Ali Bayramoğlu

22 Ocak 2014, Çarşamba

Kriz mi yoksa değişim sürecinde yeni evre mi?

Türkiye sadece bir kriz döneminde değil, aynı zamanda değişim sürecinin kritik anlarından birisinde.
Bu kritik anı iki açıdan ele almak mümkün.

Birincisi değişim sürecinde devlet alanın yeniden yapılanmasının henüz tamamlanmamış olduğunun ortaya çıkmasıdır.

Askeri vesayetin ana hatlarıyla kırılması sonrası ortaya çıkan yeni bir vesayet, yargı vesayeti, daha doğrusu bir cemaatin sistem üzerindeki vesayet arayışı bunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
Bu durumun ortaya koyduğu başka bir husus daha vardır. O da eski rejimin yıkımı sonrası, yeni rejimin kuruluş aşamasında devreye giren tarihsel bir bagajın varlığı ve önemidir.

Nedir bu tarihsel bagaj?

Bu bagaj Türk toplumunun farklı ve yan yana yaşayan cemaatlerden oluşması gerçeğidir. Bu toplulukçu dokuda siyaset anlayışı her topluluğun ya da cemaatin kendi yaşam alanını diğerlerinin aleyhine genişletmesi çabası olarak karşımıza çıkar. Kuralsızlık, faydacılık, aidiyet, sadakat bu işleyişin temel şiarlarıdır. Türkiye'de yaşam biçimi temeline oturan tüm kavgalar, tüm kutuplaşmalar, örneğin laik-dindar, Alevi-Sünni gerilimi bu siyasallaşma biçiminin belirleyici örneklerindendir.

Bu doku toplumsal ve siyasi alandan devlet alanına, devlet kurumlarına, emniyete, adliyeye, diğer bürokratik birimlere hemen her zaman yansımıştır.

Ancak devlet alanının asker tarafından kontrolu, yüksek yargının siyasi merkez ve devlet ideolojisi tarafından dizaynı bu yansımayı sınırlı kılmıştır. Daha doğru ifadeyle bu yansıma tek kanatlı olmuş, tek topluluğun egemenliğinde kalmıştır.

Bugün yaşanan kaos, bu egemenliğin yıkılması sonrası ortaya çıkan ara dönem düzensizliğidir. Düzensizlik farklı toplulukların devreye girmesiyle görünür hale gelmiştir.
Bunu, somut olarak, yargı ve kimi devlet kurumlarının cemaat tarafından şeffaf olmayan biçimde ele geçirilmesi ve kendi yararına kullanılması hali olarak tanımlayabiliriz.
Bu çerçevede devlet alanının bir anlayışın tekelinde olmasının yarattığı devlet kontrolu merkezli çatışmaların sistemi nasıl örselediği ortaya çıkmaktadır.

Bu tespit sonrası şunu söylemek yanlış olmaz: Şu anda yaşanan sıcak çatışma, devlet alanındaki iktidar kavgası bir kenara, Türkiye aslında toplulukçu bir dokunun siyasal alana yansımasıyla ortaya çıkan bir bunalımı solumaktadır.

Değişim süreci sonunda bu kritik nokta dayanmıştır. Kriz çözülmesi gereken temel soruna işaret etmektedir.
Değil mi ki, tarihsel ve sosyolojik kökleri derin bu sorun, bugün farklı İslami eğilimler ya da topluluklara arasında dahi bir alan ve iktidar kavgasına yol açabiliyor.
O zaman değişim sürecinde içinde bulunduğumuz aşamayı, devlet alanında her hangi bir kimliğe, topluluğa mensup olmanın siyasi koşulları ve sınırlarının yeniden belirlenmesi olarak tanımlamak gerekir. Bu yeniden yapılanmayı şekillendirecek olan ise aidiyet ve sadakat yerine liyakat esası, topluluklar arasında gerçek bir hakem, hakemlik kurumu ihtiyacıdır.
Cemaatin üstü kapalı eylemlerinin ortaya çıkarılması, üstü örtülü dokusunun devlet alanından temizlenmesi, meşruiyet hatlarının yeniden çizilmesi, bir kural silsilesinin oluşması kaçınılmazdır ve yeni düzenin esaslarının belirlenmesi açısından da önemlidir.

Yaşadığımız değişim sürecinde ikinci kritik ana gelince…
Bu, aslında bu toplulukçu yapının açtığı yaraların tamiratıyla ilgilidir. Bu tamirat bir anlamda, az önce altını çizdiğimiz liyakat ve adalet esaslı yeni muşruiyeti mümkün kılacak bir toplumsal uzlaşma demektir.

Somut olarak ifade etmek gerekirse, tamirat, Ergenekon, Balyoz, Oda Tv gibi temelde "temizlik" ve "sivilleşme" esasına dayalı adli yaptırım süreçlerinin içindeki çürük durumları görmek, bunları ayıklamak ve bu çerçevede adaleti ve hukuku tesis etmektir.

İçinde bulunduğumuz durumun görüntüsü bir otoriterleşme olabilir ama, esası temel olarak Türkiy'nin geldiği hak ve hukuk aşamasıdır.
Bunu görmek, bunun desteklemek demokrat görevidir.

SON DAKİKA