TUNÇ DEMİRTAŞ
Tigray’dan Kızıldeniz’e: “Casus Belli” mi?
Etiyopya'da son haftalarda yaşananları Tigray'da yeniden başlayan bir iç savaş olmanın çok daha ötesinde anlam taşıyor. Eylül sonunda TPLF ve müttefiklerinin farklı cephelerde başlattığı harekat, federal kuvvetlerin karşı taarruzuyla kısa sürede yön değiştirdi. Mekelle yeniden hükümet yanlısı güçlerin kontrolüne geçerken çatışmanın ağırlığı kuzey ve kuzeybatı Tigray'a kaydı. Ancak Mekelle'nin el değiştirmesi savaşı sona erdirmedi. Pretoria Anlaşması'nın çözemediği siyasi sorunlar duruyor. TPLF'in askeri gücü TDF ortadan kalkmış değil ve daha da önemlisi çatışmanın Eritre sınırına doğru ilerlemesi yeni bir güvenlik denklemine kapı aralıyor.
Sahadaki hareketliliğin yönü de bu değişimi gösteriyor. Eritre askerlerinin Adigrat'tan geçtiğine ilişkin birden fazla görgü tanıklığı artık mevcut. Açık kaynaklar, Eritre birliklerinin Adigrat ve Idaga Hamus'ta görüldüğünü, Zalambessa üzerinden geçiş ve Etiyopya İHA'larının Eritre unsurlarını hedef aldığına ilişkin kayıtları ortaya koymuş durumda. Bununla birlikte ortada ilan edilmiş bir Etiyopya–Eritre savaşı yok. Eritre'nin TDF ile hangi düzeyde koordinasyon kurduğu da henüz açıklığa kavuşmuş değil. Bu belirsizlik önemli. Zira bugün sorulması gereken "Eritre ile Etiyopya arasında doğrudan bir savaş gerçekten kimin çıkarına?" sorusudur.
Mekelle'nin Alınması Sorunu Çözmedi
Pretoria Anlaşması 2022'de çatışmayı durdurmuştu ancak Tigray'ın federal sistemdeki yeri, tartışmalı bölgeler, TDF'nin geleceği ve TPLF'nin siyasi konumu gibi temel meseleleri çözemedi. Bugün yaşananlar kalan savaşın yeni bir tekrarının olmasının ötesinde. Etiyopya'da daha temel bir sorun sürüyor. Devletin merkezi ile çevre arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı ve iktidarın hangi siyasi koalisyon tarafından taşınacağı.
Etiyopya'da muhalefetin kurduğu Hayatta Kalma İttifakı da bu açıdan dikkat çekici. Farklı grupların Abiy Ahmed yönetimine karşı aynı cephede bulunmaları, aynı Etiyopya tasavvuruna sahip oldukları anlamına gelmiyor. İttifakın askeri kapasitesi Addis Ababa'yı zorlayabilir. Ancak Abiy sonrası düzen konusunda ortak bir siyasi program bulunmadığı sürece bu birliktelik kırılgan kalacaktır. Bu nedenle cephede kimin hangi şehri aldığı kadar, savaş sonrasında nasıl bir Etiyopya önerildiği de önemlidir.
Eritre Gerçekten Savaş mı İstiyor?
Eritre'nin kuzey Tigray'daki hareketliliği ilk bakışta savaşa hazırlanma görüntüsü veriyor. Ancak başka bir okuma da mümkün. Asmara, muhtemel bir çatışmayı kendi toprağında karşılamak yerine Tigray içerisinde ileri bir savunma hattı oluşturmaya çalışıyor olabilir. Adigrat-Idaga Hamus-Zalambessa hattındaki hareketlilik bu açıdan okunabilir.
Burada temel soru, Eritre neden Etiyopya'ya saldırmak istesin? olmalı. Asmara'nın Assab ve denize erişim söylemi nedeniyle Addis Ababa'dan ciddi güvenlik kaygısı duyduğu açık. Ancak bu durum Eritre'nin savaşı başlatmak istediğini göstermiyor. Tersine, Etiyopya'nın Eritre'nin TPLF'ye desteğini giderek daha fazla gündeme getirmesi ve Eritre birliklerinin varlığını güvenlik tehdidi olarak sunması, olası bir müdahalenin siyasi gerekçesinin nasıl oluşabileceği sorusunu da gündeme taşıyor. Bunu bugün kesin bir niyet olarak söylemek mümkün değil. Nitekim Afrika Birliği taraflara eylem ve söylemlerinde azami itidal çağrısı yapıyor ve askeri çözüm yerine diyaloğu öne çıkarıyor. Dolayısıyla Eritre'nin Tigray'daki varlığı ile "Eritre Etiyopya'ya savaş açıyor" sonucu arasına mesafe koymak gerekiyor.
