Eskişehir'de öğretmen bir anne ve babanın çocuğu olarak büyüdü. İstanbul'a makine mühendisliği okumak için geldi fakat tiyatroyla tanışınca hayatının yönü tamamen değişti… Oyunculuğa uzanan yolculuğunu, kariyerinde dönüm noktası olan projeleri ve bir döneme damga vuran Aşk-ı Memnu dizisindeki 'Beşir' karakterinin hayatındaki yerini anlatan Baran Akbulut, sektöre dair samimi açıklamalarda bulundu. Yıllar önce Aşk-ı Memnu dizisinde Nihat rolü için düşünülürken Beşir karakterine nasıl geçtiğini ilk kez anlatan oyuncu, sektördeki belirsizlikle ilgili de dikkat çeken bir çıkış yaptı: "Sokakta 'Yeni proje yok mu?' diyorlar, müteahhit miyim ben?" Baran Akbulut, Günaydın YouTube kanalında bu haftaki konuğum oldu. Hayat hikayesinden kariyer sürecine, merak edilenlerini anlattı.
Oyuncu Baran Akbulut, Günaydın YouTube kanalında "Yasemince İtiraflar" programında Yasemin Durna'nın konuğu oldu. Oyunculuk mesleğinin dışarıdan göründüğü kadar kolay olmadığını vurgulayan Akbulut, sektördeki belirsizliklerle nasıl mücadele ettiğini anlattı. Oyuncuların proje seçtiği yönündeki algının gerçeği tam olarak yansıtmadığını dile getiren oyuncu, sektörün perde arkasına dair dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu. Kariyer yolculuğundan mesleğin zorluklarına, rol aldığı dizilerden özel hayatındaki bilinmeyenlerine kadar pek çok başlıkta samimi açıklamalar yaptı, itiraflarıyla dikkatleri üzerine çekti. İşte tüm detaylar…
-Hikayenizi dinlemek isterim… Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? İTÜ'de Makine Mühendisliği bölümünü bırakarak oyuncu olmaya karar vermişsiniz. Bu kararı alma süreciniz nasıl gelişti?
Ben 1982 yılında Eskişehir'de doğdum. 15 Haziran, bir yaz çocuğuyum. Bütün çocukluğum Eskişehir'de geçti. Aşırı mutlu bir çocukluktu. İlgilerimi, meraklarımı besleyen bir çocukluktu. Annem İngilizce öğretmeni, babam fizik öğretmeni. O yüzden bütün sorularıma neredeyse cevap alabiliyordum. Çok çeşitli ilgi alanlarım vardı. Sözelci bir anne, sayısalcı bir baba, çok doyurucu oldu yani benim için. Ve biraz da onların yönlendirmesiyle önce bir Anadolu lisesine gittim, sonra Fen lisesine gittim. 2000 yılında İstanbul'a, İTÜ Makine Mühendisliği'nde okumak için geldim. Okulla hiç alakam yoktu benim. ÖSS'ye hazırlanıyordum ama sonrasında bir şekilde oyunculuk yapacağımı biliyordum. Ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. O yüzden İTÜ'nün amatör tiyatro kulübüne girdim. Bir süre sonra da Eskişehir'e telefon açtım "Anneciğim ben okulu bırakıyorum" diye. Sigara içmeyen kadın, titreyen elleriyle ocakta bir sigara yakıyor (gülüyor)… Ama sonra her şey yolunda gitti. Eskişehir'de tiyatro okudum konservatuvarda. Sonra tekrar İstanbul'a geldim ama İstanbul'la ilişkim de hep böyle bir gelgitli oldu. Hem yerleşik hayata çok müsait biri değilim, hem de Eskişehir'i çok seviyorum. Biraz da gezmeyi sevdiğim için sürprizli, maceralı bir hayatım oldu; çok yerleşik bir hayatım hiç olmadı. Hala da bir gözüm hep uçakları araştırır, trenleri araştırır.
OYUNCU OLACAĞIMI BİLİYORDUM, BENİ CİDDİYE ALMADILAR
-"Oyuncu olacağımı biliyordum" dediniz, o hisse ne zaman kapıldınız?
