A.MENAF TURAN
Dünya COP31’den ne bekliyor?
Gelecek, modern dünyada uzun süre bugünün genişlemiş hali olarak düşünüldü. Üretim artacak, bilgi çoğalacak, insan tabiat karşısında daha güçlü hale gelecekti. İklim değişikliği, bu ilerleme tasavvuruna geçmişin hesabını taşıyor. Biriktirdiğimiz refahın ne kadarını, henüz ortaya çıkmamış maliyetleri geleceğe devrederek oluşturduk?
Bu soru, kalkınmanın anlamını da değiştiriyor. Bir ekonominin bugünkü büyüklüğüyle yarınki dayanıklılığı birbirinden uzaklaşabiliyor. Üretim kapasitesi artarken üretimin ihtiyaç duyduğu kaynaklar aşınabiliyor. Kazançlar belirli merkezlerde toplanırken kayıplar başka coğrafyalara ve kuşaklara yayılabiliyor. Geleceğe doğru ilerlediğini düşünen bir dünya, gelecekteki hayatın şartlarını daraltabildiğini fark ediyor.
9 Kasım Pazartesi günü COP31 Başkanı Murat Kurum'un açılış konuşması ile Antalya'da başlayacak COP31, bu çelişkinin siyasi olarak ele alınacağı yerlerden biri. Müzakere masasında aynı kavramlar kullanılacak, fakat o kavramların gerisinde farklı tarihler bulunacak. Sanayileşmesini büyük ölçüde tamamlamış bir ülkeyle üretim kapasitesini henüz geliştirmeye çalışan bir ülkenin dönüşümden anladığı aynı olamaz. Birinin geçmiş yatırımlardan çıkış olarak gördüğü süreç, diğerinin gelecekteki kalkınma imkânını belirliyor.
Dünyanın COP31'den beklentisi, bu farklılıkların ortak bir gelecek içinde nasıl uzlaştırılacağına ilişkin. Emisyon hedeflerinin arkasında üretimin, refahın ve karar gücünün paylaşılması meselesi bulunuyor.
Büyük dönüşümlerin tarihinde benzer bir gerilim var. Yeni üretim güçleri, onları yönetecek kurumlardan daha hızlı gelişebiliyor. Sanayi Devrimi fabrikaları, şehirleri ve dünya ticaretini büyütürken çalışma hayatını, barınmayı ve toplumsal ilişkileri sarsmıştı. Üretim artışının geniş toplum kesimleri için daha iyi bir hayata dönüşmesi uzun mücadeleler gerektirdi. Haklar, kamu hizmetleri ve sosyal güvenceler, değişimin sonuçlarını yönetme çabası içinde gelişti.
Bugün dijital, yeşil ve mekânsal dönüşümün birlikte ilerlemesi, benzer bir uyum sorununu farklı ölçekte ortaya çıkarıyor. Bilginin ve emeğin örgütlenmesi değişiyor, enerji sistemleri yenileniyor, sanayinin, altyapının ve yerleşimlerin coğrafyası yeniden şekilleniyor. Her değişim diğerinin şartlarını etkiliyor. Yeni teknolojiler mevcut altyapıyı zorlarken bugün kurulan altyapılar da gelecekte hangi üretim biçimlerinin mümkün olacağını belirliyor.
Bu süreçte verimlilik artışı ve yeni yatırım alanları kadar, bilginin ve mülkiyetin nerede birikeceği de önem taşıyor. Bir ülkenin temiz teknolojileri kullanmasıyla bunları geliştirebilecek kapasiteye sahip olması arasında fark var. Dönüşüme katılmak, dönüşümün yönü üzerinde söz sahibi olmayı kendiliğinden sağlamıyor. Bu nedenle iklim politikasıyla sanayi, eğitim ve teknoloji politikaları arasındaki ilişki giderek güçleniyor.
Teknolojik imkânların toplumsal faydaya dönüşmesi, kurumların ve yatırım düzeninin de değişmesini gerektiriyor. Aksi halde yeni kapasite, mevcut eşitsizlikleri büyütebiliyor. Dönüşümün maliyetini üstlenenlerle kazancından yararlananlar sürekli ayrıştığında, toplumsal korunma talepleri güçleniyor. Bu taleplerin nasıl karşılandığı, iklim hedeflerinin siyasi ömrünü de belirliyor.
Adaletin iklim tartışmasındaki yeri burada somutlaşıyor. Farklı tarihsel sorumluluklara ve ekonomik imkânlara sahip ülkelerin aynı yönde hareket edebilmesi, yükümlülüklerle kapasite arasında inandırıcı bir ilişki kurulmasına bağlı. Finansman ve teknolojiye erişim, ortak hedefin gerçekleştirilebilmesinin şartı haline geliyor. Kaynakların varlığı kadar hangi koşullarla kullanılabildiği, ülkelerin borç ve kurumsal kapasite sorunlarının nasıl ele alındığı önem kazanıyor.
Adaleti düzenin devamının şartı sayan siyaset anlayışımızın bugüne söyleyebileceği de bu ilişkiyle ilgili. Üretimin, geçimin ve siyasi istikrarın birbirinden koparılamayacağını hatırlatıyor. Toplumların yaşama ve gelişme imkânları zayıflarken düzenin dayanıklılığı korunamıyor. Küresel ölçekte de benzer bir sorunla karşı karşıyayız.
Ne var ki, ülkelerin birbirine ihtiyaç duyması, bu güveni kurmaya yetmiyor. On dokuzuncu yüzyılda ticaret, ulaşım ve haberleşme ağları dünyayı yakınlaştırmış, buna rağmen ekonomik bütünleşme siyasi çatışmaları önleyememişti. Bugün de teknolojiye, enerjiye ve finansmana erişim ihtiyacı, bu ilişkilerin baskı aracına dönüşebileceği kaygısıyla birlikte yaşanıyor. İş birliğine duyulan ihtiyaç arttıkça bağımlılıktan kurtulma arayışı da güçleniyor.
