HACI MEHMET BOYRAZ
İngiltere İsrail’den Uzaklaşıyor Mu?
İngiltere ile İsrail arasındaki ilişkiler son iki yılda dikkat çekici bir değişimden geçiyor. Gazze'de 7 Ekim 2023'te başlayan ve soykırıma dönüşen savaşın ardından Londra yönetiminin İsrail'e yönelik eleştirileri giderek sertleşti. Başlangıçta daha çok söylem düzeyinde görülen bu değişim, zaman içerisinde somut siyasi adımlara dönüştü.
İngiltere'nin Eylül 2025'te bir dizi ülkeyle beraber Filistin devletini resmen tanıması bu açıdan önemli bir kırılma noktasıydı. Bu değişim 2026'da daha görünür hâle geldi. İngiltere önce 9 Haziran'da Avustralya, Kanada, Fransa, Yeni Zelanda ve Norveç ile beraber Batı Şeria'da Filistinlilere yönelik şiddeti finanse eden veya kolaylaştıran kişi ve yapılara karşı yaptırım kararı aldı. Ardından 19 Ağustos'ta Batı Şeria'nın coğrafi bütünlüğünü bozacak ve Doğu Kudüs ile bağlantısını zayıflatacak E1 yerleşim projesine ilişkin ihale sürecine tepki gösterdi. Son olarak 8 Eylül'de Fransa ve Kanada ile beraber Batı Şeria'daki yasa dışı İsrail yerleşimlerinde üretilen malların ticaretini yasaklama kararı aldı.
Üstelik Londra'nın kullandığı dil de belirgin biçimde sertleşti. Örneğin mevcut Dışişleri Bakanı Ed Miliband, 8 Eylül 2026'da Avam Kamarasında yaptığı konuşmada Batı Şeria'nın bazı bölgelerinde Filistinlilere karşı 'yerleşimci teröristler' tarafından etnik temizlik gerçekleştirildiğini söyledi. İsrail hükümetini bu duruma göz yummakla suçlayan Miliband, İngiltere'nin bundan böyle İsrail'in Batı Şeria'daki işgalinin tamamını hukuka aykırı kabul edeceğini de açıkladı. Başbakan Andy Burnham ise aynı gün The Guardian'da yayımlanan yazısında alınan tedbirlerin İsrail'in kabul edilemez politikalarını hedef aldığını vurguladı.
Beklendiği üzere İngiltere'nin bu adımları İsrail'de sert tepkiyle karşılandı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar, İngiltere'nin son kararlarını İsrail'in egemenliğine ve seçim sürecine müdahale olarak nitelendirdi. Dahası İsrail, 8 Eylül'de yaptığı açıklamayla Doğu Kudüs'teki Konsolosluğunu kapatması için İngiltere'ye 30 gün süre verdiğini duyurdu. Ayrıca İngiltere'nin Gazze'ye ilişkin koordinasyon mekanizmasına katılımını sona erdirme ve Filistin güçlerine verdiği eğitimi durdurma kararı aldı. Aralarında eski İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn'in de bulunduğu 11 İngiliz milletvekili ile bir İngiliz vatandaşının İsrail'e girişini de yasakladı.
Peşi sıra yaşanan bütün bu gelişmeler ister istemez şu soruyu akıllara getiriyor: İngiltere İsrail'den gerçekten uzaklaşıyor mu?
Kopuş değil pragmatik mesafelenme
Son gelişmelere bakarak bu soruya kolayca 'evet' cevabı vermek mümkün. Fakat böylesi bir değerlendirme, İngiltere'nin İsrail politikasında değişenlerle değişmeyenleri birbirinden ayırmayı zorlaştırır Zira Londra bir taraftan Filistin'i tanıyor, yasa dışı yerleşimlere karşı ekonomik tedbirler alıyor ve Binyamin Netanyahu hükümetine yönelik eleştirilerini sertleştiriyor. Diğer taraftan İsrail'in güvenliğine ilişkin geleneksel tutumunu korumaya çalışıyor. Nitekim İngiltere, 8 Eylül'de açıkladığı tedbirlerde İsrail'in meşru güvenlik çıkarlarına atıfta bulunmayı ve Hamas'ın 7 Ekim saldırılarını kınamayı "ihmal etmedi". Bu şartlar altında mevcut tabloyu stratejik bir kopuştan ziyade pragmatik mesafelenme olarak değerlendirmek daha anlamlı görünüyor. Buna göre İngiltere bir yandan İsrail'i bütünüyle karşısına almaktan kaçınırken diğer yandan Netanyahu yönetimine verdiği desteğin siyasi maliyeti arttıkça ilişkilerine daha fazla mesafe koyuyor.
