İdris Kardaş

İdris Kardaş

16 Mayıs 2018, Çarşamba

, Kudüs, Katar, Suud ve Sarraf davası

Kudüs ile ilgili alınan kararın ve aslında bu kararın üzerine inşa edilmek istenen büyük boyutlu bir savaşın hazırlıkları için çok önemli hamleler yapıldı bugüne kadar. , Sarraf davası, Katar ablukası, Mısır'da Sisi'nin desteklenmesi, Suudi Arabistan yönetim kademesinin dizayn edilmesi, Hariri'nin Suudi Arabistan'da zorla alıkonulması, İran ile nükleer anlaşmanın bozulması gibi her biri birbirinden önemli gelişmeler yeni bir savaşın hazırlığı gibi görünüyor.

Bu gelişmelerin birbirinden bağımsız başka nedenleri de olduğu söylenebilir. Kısmen de öyledir. Ancak neredeyse tamamının arkasında aynı aktörlerin olması, ana hedefin bölgedeki yeni dizayn olduğu çok açık. Kudüs kararı da bu dizaynın en kritik hamlelerinden biri kuşkusuz. Devamının geleceği de düşünülüyor.

30 Temmuz 2016'da, yani darbeden hemen sonra Türkiye'yi çok iyi tanıyan, İngiliz The Guardian gazetesinin eski editörü David Hearst, Genel Yayın Yönetmeni olduğu Middle East Eye'da bir makale yayınladı. 15 Temmuz darbe girişiminden haftalar önce BAE hükümetinin FETÖ'ya para aktardığını, para transferi için bir aracı belirlediğini ve bu aracının da Muhammed Dahlan olduğunu yazdı.

Dahlan'ın, 15 Temmuz darbesi ile ilişkisi olduğu söylenen bu yazının hemen ardından Ağustos başında, Fethullah Gülen, BAE tarafından finanse edilen ve Dahlan'ın sahibi olduğu El Gad kanalında demeç verdi. Muhammed Dahlan Gazzeli ve BAE veliaht prensi Muhammed bin Zayed'in danışmanıdır. Mısır'da Sisi yönetimini sahibi olduğu medya ve finans gücüyle kontrolü altında tutuyor.

Aynı Dahlan, Sarraf davasının bilirkişileri olarak atanan Mark Dubowitz ile Jonathan Schanzer ile hem Katar operasyonunu hem de Suudi yönetiminin dizaynı konusunu görüşen bir isim. Bu görüşmelerin tamamı BAE ABD büyükelçisi Uteybe'nin kamuoyuna sızan e-postalarında ortaya çıkmıştı.

Dahlan'ın bu noktadaki en kritik rolü elbette Filistin'de Mahmud Abbas'ın yerine geçmek için hazırlanan aday olması. Suudi veliaht prens Muhammed bin Selman'ın Mahmud Abbas'ı Riyad'a çağırıp Kudüs konusunda razı olması gerektiğini, bunu kabul etmezse de çekilmesini istediğini uzun süre işlemişti. Abbas'ın yerine getirilmek istenen Dahlan'ın binlerce Filistinliyi işkenceden geçiren ve Arafat'ı zehirleyen kişi olduğunu da bu noktada hatırlatmak gerekiyor.

Sarraf davasına bilirkişi olarak atanan isimlere gelelim bu noktada. Dubowitz ile Schanzer. Bu iki isim Washington merkezli FDD (Demokrasiyi Savunma Vakfı) adlı kuruluşun Başkan ve yardımcıları. Kuruluşun finansmanı ise İsrail Başbakanı Netenyahu'nun sıkı dostu ve Trump'ın seçim kampanyasının en büyük destekçilerinden milyarder Sheldon Adelson tarafından sağlanıyor.

Bu iki isim az önce yukarıda değindiğim BAE Büyükelçisi Uteybe ile Ortadoğu ve özellikle Körfez ülkeleri konularında çok yakın çalışıyorlar. Sheldon Adelson, Kudüs'te büyükelçilik açılışında en ön sırada Ivanka Trump'ın yanında oturuyordu. Adelson'un eşi Miriam Adelson törene, üzerinde Yahudilerin simgesi olan şaha kalkmış aslan motifleri ve Tevrat'tan "Seni unutursam Ey Kudüs, sağ elim kurusun" ifadelerinin işlendiği beyaz bir elbiseyle katıldı. Bu kişinin desteklediği FDD'nin başkan ve başkan yardımcılarının Sarraf davasında bilirkişi olmaları ve özellikle Erdoğan konusunda takıntılı denebilecek bir nefrete sahip olmaları bize çok şey anlatıyor.

