HASAN BÜLENT KAHRAMAN
Robin Hood cesareti
NEDİR Kİ, SİNEMA DEDİĞİMİZ...
Sinemanın herhalde 15738 tanımı yapılmıştır bugüne kadar. Hepsi de doğrudur. Sinema biraz körün fili tarif etmesi gibidir. O kadar geniş bir artistik üretimi herkes kendi eline gelen yanıyla tanımlayacaktır. Ama bunların hiçbirisi sinemanın mutlaka şu ya da bu olması gerektiğini öne süremez. Sinema mutlaklaştırılmaya en az yatkın bir alandır. Her şeyden önce bir kitle sanatıdır. Hollywood onun bu özelliğini bildiği için sinemayı 'eğlence' (entertainment) olarak kabul eder. Diğer filmler 'indi cinema' (bağımsız sinema) örneğidir ve entelektüel bir kesime dönüktür. Küçük bütçelerle yapılır, meseleleri çok daha özgüldür (spesifik). Bütün bunların ötesinde sinema görsel bir şeydir. Elinde bulunan ve git gide genişleyen teknik olanaklar sinemanın dünyayı, nesneleri, olayları bize bambaşka bir açıdan ve bambaşka bir boyutta göstermesine fırsat verir. Sinemanın görselliği sadece teknik bir olgu değildir. Sinema görselliğini kullanarak ideolojik bir alan yaratır. Görsel ideoloji dediğimiz bu olgu mimariden sonra, belki daha fazla, içinde yaşadığımız dünyayı belirler. Üç: sinema psikanalizi bir enstrüman olarak kullanır. Tekniğin bu derecede gelişmediği bir dönemde bile sinemanın gelmiş geçmiş en büyük ismi olan Hitchcock bu olanağı değerlendirerek insanın bilinç ve bilinçaltı dünyasını alt üst etmeyi başardı. Yapaylığı ve yanılsamayı gerçeğe dönüştürdü. İyi film bunu göz ardı etmez, seyirciyi kendisiyle bütünleştirir. Nedeni sinemanın bizim ilkel yanımıza hitap etmesidir. Çok yazdım. Sinema salon demektir. Salon bir mağaradır. Her mağara ana rahmidir. Kaldı ki, az sonra ışıklar kararacak, biz o mağaraya büsbütün emileceğiz. Az sonra sahne başlayacak. Perdede Tanrılar ortaya çıkacak. Hep beraber soluk alıp vereceğiz, korkup, ağlayıp güleceğiz. Dış dünyayı terk edeceğiz. Psikanaliz ve görsel teknikler, efektler kullanılarak bilinçaltımıza yolculuk yapacağız. Kahramanın yolculuğunu (journey of the hero) izleyeceğiz. Mitolojiden ortak bilinçaltımıza aktarılanlarla özdeşleşeceğiz. Holywood 1980'lerden başlayarak bu gerçeği kitle sinemasını yeniden keşfederek Star Wars'la, Jaws'la, Indiana Jones'la işledi. Onu Yüzüklerin Efendisi gibi diziler izledi. Şimdi Avatar odur, Gladyatör odur, Robin Hood odur. Yani zamanın bu filmlerde nasıl geçtiğini bilmezsiniz, bu filmler görsel bir şölendir, mitolojiyle iç içedir (o da esas itibariyle baba-oğul ilişkisidir). Animasyon ve bilgisayar teknikleri işi daha da katmerli hale getirmiştir.
GÖRSEL ŞÖLEN VE ÖTESİ...
Robin Hood şu saydığım özelliklerin hepsini taşıyor. Önce müthiş bir görsellik var. 1300'lerin İngilteresi'nde o savaşlar, pusatlar, atlar, giyimler, kalelerin fethediliş yöntemleri, iç mekân düzenlemeleri, köy hayatı, kraliyet hayatı, yaşantılar... Hepsi inceden inceye işlenmiş. Elbette savaş sahneleri ve efektleri beni de sıkıyor ama hiç öyle palavra olmayan o düzenlemeleri izlemek, ne bileyim, o dönemdeki gemilerle sürdürülen bir kara çıkartmasının nasıl olabileceğini görmek de beni heyecanlandırıyor. Tabii ki, derinleşmiyor film. Bütünüyle bir aksiyon filmi olarak başlayıp bitiyor Robin Hood. Sıkı bir hikâye çizgisi var. Onu izliyor. Sona erince film de tamamlanıyor. Buna mukabil bir başka düzlemde 13. yüzyıl sonu İngilteresi'nde yaşanan politik meselenin belki yüzeysel ama bu derecede net anlatımına ne diyeceğiz? Kuzeydeki lordların, baronların, feodal beylerin vergi sorunları nedeniyle güneydeki merkeze yani krallığa karşı birleşip savaş açmasını, Magna Carta'nın yani Britanya Anayasası'nın hangi şartlarda teşekkül ettiğini, İngiltere-Fransa ilişkilerini, küçük köylülüğün halini, feodal dönemin siyasal doğurganlığını anlatan bu filmi yok mu sayacağız? Elbette bunun da klişeleri var: Klasik baba-oğul hikâyesi, kadın-erkek ilişkilerinin şablonu bu filmde de göze batıyor ama ne diyelim o kadarı kadı kızında da olur. Fatih Özgüven taç giyme sahnesinden etkilenmişti. Katılıyorum. Müthiş bir sahne o. Thames Nehri'nden gemilerin girişi ve devamı. Ama ben Fransa Kralı'nın bir kıyıya oturmuş, o muhteşem kadehe oturmuş amber rengi bir beyaz şarap eşliğinde sudan çıkan taze istiridyeleri açıp hapır küpür gövdeye indirdiği sahneyi ve o muhteşem Ortaçağ giysilerini hiçbir şeye değişmem. Değişmem çünkü, hangisi olursa olsun, ister roman ister sinema, ister Bergman filmi ister Scott, sonunda sanat yapıtı bize yaşayamadığımız bir şeyi tecrübe etmek imkânı verir. İşte bunu yapıyor Robin Hood. Ama Raşit korkmasın. Bu yazıyı yazdıktan sonra baş asistan Nuri Paşa Hazretlerinin 'indirdiği' bir Greenaway filmi izleyeceğimi yazayım da içi rahat etsin, gidip Robin Hood'u ağız tadıyla izlesin.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.