Kızıldeniz'de Yeni Düzen Kurulurken Yeni Savaş Kimin İşine Yarar?
Asıl büyük çelişki burada ortaya çıkıyor. Abiy Ahmed yönetimi Etiyopya'nın denize erişimini stratejik zorunluluk olarak yeniden gündeme getirirken, Kızıldeniz aynı anda daha yoğun biçimde güvenlikleştiriliyor. Mısır, Sudan, Eritre ve Somali'nin el-Alamein Deklarasyonu Kızıldeniz'in yönetimini kıyıdaş devletlerin münhasır sorumluluğu olarak tanımlıyor. Bu, denize kıyısı olmayan Etiyopya'nın söylemine dolaylı ama açık bir cevap niteliğinde.
Aynı dönemde Suudi Arabistan Babülmendep, Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ndeki ticaret yollarını korumak amacıyla çok uluslu bir deniz güvenliği yapılanması kurmaya çalışıyor. Türkiye de bu girişimi destekleyen ülkeler arasında. AB'nin ASPIDES operasyonunun görev süresi ise 2027'ye kadar uzatıldı. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamında Ankara'nın Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğine katkı seçeneklerini değerlendirdiği de artık açık biçimde ifade ediliyor.
Bu nedenle olası Etiyopya-Eritre savaşı küresel ve bölgesel aktörler açısından rasyonel bir sonuç üretmez. Devletdışı bir aktör olarak Husi saldırıları nedeniyle zaten kırılganlaşmış Babülmendep hattına ikinci bir devletlerarası savaş eklemek, enerji ve ticaret güvenliğini daha da zorlaştırır. Aktörlerin çıkarları farklılaşsa da mevcut deniz güvenliği yatırımları ve diplomatik açıklamalar, en azından açık düzeyde, yeni bir savaşın önlenmesine yönelik güçlü teşvikler bulunduğunu gösteriyor.
Kızıldeniz'de yeni güvenlik mimarisi ve Türkiye
Türkiye açısından mesele, Etiyopya'nın denize erişim talebinin nasıl karşılanacağının ötesine geçmiş durumda. Ankara'nın Somali ile Etiyopya arasında geliştirdiği formül hala geçerli. Denize erişim meşru bir ekonomik ihtiyaç olabilir, ancak bu ihtiyaç başka bir devletin/devletlerin egemenlik ve toprak bütünlüğünü aşan bir hak üretmez. Bununla birlikte Kızıldeniz'in iki yakasında giderek belirginleşen farklı güvenlik kümeleri oluşuyor.
Etiyopya'nın BAE ile güçlü ilişkileri, BAE'nin Berbera ve Afrika Boynuzu'ndaki varlığı ve İsrail'in Somaliland üzerinden artan ilgisi bir tarafta stratejik çıkarların kesiştiği bir hat oluştururken; diğer tarafta Mısır, Eritre, Sudan ve Somali el-Alamein'de egemenlik, toprak bütünlüğü, Nil ve Kızıldeniz'in kıyıdaş devletler tarafından yönetilmesi ilkeleri etrafında ortak bir çerçeve ortaya koydu. Suudi Arabistan'ın Mısır, Eritre ve Sudan ile geliştirdiği ilişkiler de Kızıldeniz'in batı kıyısındaki bu denklemi giderek daha önemli hale getiriyor.
Bu tabloya Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile Suudi Arabistan öncülüğünde gelişen deniz güvenliği yapılanmasını da eklemek gerekiyor. Bugün el-Alamein hattı, Mekke mekanizması ve Kızıldeniz'deki çok uluslu deniz güvenliği girişimi ayrı kulvarlarda ilerliyor. Ancak Babülmendep'in korunması, kıyıdaş devletlerin egemenliği ve deniz ticaretinin güvenliği gibi ortak çıkarlar, gelecekte bu yapıların işlevsel olarak birbirini tamamlamasına yol açabilir. Türkiye de bu nedenle hem Somali ile Etiyopya arasında arabulucu olan bir ülke hem de Somali'de askeri varlığı bulunan, Suudi Arabistan ve Pakistan ile savunma ortaklığı geliştiren ve Kızıldeniz güvenliğinde daha görünür hale gelen bir aktör konumunda. Dolayısıyla önümüzdeki dönemin temel sorularından biri giderek kurumsallaşan daha geniş bir Kızıldeniz güvenlik mimarisi içerisinde nasıl karşılanacağı olacaktır.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.