PINAR YILDIZ YÜKSEL
Gençler hayatı boş çabalamayı gereksiz görüyor
Çocuğunuz son zamanlarda "Hayat çok anlamsız", "Ne fark edecek ki?", "Zaten hiçbir şeyin anlamı yok" ya da "Niye bu kadar uğraşayım?" demeye başladıysa, bu cümleleri sadece ergenliğin getirdiği bir umursamazlık olarak görmeyin. Çünkü bugün çocukların ve gençlerin ekranında yalnızca eğlence yok. Okumanın, çalışmanın, bir meslek edinmenin, hatta geleceğe dair plan yapmanın gereksiz olduğunu anlatan bir dil de giderek daha görünür oluyor. Üstelik hızlı para, hızlı şöhret ve zahmetsiz başarı hikâyeleri bu söyleme eşlik ediyor. Bir tarafta yıllarca emek vermeyi gerektiren gerçek hayat, diğer tarafta birkaç saniyede tüketilen "hemen olsun" dünyası var.
Peki, bu içerikler gençlerin hayata bakışını nasıl etkiliyor? Mesele yalnızca telefonun elden düşmemesi değil, o telefonun ekranında ne görüldüğü. Algoritmalar, ilgi gösterilen içeriklerin benzerlerini tekrar tekrar karşısına çıkarabiliyor. Böylece çocuk farkında olmadan umutsuzluğu, kayıtsızlığı ve "boş ver" anlayışını besleyen bir döngünün içinde kalabiliyor. Oysa hayatta değer verdiğimiz pek çok şey zaman istiyor. Bir dostluk, bir meslek, bir beceri, bir başarı... Hepsi yavaş yavaş kuruluyor. Asıl mesele de çocuklarımızın her şeyi başarması değil; bir şeylerin uğruna çabalamaya değer olduğuna dair inançlarını kaybetmemeleri.
Biz de ailelerin son zamanlarda sıkça dile getirdiği, "Çocuğuma ne oldu, hayattan zevk almıyor", "odasından çıkmıyor". "yaşamın anlamsız olduğunu söylüyor, kendine bir şey yapmasından korkuyorum" cümlelerinden yola çıktık ve uzmanlarla bu güncel konuyu masaya yatırdık.
GÖKHAN ERGÜR PSİKOTERAPİST
ANLAMSIZLIK ÇAĞINDA GENÇ OLMAK ZOR
Son zamanlarda sosyal medyada özellikle çocukların ve ergenlerin karşısına çıkan bazı videolar dikkatimi çekiyor. Farklı hesaplardan, farklı yüzlerden, çoğu zaman mizahın içine saklanarak yayınlanıyorlar. Ancak içeriklerine biraz yakından bakıldığında dönüp dolaşıp benzer bir yere vardıkları görülüyor: Okumanın bir anlamı olmadığı, yıllarca eğitim almanın gereksiz olduğu, çalışarak para kazanmanın artık eski dünyanın bir alışkanlığı sayılması gerektiği, geleceğin belirsiz olduğu ve dolayısıyla bir şeyler için uzun süre çabalamanın anlamsız olduğu söyleniyor.
İlk bakışta bunların bir kısmı eğitim sistemiyle, ekonomik koşullarla ya da gençlerin gelecek kaygısıyla dalga geçen sıradan videolar gibi görülebilir. Bazıları gerçekten eğlenceli de olabilir. Zaten gençlerin içinde yaşadıkları dünyayı sorgulamalarında bir sorun yoktur. Ergenlik biraz da anne babanın, öğretmenin, toplumun ve mevcut düzenin söylediklerine itiraz etme dönemidir. Sorun, sorgulamanın kendisi değildir. Sorun, bu sorgulamanın giderek tek bir cevaba indirgenmesidir: Hiçbir şeyin anlamı yok, o hâlde çabalamaya da gerek yok.
