MURAT YILMAZ
Muhalefette Kurultay, Barolarda Seçim Gerginliği
Muhalefet partileri, lider ve etrafında oluşan partinin bürokratik oligarşisiyle seçmenden giderek kopan ve kendi içine kapanan bir cemaate dönüşüyorlar. Bunun neticesinde, partiler, seçimleri kazanmaktan önce, parti içinde iktidarlarını kaybetmek istemeyen lider ve onun cemaatiyle sınırlanıyor. Yeni kadro ve fikirler, partilere nüfuz edemiyor, dışlanıyorlar. Siyasi partiler, kendilerini lider, kadro ve ideoloji düzeyinde yenilemedikçe bir yandan güç kaybederken, diğer yandan da yeni oluşum çalışmalarının önü açılıyor.
Oy verme davranışı, karşınıza çıkan siyasi partilerin lider, kadro ve ideoloji itibarıyla mukayese edilmesi neticesinde şekillenir. Siyaset sosyoloji ve seçim sosyolojisi gibi disiplinler bu süreci anlamaya çalışırlar. Bu disiplinlerin ortaya koyduğu bilgileri değerlendirip icabını yapmak ise, siyasetin icra ve sanat yönünü teşkil eder. Muhalefet partileri, bu bakımdan ciddi bir başarısızlık, hatta kriz içindeler. Lakin şu anda bu başarısızlığı ne görecek ne de kabul edecek durumdalar.
Türkiye'deki siyasi yenilenme arzusunun en önemi temsilcilerinden biri olan sol kökenli Hüseyin Ergun'un bu husustaki tespiti dikkat çekici. Yeni Şafak gazetesine 2007'de verdiği demeçte Ergun, Türkiye'de gerçek bir muhalefet partisi olmadığını vurguluyor: "Türkiye'de bugün iktidar bunalımı yok, aksine muhalefet bunalımı var. AK Parti içinde aksini düşünenler olsa da bence gerçek muhalefetin olmaması hükümete de zarar verir."
Hüseyin Ergun'un bunu söylemesinin üzerinden 19 yıl geçti ve Türkiye muhalefet bunalımını hala aşamadı. Ana muhalefet partisi bölündü… CHP, Kemal Kılıçdaroğlu ekibi tarafından "arındırılmaya" ve normal bir siyasi partiye dönüştürülmeye çalışılıyor. CHP'den ayrılan Yeni Parti ise "yeni" olmayı başaramadı ve artık eskiyen ve maalesef sonu görülmeyen bir seri skandalla sarsılıyor… Her iki parti de ayrı ayrı "kurultay" sancıları yaşıyorlar. Her iki partinin önünde de hayati derecede önemli meseleler ve kurultaylar var. CHP güvenlik, dış politika ve laiklik konularında demokratik ve milli bir söylem inşa etmeye çalışıyor…Yeni Parti Özgür Özel'in şahsında liderlik, tutarlılık ve güvenilirlik problemlerini aşamıyor.
Diğer taraftan muhalefete, Yeni Parti'ye yakın barolardaki seçimlerde ekim ayı içinde İzmir ve İstanbul barolarında ulusalcı listelerin kazandığı görüldü. Ancak baro seçimlerinde ortaya konulan siyasi dilin fevkalade problemli olduğunu söylemek lazım. Bilhassa İstanbul Baro Başkanlığına seçilen Prof. Dr. Ümit Kocasakal'ın çizgisinin terörsüz Türkiye'ye, demokrasi, özgürlükler ve sivilleşme konularında muhataralı olduğu daha önceki performansıyla da malum. Bunu vurgulamak daha önceki yönetimlerin problemlerini, yolsuzluktan yargılanan Ekrem İmamoğlu'na desteklerini, etnik kimlik ve cinsi kimlik konusundaki tahrikçi hatalarını elbette ibra etmez. Barolarda farklı kesimlerdeki hakim dilin maalesef anayasal devlet ve demokratik hukuk devleti bakımından sorunlu ve endişe doğuracak anti-demokratik siyasi kültür ve ideolojilere dayandığı görülüyor.