Haziran ayında henüz bin Selman birinci veliaht olarak atanmamışken, bu isimler BAE'de FDD olarak bir toplantı gerçekleştirdiler. Toplantının gündem maddeleri; Katar, Müslüman Kardeşler, Türkiye ve Suudi Arabistan'dan oluştu. Suudi Arabistan alt başlığında bin Selman için hazırlık yaptıkları anlaşılıyor. Gündem maddeleri; "yeni vizyon, değişim ve dönüşüm" başlıkları altında politikalar şeklinde özetlenmiş.

Dubowitz ile Schanzer bin Selman hakkında birçok rapor ve prestijli basın kuruluşlarında makaleler yazdılar bugüne kadar. Özellikle "radikal İslam" ile mücadele, Filistin sorununun Hamas dışında çözümü, Mısır'ın Sisi ile birlikte bölgede dengeleyici güç olması, Türkiye'nin, özellikle Erdoğan'ın bölgedeki gücünün kırılması ve elbette İsrail ile Suudi Arabistan'ın ilişkilerin normalleşmesi konularında bin Selman'ın uyumlu bir aktör olacağı konusunda yazıları, raporları var.

Dubowitz ile Schanzer'in hem büyükelçi Uteybe (ABD'de bulunan en etkili büyükelçi olarak tanınır ve Kushner ile telefonla konuşacak kadar yakındır) ile hem de Dahlan ile birlikte çalıştıkları ortada. Ayrıca her ikisinin de 15 Temmuz'u hem bildiklerini hem de sonrasında desteklediklerini makalelerinden, sosyal medya paylaşımlarından okuyabiliyoruz. FETÖ ve FETÖ'nün destekledikleri ABD'li senatörlere çok yakınlar.

Büyükelçi Uteybe ile Sarraf davasının bilirkişileri Dubowitz ile Schanzer, Dahlan ve John Hannah arasında geçen bir e-postada; "11-14 Haziran tarihlerinde, FDD'nin BAE devlet yetkilileriyle gerçekleştirmeyi planladığı bir konferansın gündem maddeleri tartışılıyor: Erdoğan'ın başkanlığının doğuracağı sonuçlar, Erdoğan'ın bölgedeki rolü ve hedefleri, Kürt meselesi, Türkiye'nin zikredilen ülkelere yönelik politikaları, ABD ile BAE'nin Türkiye'yi daha iyi davranış sergilemeye yönlendirmek ya da mecbur etmek için atabileceği adımlar, siyaset, ekonomi ve güvenlik açısından kullanılabilecek araçlar"

FDD danışmanı John Hannah'ın 15 Temmuz'dan tam bir ay önce Foreign Policy dergisine bir yazı yazması, bu ekibin darbe girişiminin bir parçası olduğunu ya da darbeyle koordineli olduklarının çok açık bir göstergesi olarak okunabilir.

Hannah makalesinde; "Türkiye'de hala bir darbe riski var. Türkiye, yoldan çıkan bir NATO müttefiki ve er ya da geç bir hesaplaşma günü ihtimal dahilinde" diyerek makalesini şu cümlelerle devam ettiriyor, "Erdoğan'ın Türk siyaseti üzerindeki mutlak hâkimiyeti göz önüne alındığında sorunun büyük bir kısmı Erdoğan'ın ta kendisi. Görevi bıraksa ya da daha kontrollü bir şekilde hareket etse çok daha iyi şeyler olabilir."

Uteybe, Dahlan, Dubowitz, Schanzer ve Hannah arasında geçen onlarca e-posta bugün bize karanlık olan birçok noktayı aydınlatması bakımından çok değerlidir. FDD bünyesindeki isimler Adelson; Uteybe ve Dahlan ise BAE tarafından finanse ediliyor. Tamamının da Kushner ile ilişkisi var.

BAE veliaht prensi Muhammed bin Zayed ile ABD büyükelçisi Uteybe'nin Suudi veliaht prensi Muhammed bin Selman için küresel medya ve düşünce kuruluşlarına nasıl baskı yaptıkları, ilişkilerini kullandıkları yine Uteybe'nin sızan e-postalarından okunabiliyor. Dolayısıyla aynı ekibin yine Kushner ile birlikte Suudi yönetimini dizayn etme çalışmaları olduğunu görüyoruz. Geleceğin kralı olacak MBS ise sürekli "ılımlı İslam" söylemleri ve sözde modernleşme hamleleriyle bu yapının en güvendiği aktör haline geldi bile. Kushner ile MBS birbirlerine çok yakın iki isim.