EMEK VERMEYE DEĞMEZ
Tam olarak dikkat çekmek istediğim nokta burasıdır. Çünkü bu içerikler tekrar tekrar izlendiğinde gence yalnızca "sistem kötü" mesajı vermiyor. Daha derinde başka bir düşünceyi besliyor: Bekleme, emek verme, bir şey inşa etmeye çalışma, çünkü sonunda bunların hiçbirinin karşılığını alamayacaksın.
VAKA1
HOCAM BİZİM ÇOCUK ÇOK TEMBEL
Klinik gözlemlerden hareketle oluşturulmuş iki örnek bunu daha iyi anlatabilir. On yedi yaşında bir genç düşünelim. Ailesi onu üniversite sınavına hazırlanmadığı için getiriyor. Bir yıl önce dershaneye kendi isteğiyle kaydolmuş, hatta hangi bölümü istediğine dair planlar yapmış. Son aylarda ise ders çalışmayı neredeyse tamamen bırakmış. Ailenin ilk tanımı oldukça tanıdık: "Hocam, çok tembel oldu." EMEĞE İNANMIYORLAR
Gençle konuşmaya başladığınızda ise karşınıza başka bir tablo çıkıyor. "Ders çalışmak istemiyorum çünkü anlamsız geliyor" diyor. Biraz daha konuşunca düşüncesini şöyle açıklıyor: "Beş yıl okuyacağım. Sonra işe gireceğim. İnternette adam benim bir yılda kazanacağım parayı bir haftada kazanıyor. Ben niye uğraşıyorum?"
VAKA 2
ARTIK HİÇBİR ŞEYİ CİDDİYE ALMIYORUM
Bir başka örnekte on beş yaşında bir genç kızın ailesi başvuruyor. Eskiden resim yaptığını, okul etkinliklerine katıldığını ve arkadaşlarıyla geleceğe dair planlar kurduğunu söylüyorlar. Son aylarda ise odasında uzun saatler telefonuyla vakit geçirmeye başlamış. "Büyüyünce ne yapmak istiyorsun?" diye sorulduğunda "Hiçbir şey" diyor. Biraz daha konuşunca "Bilmiyorum hocam, zaten ne fark edecek?" cevabını veriyor. Ardından şu cümleyi kuruyor: "Ben depresyonda değilim. Sadece artık hiçbir şeyi o kadar ciddiye almıyorum."
YOLUN ANLAMLI OLDUĞUNA İNANMAK İSTİYOR
Bir gence üniversiteye hazırlanması, yıllarca okuması, meslek edinmesi ve zaman içinde kendi hayatını kurması gerektiğini söylüyoruz. Bu, karşılığı oldukça uzakta olan bir çabadır. Aynı genç telefonunun ekranını açtığında ise çok genç yaşlarda lüks otomobiller kullanan insanlarla, birkaç ay içinde büyük paralar kazandığını söyleyenlerle, okulu bırakmayı başarısının başlangıç noktası gibi anlatanlarla karşılaşıyor. Bir tarafta yıllar boyunca çalışması gerektiğini söyleyen gerçek hayat var, diğer tarafta beklemenin gereksiz olduğunu anlatan hızlı bir dijital dünya.
Bu karşılaşmanın gençlerin motivasyonu üzerinde hiçbir etkisi olmadığını düşünmek bana fazla iyimser geliyor. Çünkü insan yalnızca bir ödüle ihtiyaç duymaz. O ödüle ulaşmak için yürüdüğü yolun anlamlı olduğuna da inanmak ister.
Bu konuda yapılan araştırmalar da anlam duygusu ile özdenetim ve hedefe yönelik davranış arasında önemli ilişkiler bulunduğunu gösteriyor. 2022 yılında Frontiers in Psychology dergisinde yayımlanan bir çalışmada iki lisede öğrenim gören 936 ergen incelendi. Araştırmacılar gençlerin yaşamda anlam duygusunu, özdenetimlerini ve algıladıkları sosyal desteği değerlendirdiler. Araştırmanın sonucunda yaşamında daha güçlü bir anlam duygusu hisseden ergenlerin özdenetim düzeylerinin de daha yüksek olduğu görüldü. Yaşamda anlam, ergenlerin özdenetimini anlamlı biçimde yortuyordu. Sosyal desteğin de bu ilişkiye katkıda bulunduğu ortaya çıktı.
