NURULLAH GÜR
Dünya ikinci Çin şokunu yaşıyor
Savaş, ekonominin en sıcak gündem maddesi. Ancak konjonktürel meseleleri bir kenara bırakıp yapısal konulara eğilmek de gerekiyor. Uluslararası ekonomideki en hararetli tartışmaların başında, Çin'in yükselişinin küresel rekabete yansımaları geliyor.
Çin, 1970'lerin sonunda başlayan dışa açılma sürecini izleyen yaklaşık 35 yıllık dönemde yıllık ortalama yüzde 10 büyüdü. Bu, dünya ekonomi tarihinde eşine az rastlanan bir ilerlemeydi. Yabancı yatırımlar, altyapı projeleri, eyaletler arasındaki rekabet ve sanayi politikaları sayesinde Çin, dünyanın üretim üssüne dönüştü.
Ancak Çin'in bu performansı birçok ülkede sanayi üretiminin gerilemesine ve istihdam kayıplarına yol açtı. "Çin şoku" olarak adlandırılan bu durum, Batılı ülkelerde yalnızca ekonomik kayıplarla sınırlı kalmadı; siyasi kırılmalara da neden oldu. Bilimsel çalışmalar Trump'ın 2016'daki seçim zaferi ve Brexit referandumu gibi birçok kişi tarafından beklenmedik olarak değerlendirilen siyasi gelişmelerin ortaya çıkmasında "Çin şoku"nun etkili olduğunu gösteriyor.
BU SEFER NELER FARKLI?
Şimdilerde dünya ikinci bir "Çin şoku" yaşıyor. İkincisi birçok açıdan ilkinden farklılık arz ediyor:
Aynı zamanda yüksek teknolojili üretime geçme potansiyeli taşıyan ülkeler, artık bir de Çin kaynaklı rekabet baskısıyla da karşı karşıyalar. Çin'in yükselişi, ABD'nin küresel gücüne karşı bir denge oluşturması bakımından başlangıçta değerliydi. Fakat Çin, diğer ülkelerin gelişimine alan bırakma noktasında paylaşımcı olmaktan uzaklaşıyor. İkinci "Çin şoku"na karşı gelişmekte olan ülkelerin tetikte olması gerekiyor. Buna Türkiye de dahil. Çin şokuyla mücadele, çok boyutlu stratejiler ve titiz politika uygulamaları lazım. Sadece Çin ürünlerine karşı gümrük tarifelerini artırmak yeterli olmaz. İçeride, farklı politika araçlarıyla sanayi sektörünü nitelikli biçimde desteklemek şart.
İŞ BİRLİKLERİNE İHTİYAÇ VAR
Bunun yanı sıra hem diğer gelişmekte olan ülkelerle hem de Çin şokundan daha önce zarar görüp sanayisini yeniden canlandırmaya çalışan bazı gelişmiş ülkelerle (İngiltere ve İspanya gibi) Ar-Ge, üretim, lojistik ve pazarlama konularında iş birliklerine ihtiyaç var.
***
ABD'DE FAİZ TARTIŞMASI ALEVLENDİ
Biraz da güncel meselelere değinelim. Haftanın en çok merak edilen konu başlığı, Fed'in faiz kararıydı. Savaşın enflasyon riskini artırdığı bir ortamda finans piyasaları, faiz artışı bekliyor. Ancak savaş, enerji ve ara malı maliyetlerini artıran bir arz şoku olduğu için faiz artışının enflasyonu önlemede ne ölçüde işe yarayacağı soru işareti oluşturuyor.
Gerçi ABD'nin durumu biraz farklı. Yüzde 2'lik enflasyon hedefi, koronavirüs salgınından bu yana tutturulabilmiş değil. Trump'ın gümrük tarifelerindeki artışlar, enflasyon üzerinde ilave baskı oluşturuyor. Bunun yanı sıra ekonomik büyüme, ABD'nin yakın tarihi açısından yüksek sayılabilecek seviyelerde seyrediyor. İstihdam piyasası da güçlü seyrini sürdürüyor.
Piyasa beklentilerin aksine Trump, ara seçimler yaklaşırken iktisadi aktivitenin canlı kalması adına Fed'den faiz indirmesini istiyor. Fed'in başına yeni geçen Kevin Warsh'un üzerinde böyle bir baskı var.
Fed, böyle bir ortamda faizi değiştirmeme kararı aldı. Fakat, on iki Fed üyesinden üçü, faizin artırılması yönünde oy kullandı. Böylece 2016'dan bu yana ilk kez bir politika kararına karşı aynı yönde üç oy verilmiş oldu. Kararın bu şekilde çıkmasını "Fed bölündü" şeklinde yorumlayanlar oldu. Warsh'ın basın toplantısındaki açıklamaları piyasaları tatmin etmedi. Dolar değer kaybetti. Otuz yıllık tahvil faizi, 2007'den bu yana en yüksek seviyesini gördü.
Trump ise Warsh'a güvenini şu sözlerle aktardı: "Onun faiz oranlarının düşmesini görmeyi çok isteyeceğini biliyorum; fakat bir kurulu var ve bu, politik bir kurul. Onlar da faizi yüksek tutmak istiyor. Ama biz oranlara rağmen mücadele edip yolumuza devam ediyoruz."
Önümüzdeki aylarda Trump, Fed ve finans piyasaları arasındaki gerilimin biraz daha yükselmesi kuvvetle muhtemel.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.