Zikredilen değişim sürecinde İşçi Partisi hükümetlerinin rolünü göz ardı etmemek lazım. Zira İngiltere'nin İsrail politikasındaki dönüşüm bir anda ortaya çıkmadı fakat İşçi Partisi'nin Temmuz 2024'te iktidara gelmesinden sonra giderek belirginleşti. İngiltere'nin 2025'te Filistin devletini tanımasıyla somutlaşan bu yeni yönelim, 2026'da atılan adımlarla daha ileri bir noktaya taşındı. Miliband'ın Batı Şeria için etnik temizlik ifadesini kullanması ve İngiliz hükümetinin İsrail işgalinin tamamını hukuka aykırı kabul etmesi, değişimin söylem-eylem birliğiyle ilerleyeceğini gösteriyor. Kısacası Muhafazakârların daha ihtiyatlı yaklaşımına karşılık İşçi Partisi hükümeti, İsrail'le ilişkileri koparmadan Netanyahu hükümetine karşı daha sert bir çizgi izliyor.
Bu noktada İşçi Partili Tony Blair hükümetinin Dışişleri Bakanı Robin Cook'un 1997'de İngiliz dış politikasının bir 'etik boyuta' sahip olması gerektiğini savunduğunu hatırlamak lazım. İnsan hakları ve demokratik değerlerle ulusal çıkarlar arasında bağ kurmaya çalışan bu yaklaşım, sonraki yıllarda İngiltere'nin dış politika pratiğindeki çelişkiler nedeniyle sık sık tartışıldı. Gazze ise aynı tartışmayı farklı koşullar altında yeniden gündeme getirdi. Uluslararası hukuk, insan hakları ve iki devletli çözümü dış politika söyleminin parçası hâline getiren İngiltere'nin Gazze'de soykırım suçlamalarının merkezine yerleşen savaş karşısında İsrail'e koşulsuz destek vermeyi sürdürmesi, kendi siyasi duruşu açısından giderek daha zor hâle geldi. İşçi Partisi hükümetinin İsrail'e yönelik sertleşen tutumu da bu açıdan Cook'un yıllar önce gündeme getirdiği etik boyut tartışmasını yeniden hatırlatıyor.
İsrail'in artan meşruiyet maliyeti
Öte yandan Gazze'de 7 Ekim sonrasında başlayan savaşta 70 binden fazla Filistinlinin hayatını kaybetmesi, Batı Şeria'daki yasa dışı yerleşimlerin genişlemesi ve yasa dışı yerleşimcilerin sivillere yönelik şiddeti, İsrail'e verilen desteğin İngiltere açısından siyasi maliyetini artırdı. Buna Uluslararası Ceza Mahkemesinin Kasım 2024'te Netanyahu hakkında tutuklama emri yayınlaması ve Güney Afrika Cumhuriyeti'nin İsrail'e karşı Uluslararası Adalet Divanında açtığı soykırım davası eklenince İngiltere açısından politika revizyonu tercih olmaktan çıkarak mecburiye haline geldi. Nitekim bu süreçlere karşı İngiltere, Netanyahu'nun ülkeye gelmesi hâlinde İngiliz hukukunda öngörülen sürecin işletileceğini açıkladı. Soykırım konusunda ise kararın yetkili mahkeme tarafından verilmesi gerektiğini savunurken Divanın bağımsızlığını ve devam eden yargı sürecini desteklediğini açıkladı.
Üstelik İsrail'e yönelik tepkiler artık belirli ülkelerle sınırlı olmanın ötesine geçti ve tüm dünyayı etkisi altına kaldı. Türkiye'den Güney Afrika'ya, İspanya'dan Kanada'ya kadar birçok ülkede İsrail'in Gazze'deki politikalarına karşı siyasi baskı artıyor. Bu tabloyu İngiltere açısından daha önemli kılan ise İsrail'in geleneksel Batılı ortaklarının da giderek daha eleştirel bir tutum benimsemesi. Bu nedenle Londra'nın son dönemde İsrail'e yönelik adımlarını tek başına atmaması dikkat çekici. İngiltere yaptırımlarda ve ticari tedbirlerde başka ülkelerle birlikte hareket ederek İsrail üzerinde baskı kurarken söz konusu kararların siyasi sorumluluğunu ve doğurabileceği maliyetleri de paylaşmış oluyor. Diğer bir ifadeyle çok taraflı hareket etmek Londra'ya İsrail karşısında daha geniş bir siyasi hareket alanı sağlıyor.