Elbette bu çalışma "anlamsızlık içerikleri çocukları tembelleştiriyor" şeklinde doğrudan bir nedensellik göstermiyor. Ancak anlam duygusunun insanın kendi davranışlarını düzenleyebilmesi açısından ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor. Benzer biçimde psikolog David Yeager ve arkadaşlarının 2014 yılında yürüttüğü dört ayrı çalışmada 2 binden fazla ergen ve genç yetişkin incelendi. Araştırmacılar, öğrencinin yaptığı işin daha büyük bir amaca hizmet ettiğine inanmasının akademik sebatı etkileyip etkilemediğine baktılar. Sonuçlar, öğrenmeyi yalnızca kişisel başarı ya da iyi bir iş bulma aracı olarak değil, gelecekte başka insanlara veya topluma katkıda bulunabilecek daha geniş bir amaçla ilişkilendiren öğrencilerin sıkıcı görevlerde daha uzun süre çalışabildiğini gösterdi. Deneysel bölümlerde öğrencilere öğrenmelerinin gelecekte ne işe yarayabileceğini düşündüren kısa müdahaleler yapıldı ve bu öğrencilerin dikkat dağıtıcı seçeneklere karşı daha dirençli oldukları görüldü. Bazı gruplarda akademik başarı üzerindeki etkiler aylar sonra dahi devam etti.
ANLAM DAVRANIŞIN MERKEZİNDE YER ALIR
Bu nedenle anlam, insan hayatının kenarında duran romantik bir kavram değildir. Davranışın merkezinde yer alır. Ders çalışmak bugün yorulup yıllar sonra karşılığını almaktır. Bir enstrüman öğrenmek aylarca kötü çalmaya tahammül etmektir. Spor yapmak haftalar boyunca aynada büyük bir değişiklik görmeden devam edebilmektir. Bir meslek edinmek, kitap yazmak, ilişki kurmak, bir konuda ustalaşmak... Hayatta kıymet verdiğimiz pek çok şey gecikmiş ödül üzerine kuruludur. İnsanı bu gecikmeye razı eden şey ise bir gün bu emeğin bir yere varacağına dair inançtır. Bu yüzden yetişkinlerin "tembellik" diye tarif ettiği şeyin altında farklı bir problem olduğunu görüyorum. Çocuk çalışmanın bir yere varacağına inanmıyor olabilir. Bu ikisi aynı şey değildir.
NİHİLİST DİLİN TEHLİKESİ KAYITSIZLIK
Kayıtsızlığı da konuşmamız gerekiyor. Sosyal medyada giderek daha görünür hâle gelen nihilist dilin tehlikeli tarafı da burada ortaya çıkıyor. Sorun bir gencin "Hayatın anlamı nedir?" diye sorması değildir. Tam tersine bu soru ergenliğin doğal ve kıymetli sorularından biridir. Sorun, çocuk daha düşünmeye başlamadan cevabın hazır biçimde önüne konmasıdır: Hiçbir şeyin anlamı yok. Bu, düşünmek değildir. Düşünmenin daha başlamadan sona erdirilmesidir. Üstelik kolay para anlatısı bu anlamsızlık söyleminin hemen yanında duruyor. Bir taraftan okul ve eğitim küçümseniyor, diğer taraftan yıllarca bir meslekte ustalaşmak gereksiz gösteriliyor.
Bir taraftan "hayatı fazla ciddiye alma" denirken diğer taraftan gençlerin önüne ölçüsüz bir zenginlik ve tüketim dünyası konuluyor. Böylece son derece problemli bir denklem ortaya çıkıyor: Emek yavaş, sıkıcı ve gereksizdir; hızlı sonuç ise zekânın ve başarının göstergesidir.