Siyasi kültürümüz, toplumun siyasi problemlerini resmi ideolojik bir filtre içinde toplumsallaştırıyor. Böyle olunca da yüz yıldır var olan meseleler toplumun karşısına ancak bir sembol, söz veya şiddet hareketiyle gelince, toplumsallaşmasını ve siyasallaşmasını bu resmi filtreden edinen kesimler sorunla yüzleşmek, sebep-sonuç ilişkisi aramak, tartışmak, dinlemek ve çözüm aramak yerine resmi ezberi yüksek sesle söylemek ve farklı olanları da susturmak üzere bir laiklik, cumhuriyet, vatan elden gidiyor cephesi yaratıyorlar…
Bu cephenin yaratılmasında resmi siyasi kültürün yanında bu kültürün tuşlarına basan belli odakların olduğu da Türkiye siyasi tarihine vakıf olanların bedahat derecesinde sahip oldukları bir bilgidir. Bu bilgi bize bu tarihle yüzleşmedikçe sivil yani hem resmi olmayan hem de medeni olan bir siyasi kültür ve üslup inşa etme imkanını vermiyor. Böylece "kamusal alanlar" bir anda saldırgan laikçi ve dışlayıcı sembol, söylem ve figürlerin eline geçiyor. Böylece siyaset, ikna etme eksenine değil zor kullanma eksenine kayarak kayboluyor. Siyasetin ortadan kalkması ise Teneke Trampet eşliğinde sıradan dışlayıcı totaliter dili sokağa, ekrana, hasılı her yere taşıyabiliyor.
Bu söyleme bakıldığında hala laikliğin din hürriyeti şeklinde yorumlanmasından rahatsız, din hürriyetine karşı saldırgan ve jakoben laikliği savunduklarını görebiliyoruz. Bu bakış açısı bırakın son 25 yılı, çok partili hayata geçerken CHP içinde yaşanan din eğitimini benimseyen laiklik revizyonunu dahi hazmedememiş bir tek parti saldırganlığını devam ettiriyor. CHP'nin önemli isimlerinden ve CHP'deki reformun şahitlerinden Faik Ahmet Barutçu Siyasi Hatıralar kitabında İsmet İnönü'nün çok partili hayata geçerken artık ihtilal döneminin bittiğini ve laikliğin demokrasi çerçevesinde yorumlanması gerektiği düşüncesini şöyle anlatıyor:
"İnönü, ilk mekteplerde ders saatleri haricinde ihtiyari din dersi verilmesi ve Milli Eğitimin nezareti altında imam ve hatip yetiştirecek okullar açılması ve bir İlahiyat Fakültesi tesisi fikrini açarak, teşebbüs zamanı geldiğini ileri sürdü. Bu fikir bende artık olgunlaşmış hale gelmiştir.
Laiklik prensipleri katiyen zedelenmemek üzere cemiyetin sosyal realitesine arkamızı çevirmek yerinde olamaz. Çocuklara din terbiyesi vermek isteyen ana babalar, devlete şunu söyleyeceklerdir: -Ya bize bırakın! Yahut icabını siz yapın! Türk olmayan anasıra tanınan bu en tabii vicdan hakkının icaplarını yerine getirmekten Türkleri mahrum etmek hangi hakka istinat ettirilebilir? Demokraside kör inadın, kör taassubun yeri olamaz. Laisizm prensibi mahfuz kalmak üzere moral ihtiyaçlara cevap verecek bir duruma biran evvel gelmek memlekette geniş bir ferahlık ve sempati havası estirecektir. Bunu, bu hükümet kaçırmamalıdır. Muhalefetin de sinsi bir silahını elinden düşürmüş olacağız..."
"…Bakanlar Kurulundaki konuşmaları değerlendiren İsmet İnönü şöyle diyecektir:
-İhtilal devrinden kanun devrine girdik. Evvelce vatandaş hakları yalnız kanunda yazılırdı. Ve biz onu istediğimiz gibi tatbik ederdik. Atatürk devrine dönemeyiz. Vatandaş hakkını istediği gibi kullanacaktır. Reyini istediği gibi kullanacaktır. Prensiplerimize halel gelmemek üzere din meselesini hal zarureti vardır." (Faik Ahmet Barutçu, Siyasi Hatıralar, C:2, ss.880-882)
Bu uzun iktibasla anlattığımız dönemin üzerinden 80 yıl geçti… Barolar, gazeteler, siyasetçiler hala "milli şef" İsmet İnönü'nün maalesef gerisindeler ve demokratik fikir adamı yetiştirecek olgunluktan uzaktalar…
Barolardaki bu sert hava inşallah siyaseti ve bilhassa muhalefeti olumsuz etkilemez.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.