İklim diplomasisinin aktörleri tam da bu gerilimin ortasında yeni bir anlayışı mümkün kılmaya çalışıyor. Ancak ülkelerden uzun vadeli yatırımlar yapmaları beklenirken uluslararası ilişkilerdeki belirsizlik kararları zorlaştırıyor. Üstelik mevcut üretim sistemleri, altyapılar, kamu gelirleri ve istihdam ilişkileri değişimin hızını sınırlıyor. Teknik bakımdan mümkün bir adım, siyasi ve ekonomik güvenceleri oluşmadığında ertelenebiliyor. Bu durum sorumluluğun zamanı için belirsizlik meydana getiriyor. Bugün alınan kararların etkileri, o kararlara katılamayan insanların hayatına uzanıyor. Gelecek kuşaklar bırakılan kaynaklarla, altyapılarla ve risklerle yaşayacak. Emanet fikri, bu uzak ilişkiyi bugünkü tasarruflarımızın içine yerleştiriyor: Elimizde bulunanı kullanma gücümüz, onun devamını gözetme sorumluluğundan ayrı düşünülemez. Böylece kalkınmanın değerlendirilmesine, bugünkü kazancın yanında geleceğe bırakılan hayat şartları da giriyor.
Türkiye'nin COP31'e taşıyabileceği tecrübe, bu ilişkileri birlikte yönetme ihtiyacından doğuyor. Sanayi kapasitesini geliştirmek, enerji arz güvenliğini sağlamak, şehirleri afetlere hazırlamak ve refahı artırmak, Türkiye açısından eş zamanlı sorumluluklar. Bu alanların birindeki kararın sonucunu, diğerlerinde yapılan hazırlıklar belirliyor.
Afetlerle mücadele ve yeniden inşa çalışmaları, planlamayla uygulama arasındaki mesafenin kurumsal koordinasyon, finansman ve yerel bilgiyle aşılabildiğini gösteriyor. Enerji dönüşümü, üretim kapasitesinin yanında şebekenin, sürekliliğin ve maliyetlerin birlikte yönetilmesini gerektiriyor. Emine Erdoğan'ın himayelerinde gelişen Sıfır Atık yaklaşımı da kaynak kullanımındaki değişimin kurumların işleyişine ve toplumsal alışkanlıklara yerleşmesi bakımından bir tecrübe sunuyor.
Bu birikimin uluslararası değeri, başka ülkelerin şartlarıyla ilişkilendirilebildiği ölçüde artacak. Kalkınma ihtiyaçlarının iklim sorumluluğuyla birlikte kabul edilmesi, dönüşüm araçlarına erişimin genişlemesi ve verilen sözlerin yatırım yapılabilecek bir devamlılık taşıması. Başkanlık tarafları bir araya getirebilir, fakat onların yerine sorumluluk üstlenemez.
Yıl boyunca yürütülen hazırlıkları bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Ülkelerle, uluslararası kuruluşlarla, finans ve bilim çevreleriyle yapılan istişareler; iklim finansmanı, dirençli şehirler, denizler ve okyanuslar üzerine toplantılar ile Fiji'deki COP öncesi görüşmeler, farklı ihtiyaçların hangi kararlar etrafında buluşabileceğini araştırdı. Eylem Gündemi ise hedefleri kurumlar, yatırımlar ve ortaklıklarla ilişkilendirme çabasını taşıyor. Bu çabaların konferans alanındaki karşılığı da önemli. Resmî müzakerelerin yürütüleceği Mavi Bölge ile uygulamaların, bilimin, teknolojinin ve toplumsal katılımın yer alacağı Yeşil Bölge, kararlarla onların hayattaki karşılığını aynı organizasyonda buluşturuyor. Yaklaşık 1,1 milyon metrekarelik alanda salonların, delegasyon ofislerinin ve teknik altyapının hazırlanması; ulaşım, güvenlik, transfer ve erişilebilirliğin planlanması, müzakerenin işlemesini sağlayan maddi zemini oluşturuyor.
Türkiye'nin 81 ilinden ve 154 ülkeden 45 bini aşkın başvuru alan gönüllülük programı da bu zeminin insan boyutu. Göreve hazırlanan gençlerin kazanacağı uluslararası çalışma deneyimi, konferansın ardından kalacak kazanımlar arasında. Böyle bir organizasyonun devamlılığı, karar metinlerinin yanında onları anlayacak, uygulayacak ve izleyecek insan kapasitesiyle de ilişkili. Bütün bu hazırlıkların siyasi karşılığı, Antalya'da görülecek. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde düzenlenecek Liderler Zirvesi, ülkelerin kararları sahiplenmesini ve kurumlarını bu yönde harekete geçirmesini sağlayabilir. "Diyalog, Uzlaşı ve Aksiyon" yaklaşımının değeri de farklı talepler arasında bu geçişi kurabilmesine bağlı.
Anadolu'nun hafızasındaki Gordion düğümünün, İskender'in kılıcıyla kesildiği anlatılır. Hikâye, karmaşık bir meseleyi tek hamlede aşmanın cazibesini taşır. İklim siyasetinin düğümünde ise kalkınma, toplumsal güvence, siyasi egemenlik ve hayatın kaynakları birbirine bağlı. Bir bağın kesilmesi, başka bir yerdeki gerilimi ağırlaştırabilir. Gerekli olan, hangi kararın diğerini mümkün kılacağını görerek düğümü çözebilmek. Türkiye Başkanlığının etkisi yapılan çalışmalarda şimdiden görünür olmaya başladı.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.