Eskişehir'de Anadolu Lisesi'ne giderken yani 12 yaşındayken, yıl sonu gösterisi yapılacağı haberi geldi. Ve ben de ilk oyunumu orada, Turgut Özakman'ın "Ah Şu Gençler" oyunundaki çocuk rolüyle oynadım. Orada okulun edebiyat hocası, aynı zamanda tiyatro kolunun da patronu, beni seçti. Hafta sonları okulda provalar falan, yoğun bir süreç yaşadık. Ben aşırı eğleniyorum. Bir de ağabeylerle ablalarla vakit geçirmekten aşırı keyif alıyorum falan. Ve Eskişehir'de Yunus Emre Kültür Merkezi'nde gösteri günü geldi çattı ve sahneye çıktık. Ben salona ilk kez girip o boş koltukları gördüğüm anda oyuncu olacağımı biliyordum artık. İçe doğma gibi bir şey. Sonra oradan boş koltukların arasından böyle bir gezdim. Kulise girdim. Kulislere tek tek baktım falan. "İşte ben burayı çok seviyorum" dedim. Çok heyecanlı geldi. Birazdan seyirciler alınacak falan. Harika bir yaşam… Oyun bittikten sonra ben annemlerden tabii tebrik bekliyordum. Fakat onlar hiç ciddiye almamış gibilerdi. Tam Yunus Emre Kültür Merkezi'nden yolun karşısına geçiyoruz, ellerinden tutuyorum. Tam yolun ortasında "Ben ileride oyuncu olacağım" dedim. Yani onu da hatırlıyorum, onlar hatırlamıyor. Ve böyle sinirlendiğimi hatırlıyorum. "Oyuncu olacağım, siz de göreceksiniz" falan diye. Çünkü ciddiye almadılar yani. O günden beri biliyordum.
AŞK-I MEMNU'DA NİHAT OLACAKKEN BEŞİR OLDUM!
-Televizyon yolculuğunuz nasıl başladı?
Ben hiç dizi düşünmüyordum. Son sınıftayken konservatuarda, İstanbul Kültür Üniversitesi'nde bir antik çağ sempozyumu olacaktı. Orada da bizim okuldan akademisyen hocamız bir sunum yapacaktı. O sunumdan sonra "Midas'ın Kulakları oyunundan Talat Halman'ın muhteşem İngilizce çevirisini sen oynar mısın, senin İngilizcenin iyi" falan dedi hocamız. "Tamam" dedim, ben onu çalıştım bayağı ciddi bir şekilde. Antik çağ sempozyumuna da dünyanın değişik yerlerinden profesörler gelmiş Kanada'dan, Avustralya'dan falan. Onlara ben Eskişehir'in Frik Kralı Midas'ın hayatıyla ilgili o oyundan berberin tiradını İngilizce çalıştığım kısmı tek kişi olarak oynadım. Aslında o iki kişilik bir şey ama tek kişi olarak hazırlanmıştım. Onu o zamanki menajerim kameraya kaydetmiş. Onu Kerem Çatay'a izletmiş. Kerem Çatay da çok ilgileniyor. Beni çağırdı. "Ben izledim. Hem tek kişilik hem komedi hem de İngilizce. Çok hoşuma gitti. Yeni bir diziye başlıyorum Aşk-ı Memnu adında. Bir audition verir misin?" dedi. Audition verdim. Bu arada iki tane rol var dedi. Biri Nihat, biri Beşir. İkisinden biri olacak. Ben dedim "Beşir için vereyim audition." Audition verdim.
-Beşir karakterini siz tercih ettiniz yani?
Evet, ben tercih ettim. O aslında başta Nihat olarak düşünmüştü. Sonra öyle birden kendim sette buldum.
NİHAT OLSAM NASIL OLURDU DİYE ARA ARA DÜŞÜNÜYORUM
-Nihat olsanız nasıl olurdu diye düşündüm. O karakter de yakışırdı bence…
Ara ara ben de düşünüyorum nasıl olurdu diye.
-İlk projenizin böyle kült bir iş olması da unutulmaz olmuştur sizin için.