Oysa gerçek hayatın işleyişi çoğu zaman bunun tam tersidir. Hayatımızdaki değerli şeylerin önemli bir kısmı yavaş inşa edilir. Bir insanın karakteri yavaş oluşur, bir dostluk zamanla derinleşir, bir meslek yıllar içinde öğrenilir, bir beden uzun süre çalışılarak güçlenir, bir kitap yavaş yazılır, bir çocuk yavaş büyür. İnsan da biraz yavaş olur.
HIZLI PARA, HIZLI ŞÖHRET, HIZLI İLİŞKİ
Bugünün dijital kültürü ise çocuklara sürekli hız gösteriyor. Hızlı para, hızlı şöhret, hızlı beden, hızlı ilişki, hızlı başarı. Bir süre sonra gerçek hayatın doğal yavaşlığı genç için dayanılmaz hâle gelebiliyor. Dahası, "boş ver" kültürü yalnızca akademik motivasyonla sınırlı kalmıyor. Zamanla hayatın başka alanlarına da yayılabiliyor. Ders çalışmaya değmez, bir konuda uzmanlaşmaya değmez, ilişki için uğraşmaya değmez, bir şeyi düzeltmeye çalışmaya değmez, insanlara güvenmeye değmez, gelecek planı yapmaya değmez.
İNANÇLARI KORUMAK ZORUNDAYIZ
Gençlere sürekli başarı anlatmak zorunda değiliz. Fakat başarısız olmakla çabalamayı anlamsız bulmak arasında çok büyük bir fark vardır. Birincisinde insan hayata katılır ve bazen kaybeder. İkincisinde daha başlamadan hayatın dışına çıkar. Bugün korumamız gereken şey çocuklarımızın bütün yollarını çizmek değildir. Onların önünde hâlâ yürümeye değer bir yol olduğunu, bunun bulunabileceğine dair inançlarını korumaktır.
PROF. DR. FUAT GÜLLÜPINAR
Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı, Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi
ERGEN 'HEMEN OLSUN' İSTER
- "Çalışmak yerine kolay yoldan para kazan", "okula gerek yok", "sistem zaten bozuk" gibi söylemler neden özellikle ergenler arasında karşılık bulabiliyor?
- Burada yine iki faktörün kesiştiğini söyleyebiliriz: Ergenlik çağının psiko-sosyal yapısı ve yapısal sistem krizi. Ergenlik, hayata karşı maksimalist, toptancı ve "ya hep ya hiç" mantığının en yoğun yaşandığı, gri tonlara pek tahammülü olmayan bir evredir; genç, taleplerinin "hemen şimdi" gerçekleşmesini arzular. Bu idealizm; liyakatin işlemediği, formel eğitimin işsizlik ürettiği ve emeğin değersizleştiği sosyal hakların zayıfladığı güvencesiz bir toplumsal zeminle karşılaştığında, "okul zaten boşuna," "boşuna okuyoruz" söylemleri ergen için son derece tutarlı bir mantığa dönüşür. Kripto paralar, çevrim içi bahisler veya kısa yoldan dijital görünürlük arayışları, sistemin yapısal adaletsizliği karşısında kestirme yol olarak albenili hale gelebilir. Ama biz biliyoruz ki bu başarıya giden gerçek yol değil, bir kandırmaca, sahte bir kısa yol. Ancak, sistemdeki eşitsizliği kısa yoldan çözemeyeceğini düşünen ergen için bu belki daha küçük ve somut bir hedefmiş gibi işlev görebilir. Kurallara uyarak kazanılamayacağının erkenden kavrayan genç, kurallara uymadan kısa yoldan para kazanmanın da öyle sanıldığı gibi kolay ve mümkün olmadığını er geç anlayacaktır elbet.
