ENSAR KIVRAK

24 Ekim 2026, Cumartesi

Avrupa Neden Öfkeli?

Avrupa bir süredir yoğun bir toplumsal hareketlilik yaşıyor. Fransa'da başlayan ve bütün Avrupa sathına yayılarak çoğu ülkede bugün kontrolden çıkma noktasına gelen eylemler, aslında uzun zamandır biriken bir huzursuzluğa işaret ediyor. Bu huzursuzluğun asıl nedenini anlamak için öncelikle olayların nasıl başladığına bakmak gerekir. Zira olayların başlangıç seyri, toplumsal öfkenin arkasındaki yapısal sorunlara dair önemli bir ipuçları sunuyor.

Fransa'daki eylemler, 18 Eylül'de Paris'te yaşadıkları sorunlar sebebiyle eylem başlatan öğretmenlerini desteklemek isteyen öğrencilerin boykotuyla başladı ve iki hafta içinde ülke geneline yayıldı. İspanya'da ise olayların fitilini, yetmiş yıldır oturduğu evinden zorla çıkarılan ve tahliyeden iki hafta sonra hayatını kaybeden 87 yaşındaki Maricarmen'in hikâyesi ateşledi. Bu şekilde başlayan protestolar, Başbakan Pedro Sánchez'i ülkeyi 29 Kasım'da erken seçime götürme kararı almaya kadar sürükledi. Benzer hareketlenmelerin işaretleri bugün İtalya, Portekiz, Yunanistan, Arnavutluk, Almanya ve Avusturya'da da görülüyor. Nitekim İtalya'da da eylemler, Fransa'dakine benzer biçimde kontrolden çıkma noktasına gelmiş durumda.

Tetikleyici ve Yapısal Nedenler

Bu toplumsal olaylar dalgasının tetikleyicisi, ABD ve İsrail'in İran'a karşı başlattığı savaş ve Hürmüz Boğazı'ndaki tıkanmanın yol açtığı enerji sorunlarıdır. Ancak tetikleyiciyi esas nedenle karıştırmamak gerekir. Avrupa genelinde yıllardır biriken konut krizi, bakımsız okul binalarından öğretmen ve doktor açığına uzanan eğitim ve sağlık sistemi sorunları ve en önemlisi yıllardır maaşlarına zam alamayan geniş kesimlerin ekonomik sıkıntıları, bu öfkenin asıl kaynağını oluşturuyor. Bugün bu sorunlar, Avrupa hükümetleri için kolayca çözülebilecek sıradan meseleler olmaktan çoktan çıkmıştır.

Bu nedenle toplumsal öfke, sağ-sol ayırt etmeksizin iktidarda kim varsa ona yönelmektedir. Almanya ve Fransa'da aşırı sağın yükselişi bu tablonun bir yüzünü oluşturur. Almanya'da AfD, ülke genelinde yüzde 30 civarındaki oy oranıyla birinci parti konumuna yükselmiş, Eylülde yapılan Saksonya-Anhalt eyalet seçiminde ise Alman siyaseti açısından oldukça yüksek sayılabilecek yüzde 44 civarında bir oy almıştır. Fransa'da Le Pen, 2027'nin Nisan ayındaki cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turuna yönelik anketlerde yüzde 30'un üzerinde bir oranla önde görünmektedir. İspanya'da ise anketler, merkez sağdaki Halk Partisi ile aşırı sağcı Vox'un rahat bir sağ koalisyon kurabileceğine işaret etmektedir.

Ne var ki tablonun öbür yüzü de en az bu kadar dikkat çekicidir. Macaristan'da Viktor Orbán, Nisan ayında hayat pahalılığının gölgesinde yapılan seçimde 16 yıllık iktidarını kaybetmiştir. İtalya'da dört yıldır iktidarda bulunan Meloni de son olaylarla birlikte sokak eylemlerinin hedefi hâline gelmiştir.

Avrupa siyasetinin içinde bulunduğu bu durum, yaşanan eylemlerle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle olayları daha geniş bir perspektiften okumak gerekir. Bu okuma, birbirini tetikleyen üç olgu üzerinden yapıldığında mesele daha anlaşılır hâle gelir: Refah devletinin çıkmazı, siyasi meşruiyet krizi ve yükselen popülizm.

