MUHARREM KILIÇ

10 Ekim 2026

İsrail Saldırganlığı Karşısında Uluslararası Hukukun Sınırlılığı: Fait Accompli ve Fiilî Gücün Normatifleşmesi

Tarihsel açıdan 7 Ekim 2023, İsrail'in Filistin topraklarında üç çeyrek asırdan fazla bir süredir yürüttüğü saldırganlığının başlangıcını değil; 'işgal, mülksüzleştirme ve sistematik şiddet' örüntüsünün yeni ve yıkıcı bir evresini simgelemektedir. Bu tarihsel süreklilik, 10 Ekim 2025'te yürürlüğe giren ateşkese rağmen Gazze'de hava ve kara saldırılarının sürmesinde, sivil altyapının tahrip edilmesinde ve insani yardıma erişimin sınırlandırılmasında somutlaşmaktadır. Böylece ateşkes; İsrail'in sistematik devlet terörünün sona ermesinden ziyade, Filistinlilerin yaşam hakkını ve insanca var olma koşullarını yok eden yıkıcı saldırganlığın devam ettiği bir çelişkiyi açığa çıkarmaktadır.

Eş zamanlı biçimde Golan Tepeleri'ndeki işgali sürdürmesi ve sınırların ötesinde askerî tahkim ve fiilî kontrol alanları oluşturması; kuvvet kullanma yasağı ile egemenlik ve toprak bütünlüğünün hukukî sınırlarını yeniden tartışmaya açmaktadır. Birleşmiş Milletler (BM) kaynaklarının da ortaya koyduğu üzere, ateşkes sonrasında İsrail ağır hak ihlallerini kesintisiz biçimde sürdürmekte ve askeri kontrol alanlarını genişletmektedir. 'İsrail istisnacılığının' bütün bu sistematik saldırganlığı karşısında uluslararası hukuk ilzam edici bir normatif sınır oluşturamamaktadır.

İsrail'in Kuneytra kırsalında sürdürdüğü 'Sufa 53' projesi kapsamındaki askerî tahkimat çalışmaları, 1974 tarihli 'İsrail ve Suriye Kuvvetlerinin Ayrıştırılması Anlaşması'nın ihlalini oluşturmaktadır. Suriye yönetimi İsrail'in bu mütecavizkâr faaliyetlerini, geniş bir askerî hareketlilik ve fiilî kontrol alanları oluşturma girişimi olarak tanımlamaktadır. BM verilerine göre ateşkes sonrasında İsrail güçlerinin kontrol alanlarını genişletmesi ve bu alanlarda ölümcül güç kullanımı; başta yaşam hakkı olmak üzere sivillere yönelik ağır insan hakları ihlallerine yol açmaktadır. İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'nin (OHCHR) verileri, Ekim 2025'te ilan edilen ateşkese rağmen 10 Nisan 2026'ya kadar en az 738 Filistinlinin İsrail işgal güçleri tarafından katledildiğini ortaya koymaktadır.

İsrail saldırganlığının yarattığı bu trajedi, 'çıplak gücün' uluslararası hukukun anlamını belirlediğini göstermektedir. Nitekim 'kuvvet kullanma yasağı, toprak bütünlüğü ve sivillerin korunmasına ilişkin insancıl hukuk kuralları'; 'gücün' hukuk tarafından sınırlandırılması ilkesine dayanmaktadır. Bu ilkeyi haleldar eden İsrail saldırganlığı; fiilî gücün (vis facti) hukukî statüyü tayin edici bir mütecavizkârlık olarak ortaya çıkmaktadır. Halbuki hiçbir biçimde işgal eylemleri egemenlik yetkisi; yerleşimci şiddetin ürettiği fiilî durum hukuki bir hak; hukuk dışı askerî operasyonlar mülkiyet hakkı ve fiilî hâkimiyet ise meşruiyet hakkı doğurmamaktadır. Zira hukukun kurucu işlevi; fiilî durumun hukukileştirilmesini (fait accompli) yasal hakkın kaynağı olmaktan çıkararak güç yoluyla yaratılan gerçekliğin meşrulaştırılmasını yadsımaktadır.

Bu noktada uluslararası hukuk açısından temel sorun, fiilî durumun yaratılmasından öte, süreç içerisinde bu hukuk dışı durumun normalleştirilerek kalıcılaştırılmasıdır. Zira 'kontrol hattı, güvenlik bölgesi veya tampon alan' söylemleri üzerinden hukuk; fiilî gerçekliği sınırlayan norm olmaktan çıkarak bir meşruiyet açıklamasına dönüşmektedir. Böylece yaratılan fiilî durum normu önceleyerek hukuksal anlamı belirlemeye başlamakta ve fait accompli, yalnızca siyasî bir strateji değil, normatif düzenin zamansallığını dönüştüren bir güç tekniği olarak açığa çıkmaktadır. Nitekim Gazze'de ateşkese rağmen İsrail saldırganlığının sürmesi, sivillerin katledilmesi, sivil altyapının tahribi ve insani yardımın sınırlandırılması da bu paradoksun başka bir görünümünü oluşturmaktadır.