SOSYAL MEDYA EMEĞİ DEĞERSİZLEŞTİRDİ
- Sosyal medya, gençlerin başarı ve gelecek tanımını nasıl değiştirdi?
- Sosyal medya, başarıyı uzun erimli bir mesleki inşa ve kurumsal basamakları bir emek, çaba ve mücadele süreci olmaktan çıkarıp, görsel performans, görünürlük, estetik tüketim standartlarına indirgedi. Sosyal medyadaki performanslar, tüketim pratiklerinin kesintisiz bir gösteriye dönüştüğü bir vitrin inşa etmektedir. Bu vitrinde başarı; emek, çaba ve mücadeleyle değil, çalışmadan/ uzaktan para kazanan, dünyayı gezen, lüks tüketime ulaşan ve algoritmik şöhreti yakalayan profiller üzerinden değerlendirilmektedir. Görsel kültürün egemen olduğu sosyal medya dünyası, gençlerin emek süreçlerine ilişkin gelecek ufkunu, değer ve bakışını dönüştürmektedir. Sosyal medya dünyasında gençler başarıyı performatif, sonuca odaklı ve görsel bir ayrıcalık gösterisine bağlı olarak değerlendirildiğinden, başarı ve gelecek emekle ilişkisi değersizleştirilerek içi boşaltılmıştır.
GELECEK DUYGUSU YENİDEN İNŞA EDİLMELİ
- Gençlere yeniden gelecek duygusu kazandırmak için aile, okul ve toplum ne yapmalı?
- Toplumun en dinamik yapı taşı olarak gençlere soyut kişisel gelişim telkinleriyle ya da boş motivasyon konuşmalarıyla gelecek duygusu kazandıramayız. Sorun yapısal olduğu için, çözüm de yapısal olmak zorundadır. Öncelikle, aileler, çocuğun başarısını piyasa değerine ve salt okul notlarına endeksleyen, onu akranlarıyla tüketim ve statü yarışına sokan "rekabetçi" tutumu terk etmelidir. Ebevenyler, gencin karşılaştığı işsizlik gibi yapısal engelleri bireysel bir "tembellik" veya "yetersizlik" olarak yaftalamak yerine, onun varoluşsal kaygısını dinleyen ve koşulsuz bir duygusal güvenlik alanı sunan bir sığınak işlevi görmelidir. Müfredat; gençlere yapay zekâ çağında geçersizleşecek ezber kalıpları değil, eleştirel düşünceyi, dönüştürücü yaratıcılığı ve kolektif dayanışmayı aşılamalıdır. Eğitimin bir sınıf atlama hayali satmak yerine, demokratik bir yurttaşlık ve mesleki tatmin kazandırma hedefi yeniden tarif edilmelidir. Gençlerin enformel ağlara değil kendi emeğine güvenebileceği şeffaf istihdam mekanizmaları kurulmalı, güvencesiz çalışma biçimlerine son verilmelidir. Gençlere yönelik erişilebilir kamusal barınma, ücretsiz sosyal/kültürel alanlar ve karar alma süreçlerine doğrudan katılabilecekleri demokratik zeminler açılmadıkça "gelecek" duygusu yeniden inşa edilemez.
PROF. DR. ALİ MURAT KIRIK
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi / ADLİ BİLİŞİM UZMANI
ALGORİTMA PSİKOLOJİYİ ETKİLİYOR
Bugün çocukların sosyal medya kullanımında karşı karşıya olduğumuz en önemli sorunlardan biri, algoritmaların yalnızca eğlenceli içerikleri değil, çocukların psikolojisini olumsuz etkileyebilecek içerikleri de sürekli olarak önlerine taşıyabilmesi. Bir çocuk belirli bir içeriğe ilgi gösterdiğinde algoritma bunu öğreniyor ve benzer içerikleri daha fazla göstermeye başlıyor. Böylece çocuk, farkında olmadan aynı düşünce biçimini besleyen bir içerik döngüsünün içine girebiliyor. Burada mesele yalnızca sosyal medyada geçirilen süre değil, çocuğun o süre içerisinde neyle karşı karşıya kaldığıdır. Bu konuda güncel araştırmalar da dikkat çekici sonuçlar ortaya koyuyor. 2026 yılında İngiltere'de 14-19 yaş arasındaki 27 gençle yapılan bir araştırmada, TikTok ve Instagram'ın öneri sistemlerinin gençlerin karşısına çıkan içeriklerin türünü, sıklığını ve duygusal yoğunluğunu etkileyebildiği tespit edildi. Bu çalışma, "sosyal medya kesin olarak çocukları depresyona sokuyor" sonucunu ortaya koymuyor; ancak algoritmik içerik önerilerinin gençlerin psikolojik dünyası üzerindeki etkisinin artık yalnızca teorik bir tartışma olmadığını gösteriyor.
