile karşı karşıya gelişini anlatıyor. Filmin yönetmen koltuğunda, daha önce Dangal filmiyle büyük başarı yakalayan Nitesh Tiwari oturuyor. Tiwari, bu kez çok daha geniş ve fantastik bir mitolojik evreni sinemaya taşıyor. Yapımın dikkat çekici özelliklerinden biri de müzik dünyasının iki önemli ismini bir araya getirmesi. Oscar ödüllü besteci Hans Zimmer ile Hint sinemasının dünyaca tanınan müzisyeni A. R. Rahman, filmin özgün müziklerine imza atıyor. İki farklı müzik kültürünün buluşması, destanın epik atmosferini güçlendiren unsurların başında geliyor.
Görsel efektlerde ise Dune, Interstellar ve Inception gibi büyük yapımlarda çalışan, Oscar ödüllü ekibin imzası var. Devasa savaş sahneleri, fantastik karakterler ve mitolojik dünyanın görsel tasarımıyla film, seyirciye büyük ölçekli görkemli bir sinema deneyimi sunuyor. Bu destansı filmin hakkı ancak sinema salonlarında veriir.
Çakallıkta sınır tanımıyorlar
Türk sinemasında bir komedi serisini sekiz filme taşımak hiç kolay değil. Hele ki izleyicinin alışkanlıklarının hızla değiştiği, sinema salonlarının dijital platformlarla rekabet ettiği bir dönemde... Murat Şeker'in yönettiği Çakallarla Dans, sekizinci macerası Şututgart Çıkarması ile bu istikrarın dikkat çekici örneklerinden biri olmayı sürdürüyor. 2010 yılında başlayan serüven, ilk filmden itibaren kendine has mizah dili ve karakterleriyle geniş bir izleyici kitlesi yakaladı. Kayınço Gökhan, Köfte Necmi, Del Piero Hikmet ve arkadaşlarının bitmek bilmeyen maceraları, yıllar içinde seyircinin aşina olduğu bir komedi evrenine dönüştü. Rakamlar da bu ilgiyi doğruluyor. Serinin ilk yedi filmi 7 milyon seyirciyi aştı. Özellikle 2014 yapımı Çakallarla Dans 3: Sıfır Sıkıntı, 1 milyon 666 bin seyirciyle serinin en çok izlenen filmi oldu.
Sekizinci filmde ekip bu kez rotayı Almanya'ya çeviriyor. Şevket Çoruh, Timur Acar, Murat Akkoyunlu, Didem Balçın ve Hakan Bilgin'i yeniden bir araya getiren yapımda kahramanlarımız, gizemli kişiler tarafından kaçırılarak kendilerini Almanya'daki bir insan kaçakçılığı şebekesinin ortasında buluyor. Stuttgart'ta başlayan bu uluslararası macerada karşılarına çıkan en dikkat çekici isim ise çetenin lideri Yenge karakteriyle Nur Sürer. Sürer'in oğlu Şerafettin Topmüller'i canlandıran Tim Seyfi'nin ekibe yeniden dahil olması mizah dozunu yükseltiyor. Murat Şeker ve Ali Tanrıverdi'nin senaryosunu yazdığı film, 16 yıldır hayatımızda olan serinin takipçilerini yine memnun edecektir. Bu arada ilk filmden bu yana müzikleriyle de dikkat çeken serinin sekizinci filmi de bu konuda hayli iddialı.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.