OKAN MÜDERRİSOĞLU
Doğu Akdeniz’de “istikrar çizgisi”
Dünya değişiyor. Riskler çeşitleniyor. Alışılmış güvenlik mimarisi çöküyor. 9. Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel'in, "Dünkü güneşle bugünkü çamaşır kurutulmaz" sözünde karşılığını bulan günlerden geçiyoruz. Görünür gelecekte, küresel sisteme "orta ölçekli devletler ve aralarındaki iş birliklerinin" damga vuracağı anlaşılıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın teşvik ettiği, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın "diplomatik", Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler'in "askeri", MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın "istihbari" açıdan içini doldurduğu "Bölgesel Sahiplenme Politikası" artık asrın gerçekliğine dönüşüyor. Öyle ki bugün Kanada Başbakanı Mark Carney bile bu üçüncü yolu savunuyor. "Tek başlarına küresel sistemi değiştirecek büyüklükte olmayan ancak bir araya geldiklerinde ciddi ekonomik ve askeri ağırlık oluşturan ülkelerin ittifak kurmasını" öneriyor!
Hal böyle iken...
Türkiye'nin güvenlik ve refah sınırları ister istemez "tarihi, jeopolitik ve jeostratejik" eksende gelişiyor. Son dönemde imza atılan uluslararası metinleri, çağın rasyonel gereklilikleri üzerinden okumak gerekiyor.
Mekke Ortak Savunma Anlaşmasını (Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan), savunma sanayiinde güç birliği hedefleyen Bedir İttifakı'nı (Türkiye-Pakistan-Katar-Endonezya) ve Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Belirleme Mutabakatını birlikte değerlendirdiğimizde hem Türkiye'nin hak, alâka ve menfaatleri hem de bölgesel huzur ve istikrar için kritik önemde olduğu anlaşılıyor!
***
Şimdi burada Mısır'a ayrı bir parantez açmakta fayda var. Zira, yazımda göreceğiniz haritanın "taralı alanı" çok kritik.Bu ince detayı anlatmadan önce, hatırlatmak isterim ki... Türkiye ile Mısır arasında Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması/Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması yapılması durumunda Mısır, Yunanistan ile arasındaki dokümanlara kıyasla en az 15 bin km² ilave deniz yetki alanı kazanma şansına sahip. Neden? Çünkü, Yunanistan'ın; Meis, Girit, Rodos ve Kerpe gibi adaları baz alarak buraların tam etkiyle kıta sahanlığı yarattığını savunması, Mısır'ın deniz yetki alanının kuzey sınırlarını daraltmakta. Türkiye ise haklı ve hakkaniyetli olarak deniz sınırları çizilirken adaların değil, ana karaların kıyı uzunluklarının esas alınması gerektiğini belirtmekte.
Gelelim haritamızdaki hassas noktaya...
Esasen bu konu, Mısır ve Libya'nın bir masa etrafında oturup çözmesi gereken mesele. Ama Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren yönleri de var. Zira, haritadaki çizginin "yatay" olması ile "dikey" olması arasındaki fark Türkiye'nin, Libya ile yaptığı anlaşmanın adeta şah damarına denk geliyor. Ve bahse konu sahada, hidrokarbon yatakları bulunduğuna dair kimi tespitler de Doğu Akdeniz'deki pek çok dengeyi derinden etkiliyor. Tablo, ilk bakışta çetrefilli gibi görünse de "kazan/kazan" anlayışına uygun çözümü de bulunuyor. Bu, Türkiye'nin önerdiği bir formül aslında. Türkiye-Libya-Mısır'ı aynı ekonomik paydada buluşturan, ortak arama/işletme faaliyeti ile çıkarılacak doğalgaz/petrolden tüm tarafların istifade edeceği, dayanışmayı artıracak bir modelden söz ediliyor.
Kaldı ki Türkiye ve KKTC, Kıbrıs'ın çevresindeki potansiyel doğalgaz kaynakları için de 4'lü şirket kurulmasını gündeme getirmişti. Devletlerin, birbirlerini tanıyıp tanımadıklarından bağımsız olarak kurulacak o uluslararası şirket üzerinden Ada'nın doğal kaynaklarının eşit ve adil paylaşımının mümkün olabileceği savunulmuştu. Hatta Ankara, bir adım ileri giderek kıyıdaş ülkelerin tamamını kapsayan "Doğu Akdeniz Konferansı" toplanmasını da istemişti.
Netice olarak...
İsrail ve Yunanistan'ın ürettiği istikrarsızlığın maliyeti, Doğu Akdeniz ülkeleri tarafından görüldükçe denklem er ya da geç yeniden kurulacak. Denklemin bilinmeyenlerine çözüm bulan aktörler kazanacak, kısa vadeli hesaplarını maksimize etmenin peşinde koşan küçükler kaybedecek!
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.