TELEFONDA NE GÖRÜYOR?
Özellikle ergenlik dönemindeki çocuklar açısından bu konu daha da önemli. Çünkü bu yaşlarda kimlik, aidiyet, gelecek ve hayatın anlamı gibi konular zaten sorgulanıyor. Sosyal medyada sürekli olarak yalnızlığı, umutsuzluğu, başarısızlığı veya hayattan kopmayı normalleştiren içeriklerle karşılaşılması, mevcut olumsuz düşüncelerin daha da pekişmesine neden olabilir. Dolayısıyla ebeveynlerin sadece "Telefonu ne kadar kullanıyor?" sorusundan ziyade "Telefonunda ne görüyor?" sorusuna da odaklanması gerekiyor. Fakat burada daha sorgulayıcı olmak gerekiyor. Sosyal medya algoritmalarının çocukların karşısına belirli içerikleri tekrar tekrar çıkarması ciddi bir mesele; fakat bunun arkasında doğrudan belirli bir ülkenin ya da grubun çocukları bilinçli biçimde hayattan koparma amacı taşıdığını söylemek için somut kanıt olması gerekir. Öte yandan "böyle bir amaç kesinlikle yoktur" demek de doğru olmaz. Çünkü büyük platformların algoritmaları ticari hedeflerle çalışıyor ve kullanıcıların dikkatini mümkün olduğunca uzun süre platformda tutmaya odaklanıyor. Bu nedenle asıl sorgulanması gereken, çocukların psikolojisini olumsuz etkileyebilecek içeriklerin neden bu kadar hızlı yayılabildiği ve platformların bu konuda ne kadar sorumluluk aldığıdır.
HANGİ PLATFORMLARDA GEZDİĞİNE BAKIN
Ebeveynlerin yapması gereken ise yalnızca ekran süresi koymak veya telefonu tamamen yasaklamak değil. Çocuğun hangi platformları kullandığını, ne tür içeriklerle karşılaştığını ve bu içeriklerin davranışlarında nasıl bir değişiklik oluşturduğunu takip etmek gerekiyor. Çocuk içine kapanıyor, arkadaşlarından uzaklaşıyor, okul hayatına ilgisini kaybediyor veya sürekli umutsuz ifadeler kullanıyorsa bunu basit bir ergenlik davranışı olarak değerlendirmemek gerekir. Özellikle yaşamak istemediğini ifade eden bir çocuk söz konusuysa profesyonel destek konusunda gecikmemek büyük önem taşıyor.
Kısacası bugün dijital dünyada çocukları korumak, interneti tamamen kapatmakla mümkün değil. Asıl yapılması gereken dijital okuryazarlığı artırmak, algoritmaların nasıl çalıştığını çocuklara ve ebeveynlere anlatmak, platformların çocuklara yönelik güvenlik mekanizmalarını güçlendirmek ve aile ile çocuk arasındaki iletişimi korumak. Çünkü artık ebeveynlik yalnızca çocuğun gerçek hayatta kimlerle görüştüğünü bilmekten geçmiyor. Dijital dünyada hangi içeriklerle karşılaştığını da anlamaktan da geçiyor.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.