Tabii ki. "Dizi çekeceğiz. Sadece iki tane rol kaldı, seç" falan dediği zaman şöyle baktım kimler var diye. Zerrin Tekindor, Selçuk Yöntem, Rana Cabbar, Nebahat Şehre falan diye gidiyor liste böyle. "Tamam" dedim ben. İlk gün sete gittim, tabii hiçbir şey bilmiyorum. Hayatımda sette bulunmamışım. Işık şefi Hüseyin ağabey hemen yanıma geldi. "Baran senin ilk günün mü sette ağabeyciğim?" dedi. "Evet ağabey" dedim. "Tamam şurada dur" dedi çekti beni. "Işığa göre bak, ona göre dur" dedi (gülüyor). Bahçede bir sahneydi.
AŞK-I MEMNU'DA BENİ EN ÇOK ZORLAYAN…
-İlk setiniz için gayet profesyoneldiniz bence.
Beni orada zorlayan aslında dublajdı. Çünkü orası yol kenarı, Sarıyer hattı. Dolmuşlar devamlı dat dat dat dat herkese korna çalıyor falan. Hem gidiş hem geliş… Sarıyer Spor'un maçları oluyor, taraftar geçiyor falan. Ve bir de konağın içinde iki ekip çalışıyoruz. Üst katta bir ekip çalışıyor, alt katta bir ekip çalışıyor. Sesler birbirine giriyor. Biz altta bezelye pişiriyoruz, üstten böyle "Bihter" falan diye sesler geliyor. Onlar da birbirine girdiği için mecburen sesli çekim olamayacaktı. O yüzden kendine dublaj yapmak ne kadar zor bir şeymiş onu anladım.
BEŞİR'İN SEVMEDİĞİM ÇOK YANI VARDI
-Beşir karakteri izleyici tarafından çoğunlukla sevilmeyen bir karakterdi. Bu konuda neler düşünüyorsunuz, siz sever miydiniz Beşir'i?
Ben de çok sevmezdim. Yani sevmediğim çok yanı vardı. Oyuncu ile karakteriyle arasında gerçekle hayal arasında olduğu gibi bir gerilim vardır. O gerilim besler. Bazen çok sinirlenerek oynarsın karakterine. Bazen öyle şeyler oluyordu tabii. Kızdığım oluyordu.
-Bir set anısı geliyorsa aklınıza dinlemeyi çok isterim…
Vallahi öyle düşünüyorum, sıkıldığımız anlar geliyor aklıma. Çünkü o zaman metro falan yoktu, Sarıyer'e ulaşım belaydı. Sabah erkenden giderdik bütün oyuncular. Gerçek yalıda olduğumuz için içerideyiz, karavan yok falan tabii. İçeride kulis bile doğru düzgün yoktu. Yani odaları kaydırarak kullanıyorduk. Mesela Beşir'in odası diye bildiğiniz yer aslında saç makyaj odası. Bir de göründüğü kadar sıcak bir iş de değildi çünkü deniz kenarındayız, kapılar hep açık. Soğuk yani. O yüzden ben hep o fön çekilen yerde Beşir'in odasında ısınmaya çalışıyordum fön rüzgarlarıyla (gülüyor). Sıkılınca da Hazal'la (Kaya) parmak yatırmaca oynardık. Ve Hazal devamlı beni yenerdi. Çok iyiydi o konuda nasıl yapıyorsa ve çok keyif alırdı. Fakat Hazal'ı yenen tek kişi Selçuk ağabeydi (Yöntem). Böyle anılar geliyor aklıma.
MİLLET AĞLADI, BEN ÇAYIMI İÇEREK İZLEDİM
-Karakterin cenazesinin çekim gününde rolünüz olmamasına rağmen sete gidip izlemişsiniz. O günü neler yaşandı?
Son gün işte "Sen de gel" dediler. Gittim, kenarda çay içerek Bebek Camii'nde, böyle gözlem yaparak oradan izledim. Millet ağladı ağladı. Ben de öyle çayımı içerek izledim. Cenaze kalktı gitti. Kabloları falan topladılar. Kamyonlar gitti, ben öyle kaldım orada tek başıma. Çayın parasını verdim. Yürüyorum öyle. "Şu an işsizim ya" dedim (gülüyor). İlginç bir andı yani. Kendi fotoğrafım tabutun kenarında... Değişik bir tecrübeydi. Herkese nasip olmaz.