Refah Devletinin Çıkmazı

En basit tanımıyla refah devleti; eğitim, sağlık ve ulaşım gibi hizmetleri halkına olabildiğince ucuza, hatta mümkünse ücretsiz sunabilen devleti ifade eder. Refah devletinin çıkmazı ise hükümetlerin vatandaşlardan gelen bu türden talepleri karşılayabilmek ve iktidarda kalabilmek için giderek daha fazlasını vaat etmek zorunda kalmasıyla ortaya çıkar. Yaşlanan nüfus, biriken borçlar ve tıpkı Hürmüz Boğazı meselesinde görüldüğü gibi küresel krizler, bu vaatleri finanse edecek mali kaynakları tüketir.

Bu durum, refah devletinin artan mali yükler nedeniyle sürdürülemez hâle gelmesine, ancak hükümetlerin toplumsal tepkiden ve oy kaybından çekindikleri için onsuz da yapamamasına yol açar. Bu nokta önemlidir. Zira hükümetler ne refah devletini sürdürebildikleri ne de ondan vazgeçebildikleri bir sıkışmışlığın içine düşer.

Meşruiyet Krizi

Bu sıkışmışlığın doğal sonucu, meşruiyet krizi olarak tanımlanabilecek olgudur. Yaşadıkları sıkıntılar karşısında çözüm bulamayan insanlar, önce hükümetlere, ardından devlete olan güvenlerini kaybetmeye başlar. Bu güven kaybı zamanla öfkeye dönüşür ve küçük bir kıvılcım, biriken öfkenin toplumsal bir patlamaya dönüşmesine yetebilir.

Fransa'da öğretmenlerin başlattığı bir eylemin önce ülke geneline, ardından Avrupa'nın farklı bölgelerine yayılması ya da İspanya'da evinden çıkarılan yaşlı bir kadının hikâyesinin bir erken seçim kararıyla sonuçlanması, bu dönüşümün somut örnekleridir. Bu örnekler, refah devletinin çıkmazının bir meşruiyet krizine nasıl evrildiğini açıkça ortaya koyar.

Popülizm ve Refah Şovenizmi

Popülizm, uzun yıllara yayılmış ve bu yüzden kafa karıştıracak ölçüde karmaşıklaşmış bir krizi basit bir ahlak hikâyesine dönüştürür. Bu hikâyede bir yanda krizde hiçbir sorumluluğu bulunmayan "halk", öte yanda halktan esirgenen refahtan pay almaya devam edenler yani halkı aldatan bir "elit" yer alır. Kendini bir bütün olarak "halk" diye tanımlayan tek bir grubun karşısına "onlar" olarak tanımlanan tek bir düşman konur.

Bu halk kitlesi artık tek bir talebi dile getirir. Paris'teki bir lise öğrencisinin talepleriyle Madrid'de evinden çıkarılmış yaşlı bir kiracının talepleri birbirinden farklıdır ancak her ikisi de "kimse bizi duymuyor, hükümet sorunlarımızı görmüyor" şeklinde formüle edilebilecek ortak bir duyguda buluşur.

Avrupa özelinde bu ortak dile en etkili biçimde hitap eden aktör aşırı sağdır. Aşırı sağın toplumsal öfkeden en fazla fayda sağlayan aktör olmasının sebebi, halkın sorunlarına daha iyi cevaplar vermesi değildir. Asıl sebep, ekonomik sorunları "devletin sağladığı imkânlardan yararlanmayı, yani refahı paylaşmayı kim hak ediyor?" sorusuna dönüştürmesi ve bu soruyu en yüksek sesle soran aktör olmasıdır.

Nitekim Avrupa'nın bugünkü aşırı sağ partileri refah devletine karşı değildir, aksine onu savunurlar. Ancak refah devletinin imkânlarını kendilerince "hak edenlere", yani yerlilere yani göçmen olmayanlara, çalışanlara ve ekonomiye katkı sağlayanlara sunmayı vaat ederler. "Refah şovenizmi" olarak adlandırılan bu yaklaşımın en belirgin örnekleri, Fransa'da Le Pen'in partisi Ulusal Birlik'in "millî öncelik" ilkesi ile Almanya'da AfD'nin göçmenlerin geri gönderilmesini öngören "re-migrasyon" söylemidir. Geçtiğimiz günlerde katıldığı bir televizyon programıyla gündeme gelen Fransız aşırı sağcı genç Louise'in hikâyesi de bu kalıba uymaktadır. Bu kalıpta bir yanda çalışan ve vergi ödeyen bir "biz", öte yanda çalışmadan devletin sağladığı imkânlarla geçindiği ve çoğunluğu göçmen olduğu iddia edilen bir "onlar" bulunur.

Sonuçta bu olayların nereye varacağını bugünden kestirmek güçtür. Ancak mevcut tablo, refah devletinin çıkmazından doğan bu öfkenin aşırı sağ partiler lehine bir gelişme olacağına işaret etmektedir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.