NEBİ MİŞ
Ortadoğu’da yeni bir düzen ne kadar mümkün?
Bugüne kadar Ortadoğu'nun geleceği üzerine çokça konuşulan farklı senaryolar, "yeni Ortadoğu jeopolitiği" bağlamında yazıldı, konuşuldu. Bugünlerde yine dünyanın önde gelen mecralarında "yeni Ortadoğu düzeni" ile ilgili farklı senaryolar tartışılıyor.
Bugünkü dünyanın içinden geçtiği süreç analiz edilirken, "eski düzenin aşındığı fakat yerine yenisinin henüz kurulmadığı" söylemi nerdeyse bir slogana dönüşmüş durumda.
Bu görme biçiminin bugünkü dünyayı tarif etmede bir karşılığı varsa, buna en uygun bölge Ortadoğu'dur.
Geçtiğimiz ay Foreign Affaris'te, "Amerikan Ortadoğu'sunun sonu" başlıklı analizde, ABD-İsrail'in İran'a yönelik başarısız savaşı ve Gazze soykırımının 1991'den bu yana Ortadoğu'da hüküm süren Amerikan hegemonyasını sarstığı tezinden hareketle kabaca şu argüman dile getirildi:
"Körfez müttefiklerini koruyamayan, Hürmüz boğazını açık tutamayan, desteklediği rejimlerin güvenlik taleplerine cevap veremeyen Washington'un stratejisi, askeri ve siyasi olarak iflas etti. Bölge, Süveyş Krizi'ni akıllara getiren tarihsel bir kırılma ile karşı karşıya ve öngörülemez bir döneme giriyor."
Bu hafta içinde The Economist dergisi, ABD'nin Irak'tan tamamen çekilmesini analiz ederken, "Washington'un bıraktığı boşluğu Türkiye, İran ve İsrail dolduracak" temalı bir analiz yayınladı.
Batı merkezli düşünce kuruluşları ve önemli medya mecralarında benzer içerikli onlarca analize her gün bir yenisi ekleniyor.
Önce bir hususun altını çizmek gerekir. Batı merkezli yayınlanan bu tür analizlerin stratejik bağlamı ve neyi senaryolaştırdığı konusunda dikkatli olmak gerekir. Mevcut gerçekliği, belirli çıkar merkezlerinin beklentilerine göre stratejik bir dile çevirdiği ihtimalini ve orta ve uzun vadede bu analizlerle neyin hedeflendiğini doğru okumak elzemdir.
Son yüzyılda Ortadoğu, bölge dışı büyük güçlerin müdahalesi ve mücadelesi üzerinden şekillendi. Birinci Dünya Savaşı sonrası, İngiltere ve Fransa'nın müdahaleleri ile şekillenen bölge, Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD ve Sovyetlerin çekişmesine sahne oldu. 1990'lardan itibaren, İsrail'in güvenliği ve enerji yollarının kontrolü bakımından Amerikan ağırlığı belirleyici oldu.
Bugün için ABD'nin Ortadoğu'dan tamamen çekildiğini söylemek yanlış olur. Irak ve Suriye'den askerlerini çekse de, bölgede 8 kalıcı 19 farklı askeri üssünün bulunduğu ve üslerde 30-40 bin arasında askerinin olduğu biliniyor. Bu tablo karşısında şunu söylemek mümkündür: ABD'nin Ortadoğu politikasında, Trump politikalarının bir tercihi olarak, Washington'un ağırlığı azalıyor.
ABD/İsrail-İran savaşı henüz sonuçlanmış değil. İran, Hürmüz'de keşfettiği küresel ve bölgesel maliyet üretme kabiliyetini Babülmendep'e genişletmek istiyor. Savaş sonrası bölgede hegemonya alanlarını güçlendirebileceği varsayımı ile hareket ediyor.
ABD ise İran'a yönelik abluka ve yaptırımları derinleştirerek, ekonomik olarak "çökmüş bir devlet modelini" ortaya çıkarmaya çalışıyor.
İsrail, Gazze soykırımı ve bölgesel savaş planı ile ABD'yi İran ile savaşa sürükledi. Suriye ve Lübnan başta olmak üzere yayılmacı saldırılarını sürdürüyor. Ortadoğu'nun istikrarsızlığına yatırım yapıyor.
Körfez ülkeleri, kendi güvenlik garantilerini çeşitlendirmenin yol ve yöntemlerini arıyor. Sadece ABD güvenlik garantilerinin yeterli olmadığını yaşayarak deneyimlediler.
Irak, devlet dışı silahlı yapıları, devlete eklemlemek ya da ülke dışına çıkarmaya ve ekonomik bağlantılarını-Kalkınma yolu projesinde olduğu gibi- güçlendirmeye çalışıyor.
Suriye, iç savaş sonrası yeniden yapılanma ve kalıcı istikrar için çok boyutlu bir dış politika yürütüyor.
Pakistan bölgesel ve küresel denklemde etkin olmaya çalışıyor.
Türkiye ise, yeni Ortadoğu düzeninde, masaya bir teklif koyarak düzen kurucu bir yaklaşım sergiliyor. Bölgesel sahiplenme politikası ile, bölgenin sorunlarını yine bölgesel aktörlerin kendi irade ve girişimleri ile çözülmesinin önemli olduğu gerçeğinden hareketle meselelere yaklaşıyor.
ABD'nin belirleyiciliğinin azaldığı bir denklemde, Türkiye'nin önemsediği husus; yeniden tek bir gücün hegemonya kurduğu bir sistemden ziyade, çok ortaklı bir güvenlik mimarisi ile ekonomik ilişkilerin derinleştiği, diplomasinin karşılıklı güven temelinde etkin yürütüldüğü, topyekûn istikrara katkı yapacak bir yeni düzenin kurulmasıdır.
Bu bağlamda, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kurulan Mekke Ortak Savunma Anlaşması bu yeni düzene model ve öncü olması bakımından önemlidir. Bu ittifak başarılı olduğunda, bölgenin diğer ülkelerini de kapsayacak şekilde genişlemesi mümkündür. İttifak ülkeleri de bu modeli dışlamamaktadır. Şimdiden altı farklı ülkenin katılmak için istekli olduğu biliniyor.
Son yüzyılda Ortadoğu'daki büyük değişim ve savaşlar, bölge dışı güçlerin müdahalesi ile oldu. Bugüne kadar, bölgenin güvenli geleceği için ortaya çıkan her yeni fırsatı aynı güçler geriye döndürdüler. Bugün için bölgedeki her aktör, farklı şekillerde ve tekrar tekrar bu sınamalardan geçtiler.
Dolayısıyla, geçmişin tecrübesinden yararlanarak, bölgesel güçlerin kendi güvenliklerini, ekonomik bağlantılarını ve stratejik ortaklıklarını bölgenin güven ve istikrarına katkı yapacak şekilde kendilerinin belirlediği bir yeni düzen imkanı ortaya çıkmıştır.
Bunun gerçekleşmesi, aynı hatalara düşmemekle mümkündür.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.