-Sizce Aşk-ı Memnu'nun başarı sırrı neydi?
Çok karışık, bir kimya meselesi. Onu bileşenlerine indirgemek, ayrıştırıp açıklamak çok zor tabii ki. Herkesi farklı bir yerden yakaladığı kesin. Her yaz şöyle bir gözü takılıp tekrar izlemeye başlayan o kadar çok insan var ki. Veya kulağa takılıyor müziğe. Yani zamansız bir iş. Kimisi mesela takılara, kostümlere takılıyor gidiyor. Karakterlerin manifestosuna dönüşmüş kıyafetler çünkü. Mesela Firdevs Hanım'ın kişiliğini sadece kıyafetlerinden, onu taşımasından, edasından takip edebiliyorsun. Yalı, Koç ailesinin kaç kuşağının gerçekten büyüdüğü, en özel anlarının yaşandığı bir yer. Cemiyetin gerçekten merak ettiği bir şeydi. Cemiyet o yüzden izliyordu. Çünkü gerçekten kendi mekanları. Herkesi böyle yakalayacak farklı bir şey vardı. Tabii arkasında Halit Ziya'nın edebiyatı da vardı. Ve tabii Boğaziçi'nin kenarında, İstanbul'un en güzel yerinde. O mevsim geçişlerini oradan seyredebilmek… İnsanlar daha sonra seyrettiğinde tabii 2008-2010 arasındaki kendi hallerini de anımsıyorlar. Onun da insanlar üzerinde romantik bir etkisi var.
AŞK-I MEMNU'DAN SONRA BİR ŞEYLER YAPMAK İSTEMEDİM
-Sonrasında pek çok yapımda rol aldınız aslında. "Son, Yedi Güzel Adam, Yunus Emre Aşkın Yolculuğu, Aşk ve Mavi, Kuzgun, Aziz, Dünya bu" gibi sayısız iş. Sizdeki yerlerine kısaca değinmek isterim.
Aşkı Memnun'dan sonra tabii çok teklifler geldi ama ben öyle hemen hızlıca bir şeyler yapmak istemedim. Ta ki Berkun Oya'nın dizisi Son'a kadar. O da çok orijinal bir işti, yine Ay Yapım'ın işiydi. Orada da Ülkü Duru ve Erkan Can'la yine sahnelerden hayran olduğum iki ustayla oynama şansım oldu. Ondan sonra Yedi Güzel Adam gerçekten çok ilginç bir işti benim için. Hayatımın çok mutlu bir dönemiydi. Kahramanmaraş'ta çok uzun bir dönem kaldık. Ona rağmen çok huzurluyduk yani. Ekip olarak birbirimizden çok besleniyorduk. Uraz'la (Kaygılaroğlu) çok eğlendik gerçekten o dönem. Uraz sette evlendi. İnanılmaz anılarımız var. Gizli bir evlilik yaptılar Melis'le (İşiten). Anadan babadan habersiz biz bize. Aile olmuştuk orada gerçekten. Daha sonra Yunus Emre'de Payidar Tüfekçioğlu'yla çalıştım. Yine sahneden hayran olduğum bir usta. Allah rahmet eylesin. Çok güzeldi. Onun o rezonansına yakın oturmak, onun dizinin dibinde oturmak harika bir duyguydu. Bayağı şanslıyım yani o konuda, ustalarla çalışma şansım oldu gerçekten.
-Şimdilerde de Kuruluş Orhan ile ekranlarda izliyoruz sizleri. Nasıl gidiyor?
İyi gidiyor. Daha çok aksiyona girmedik ama yavaş yavaş. Plato da deniz kenarında. Adeta pastoral bir vadi.
-Dizinin yanı sıra güzel bir film de vizyona girdi. Nasıl bir proje "7 Büyük Günah", ne anlatıyor?