"İstisnanın süreklileşmesi"; olağanüstü 'güvenlik' koşullarının geçici bir durum olmaktan çıkarak 'olağan ile olağanüstü' arasındaki sınırı aşındırması ve nihayetinde düzenin kendisini biçimlendiren bir mantığa dönüşmesini ifade etmektedir. Böylece 'güvenlik'; hukukun geçici olarak askıya alınmasını açıklayan bir gerekçe olmaktan çıkarak hukukun uygulanabilirlik alanını tayin eden bir iktidar tekniğine dönüşmektedir. Kuşkusuz bu dönüşüm, insan haklarının anlamını da yeniden düşünmeyi zorunlu kılmaktadır. Öyle ki gücün-iktidarın sınırlılıklarını belirleyen normatif sınırlar olarak insan haklarının hakikati; yalnızca 'yaşam, sağlık, gıda, barınma ve sivil korunma' haklarının olağan zamanlarda normatif değerini tanımakta değil, işgal ve savaş koşullarında onur temelinde her bir tekil bireyi hukukî özne olarak koruyabilmesinde açığa çıkmaktadır.

Bu yüzden insan hakları ve insancıl hukuk ihlallerini sürdüren İsrail'in, Gazze'de sivil araçları, konutları ve yerinden edilmiş insanların bulunduğu alanları hedef alması, münferit bir eylemin hukukî niteliğine indirgenemez. Zira her bir mütecavizkâr eylem; 'ayrım gözetme, orantılılık, askerî gereklilik ve sivillerin korunması' ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Nitekim insancıl hukukun temel işlevi 'işgal, çatışma ve savaş' durumlarında şiddetin sınırlarını tayin etmektir. Bu noktada çatışma ve savaşın bir istisna hâli yaratması, onu hukuksal alanın dışına çıkarmamakta bilakis hukukun normatif otoritesini sınayan temel koşulu oluşturmaktadır. Bu nedenle uluslararası insan hakları hukukunun temel paradoksu, evrensellik iddiası ile hakların fiilî ve seçici uygulanabilirliği arasındaki yarılmada ortaya çıkmaktadır.

Bütün insanların "özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğdukları" yönündeki onto-politik varsayıma dayanan insan hakları söylemi, tüm bireylerin eşit normatif değere sahip olduğu iddiası üzerine kurulmuştur. Ancak bu onto-politik iddia; hakların korunmasında eşit siyasal ve kurumsal sonuçlar üretmediği durumlarda 'norm ile gerçeklik' arasında yapısal bir asimetri doğurmaktadır. Böylece bir coğrafyada yaşam hakkı mutlak bir hukuksal değer olarak tanınırken başka bir coğrafyada yaşamların "güvenlik maliyeti" olarak nitelendirilmesi durumunda, mesele artık yalnızca belirli hukuk kurallarının ihlali olmaktan çıkarak hukukun hangi yaşamları 'görünür, korunabilir ve hukuk önünde eşit' saydığı sorusuna dönüşmektedir.

Bu nedenle İsrail saldırganlığı açısından temel sorun, uluslararası hukukun bütün uluslar bakımından aynı normatif değeri taşıyıp taşımadığına ilişkin varoluşsal bir meseleye tekabül etmektedir. Zira uluslararası hukuk; 'çıplak güç' sahibi mütecaviz aktörlerin de facto eylemleri karşısında geri çekiliyor ve bu illegalite yeni gerçeklikler yaratıyorsa, 'hukuk ile güç' arasındaki ilişki tersine dönmektedir. Böylece uluslararası hukuk; mütecavizkârlığı önleyen normatif bir düzen olmaktan çıkarak, gücün yarattığı gerçekliğe meşruiyet kazandıran bir söylem alanına dönüşmektedir.

Sonuç olarak Filistin ve Suriye, bu yönüyle iki ayrı coğrafya olmaktan çıkarak aynı normatif sorunun farklı tezahür alanlarını oluşturmaktadır. Bu noktada Suriye açısından temel mesele; işgalci güç İsrail'in oluşturduğu fiilî hâkimiyetin hukukî gerçekliğe evrilmesidir. Diğer yanda Gazze açısından temel mesele; soykırımcı işgal gücünün teopolitik söyleminin insan yaşamının hukukî değerini aşındırarak hukukun koruma sınırlarını belirleyen ölçüte dönüşmesidir.

Her iki durumda da temel belirleyici mesele; gayri meşru olan işgalci gücün hukuku belirlemesinden ziyade, hukukun bu illegal gücü sınırlandırma kapasitesini koruyabilmesidir. Uluslararası hukukun hakikati salt olarak kuralların varlığıyla ilişkili değil, aksine mütecavizkâr güç karşısında bağlayıcılığını koruyabilmesinde; insan haklarının evrenselliği ise en korunmasız yaşamların eşit normatif değerini güvence altına alabilmesinde açığa çıkmaktadır.

Bu nedenle tüm coğrafyayı saldırganlığı ile yıkıma uğratan İsrail'in devlet terörü; savaşın, işgalin veya ateşkes ihlallerinin yanında, hukukun normatif otoritesinin, insan haklarının evrensellik iddiasının ve uluslararası düzenin meşruiyetinin sınandığı derin bir varoluşsal krize tekabül etmektedir. Veto yetkisinin ürettiği güç asimetrisi nedeniyle BM Güvenlik Konseyi'nin mevcut yapısı, bu krizlerin çözümsüz kalmasına ve hukukun seçici uygulanabilirliğine zemin hazırlamaktadır. Uluslararası düzenin normatif meşruiyetini yeniden kazanabilmesi, ilgili kurumsal yapının 'adalet, temsiliyet ve müsavat' ilkeleri temelinde yeniden tanzim edilmesini gerekli kılmaktadır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.