Kamuoyu etkisi ve ekonomik hareket alanı
İsrail hükümetinin politikalarına yönelik tepkinin ülke genelinde artması da İngiltere'nin, İsrail konusunda daha atılgan bir politika izlemesi için iç siyasi zemini güçlendiriyor. Ülkenin farklı yerlerinde İsrail aleyhinde ve Filistin lehinde düzenlenen gösteriler, parlamentodaki tartışmalar ve kamuoyunda giderek belirginleşen tepki hükümet üzerindeki baskıyı artırıyor. Nitekim 9 Eylül 2026'da yapılan YouGov araştırmasına göre İngilizlerin yüzde 52'si yasa dışı İsrail yerleşimlerinden yapılan ithalatın yasaklanmasını desteklerken buna karşı çıkanların oranı yalnızca yüzde 17. Temmuz 2026'da yayınlanan bir başka YouGov araştırması ise kamuoyundaki değişimin boyutunu daha açık biçimde ortaya koyuyor. Söz konusu araştırmaya göre İngilizlerin yüzde 50'si İsrail'in Gazze'de soykırım işlediğini düşünürken bu görüşe katılmayanların oranı yine yüzde 17'de kalmış. Özetle İsrail'e koşulsuz desteği sürdürmenin İngiliz hükümeti açısından iç siyasi maliyeti giderek yükseliyor.
İsrail'le ekonomik ilişkiler ise bu yeni siyasi yönelim açısından ciddi bir engel oluşturmuyor. İngiltere Ulusal İstatistik Ofisi verilerine göre iki ülke arasındaki toplam ticaret 2025'te yaklaşık 6 milyar sterlin oldu. Bunun 3,5 milyar sterlinini İngiltere'nin İsrail'e ihracatı, 2,5 milyar sterlinini ise İsrail'den ithalatı oluşturdu. Bu tabloya göre İngiltere, İsrail'le ticaretinde fazla veriyor. Bununla birlikte İsrail'in, İngiltere'nin toplam dış ticaretindeki payının sınırlı olması, mesafelenmenin ekonomik maliyetini yönetilebilir kılıyor.
Balfour'un gölgesinden çıkmak mümkün mü?
Meselenin en ironik tarafı Balfour gölgesinden ortaya çıkıyor. Bilindiği üzere İngiltere, tıpkı Kıbrıs ve Keşmir meselelerinde olduğu gibi Filistin meselesinde de herhangi bir üçüncü devlet değil. Balfour Deklarasyonu bunun en açık göstergesi. Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour tarafından 1917'de açıklanan deklarasyonla İngiltere, Filistin'de Yahudi halkı için bir "ulusal yurt" kurulmasına desteğini ilan etti. Sonrasında İngiliz manda yönetimi altında yaşanan gelişmeler de Filistin'in siyasi ve demografik geleceğinin şekillenmesinde önemli rol oynadı.
O günden bugüne tam 109 yıl geçti. Bu süreçte tarihî ve siyasi sorumluluğu nedeniyle doğal olarak en fazla eleştirilen ülkelerden biri İngiltere oldu. Bir zamanlar Filistin'de Yahudi ulusal yurdunun kurulmasını destekleyen ve bölgenin manda gücü olan İngiltere, bugün Filistin devletini tanır ve İsrail'in Batı Şeria'daki politikalarına yaptırım uygular hâle geldi. Bu açıdan son hamleler, İngiltere'nin bir bakıma tarih karşısında günah çıkarması olarak okunabilir. Fakat bu günah çıkarma seansları, İngiltere'nin Filistin meselesindeki sorumluluklarını ortadan kaldırmıyor. Zira Balfour'un bıraktığı 'kötü miras' hâlâ Ortadoğu'nun kalbinde bir mesele olarak duruyor. Bu sebeple Filistin meselesi, İngiltere açısından yalnızca bugün çözümüne katkıda bulunmaya çalıştığı bir dış politika sorunu değil, aynı zamanda ortaya çıkmasında pay sahibi olduğu tarihî ve siyasi bir meseleyle yüzleşme alanıdır.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.