Yedi Büyük Günah'tan bahsediliyor. İnsanın özüne dair bir komik, trajik, korku verici unsurların harmanlandığı türler arası bir film. Serdar Akar yönetmeni. Onun için de yeni bir deneme. Deneysel de bir film bence çünkü. Oyuncuların da pek daha önce yapmadığı bir şey. Öyle kolay tarif edebileceğim bir film değil yani. Ama ben çok güldüm. Özellikle kendime çok güldüm. İnsanın kendine gülmesi çok güzel bir duygu gerçekten. Ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim, eğlenceli bir film. Kaptırıp gidiyorsun.
-Kariyerinizde rol aldığınız veya almadığınız için hiç pişmanlık duyduğunuz bir iş oldu mu?
Ya o her an oluyor. Şöyle güzel bir replik duyduğumda "O repliği ben söyleseydim" falan dediğim oluyor yani. O dizinin başarısından ben de pay alsaydım gibi değil ama bir şey izlerken her rolün yerine kendimi koyuyorum. "Çok güzel sahneymiş. O sahnede oynamak, o rolü yorumlamak, şu lafı denemek isterdim" gibi deneysel bakıyorum hani. Öyle bakınca her şeyin bir albenisi var tabii.
-Kariyerinizde tek tip bir rolden gitmemişsiniz, ona dikkat etmişsiniz. Yoksa Aşk-ı Memnu'dan sonra sanıyorum ki Beşir tarzı roller için teklif gelmiştir…
Maalesef öyle piyasa alışkanlıkları var. Yeşilçam'dan da kalma bizim sektörde biraz öyle şeyler var. Çok risk almak istemiyor insanlar. Şey diye başlıyor her proje, "Bizim projemiz çok ters köşe olacak" falan diye sonra düz köşe olduğu ortaya çıkıyor (gülüyor).
SOKAKTA HER GÖREN "YOK MU YENİ PROJE?" DİYOR, MÜTEAHHİT MİYİM BEN?
-Bu sektörün en zor yanı nedir sizce? "Bu meslek bana bunu öğretti" diyebileceğiniz neler öğrendiniz?
Belirsizlikle mücadele etmek, akıl sağlığını korumak, kendini sürekli geliştirebiliyor olmak. Hatta geliştirmeyi bırak yerinde tutunabilmek yani. Gerilememek. Çünkü çok zor gerçekten belirsizlikle mücadele etmek. Yani sokakta seni her gören şey diyor, "Yok mu yeni proje?" Müteahhit miyim ben ya? Ne projesi? "Göremiyoruz sizi" falan diyorlar. Ona verecek cevabınız her zaman olmuyor. Veya maddi durumunuz uygun olmayabiliyor. Yani zor o bakımdan. Ki insan istiyor ki, hemen iş bulayım değil aslında. 1-2 sene şimdi dünyayı gezeyim. Yani oyuncuya iyi gelecek şey her an sette olmak da değil. Fakat bir güvence. İstediğim şey olana kadar ve o rolde hazırlanmış bir şekilde ne yapacağımı çok iyi biliyor olarak ve kendime güvendiğim için de doğaçlamaya da elverişli bir ruh haliyle sete girebilecek durumda olmak için belki 2 yıl ara vermem gerekiyordur. O 2 yılda beni koruyacak bir şey yok. Güvence yok yani. O zor. Herkes sette beklemeye dikkat çekiyor. Sette bekleyip ne olacak? Çay geliyor, kahve geliyor. Arkadaşlarım var. O çok zor bir şey değil.
OYUNCULAR PROJE SEÇMEZ, O MASAL
-Hemen bir işte olayım diye yanlış bir iş de seçebilirsiniz kariyerinizde…
Oyuncular aslında proje falan seçmiyor. O biraz masal. Oyunculara iş geliyor, oyuncular da bayıla bayıla kabul ediyorlar. Çünkü öyle çok seçenek içinden falan seçecek durumları yok. Ve ne seçtiklerini de bilmeden seçiyorlar seçseler bile. Diyelim ki 2 tane teklif geldi. Hadi diyelim ki aynı anda geldi de seçtim. Seçtiğin şeyin ne olduğunu bilmiyorsun çünkü bir sonraki bölümde ne olacağını yapımcı da bilmiyor, senarist de bilmiyor. Dizinin devam edip etmeyeceği de belli değil. Tamamen bir kör dövüşü, bir sürprizler diyarı yani. Öyle seçenekler falan filan çok yok yani.