Mısır darbesi ve sonrasında özellikle BAE ve Suudi Arabistan'ın rolü herkesçe malum. Bu çalışmalarda Dahlan, üzerine en çok yatırım yapılan aktör olarak öne çıkıyor. Trump'ın damadı Kushner de Mısır'ı Suudilere ve BAE'ye emanet etmiş durumda. Dahlan bu açıdan çok rahat hareket edebiliyor.

Kudüs kararının alınması olayına gelecek olursak. Öncelikle Kudüs kararının bir parçasının Hamas'ın tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik bir hamle olduğunu da görmemiz gerekiyor. Şu ana kadar adı geçen tüm aktörlerin en büyük hedefi Filistin'deki direnişi kırmak. Bunu yapabilmenin en kritik eşiği Hamas'ı ve liderlerini yok etmekten geçtiğini biliyorlar. Bu, hem İsrail açısından hem de bölgedeki dengeler açısından çok önemli bir hamle onlara göre. Dolayısıyla Kudüs kararının hemen ardından hedefleri Hamas olacaktır kuşkusuz. İsrail Başbakanı Netanyahu'nun, Cumhurbaşkanı Erdoğan aleyhine yazdığı sosyal medya paylaşımının merkezinde yine Hamas vardı.

Kudüs kararı alındığı salonda Kushner ve Adelson'un yanı sıra ABD'nin İsrail büyükelçisi David Friedman da vardı. Kushner ailesinin, İsrail'in işgal politikasına büyük oranda destek veren birçok vakfı bulunduğu ortada. Bunlardan biri "Beyt El Yeşiva'nın Amerikalı Dostları" adlı kuruluştur. Kuruluşun eski başkanı ise Trump'ın avukatlığını da yapmış olan yeni büyükelçi David Friedman'dan başkası değil.

Friedman'ın babası muhafazakar bir haham olarak biliniyor. Evanjelik Ronald Reagan 1984'te Başkan seçildikten sonra Şabat yemeği için Friedman ailesinin evini ziyaret ediyor. Friedman, İsrail aşırı sağının dostu olarak tanınıyor. ABD'li İsrail karşıtı solcu Yahudileri, geçmişte Nazilerle işbirliği yapmış olan Yahudilere benzetecek kadar sert biri. Göreve atanır atanmaz bir açıklama yaparak, "İsrail'in ebedi başkenti Kudüs'ten" söz etmişti.

Gelelim tüm bu gelişmelerde Trump'ın damadı olan Kushner'in rolüne. Jared Kushner, ABD'de okuduğu Yahudi okullarında, İsrail haritasını ezbere çizen, Filistin'de yerleşim adı altında işgal edilen şehirlerin İbranice isimlerini ezbere okuyan bir çocukluk geçirdi. Babası; Netanyahu, Adelson ve büyükelçi Friedman ile çok yakın arkadaşlar. Büyük bir servete sahip olan Kushner ailesi paralarının çoğunu İsrail için harcıyorlar. Hem yerleşimci adı altında işgalcileri destekliyorlar, hem de İsrail'e altyapı üstyapı yatırımlarını yapıyorlar. Katar krizinden Suudi yönetimlerindeki değişime, Kudüs kararından Mısır'daki gelişmelere kadar geniş bir yelpazede söz sahibi Kushner ve onunla birlikte çalışan bu ekip. Kushner, Trump'ın Ortadoğu özel danışmanı görevini de yürütüyor.

Kushner, Adelson, MBS, MBZ, Uteybe, Dahlan, Sisi, Dubowitz, Schanzer, Hannah, Friedman ve diğerleri bölgenin yeniden dizaynı için çalışmalarını sürdürüyorlar. 15 Temmuz, Suudi yönetiminin dizayn edilmesi, Katar'a abluka uygulanması, Kudüs kararı, Mısır'da Sisi'ye verilen destek, Abbas'ın Filistin yönetiminden çekilmesi gibi konulara değinmeye çalıştım. İran'a yönelik ambargonun uygulanması konusunda Adelson, FDD ve Mike Pence'in ortaklaşa çok yoğun çalışmaları var. Sadece FDD'nin internet sitesine girdiğinizde bile İran konusunda yazılan makaleler size güçlü bir fikir verebilir

Tüm bu hamlelere, kendisi de sıkı bir evanjelik olan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence de eşlik ediyor. Kudüs kararının en büyük mimarının Pence olduğunu söylersek abartmış olmayız. Sık sık Regan dönemine atıf yapan Trump için evanjeliklerin önemi çok büyük. Hem Kudüs konusunda hem de tüm bölgede çatışmayı yükseltme konusunda evanjeliklere verdiği sözleri tutmaya çalışan bir Trump var karşımızda. Bu da önümüzdeki günlerde daha çok çatışma daha çok kan dökülmesi anlamına gelebilir?

BİZE ULAŞIN