Küçük yaşlardan itibaren oyunculuğa ilgi duyan, zamanla bu ilgiyi profesyonel bir kariyere dönüştüren bir isim o… Evren Duyal, hayat hikayesinden kariyer yolculuğuna uzanan süreci samimi bir dille anlattı. Bir döneme damga vuran Aşk-ı Memnu dizisine dair bilinmeyenleri yıllar sonra ilk kez paylaşan oyuncu, dikkat çeken ifadeler kullandı: "Her oyuncunun başıma gelsin diyebileceği bir iş." Yer aldığı projelerden sektörde yaşadığı deneyimlere kadar pek çok konuda içten açıklamalar yapan Duyal, "Çalışmasam çok güzel olur dediğim isimler var" sözleriyle ise merak uyandırdı. Evren Duyal, Günaydın YouTube kanalında bu haftaki konuğum oldu. Hayat hikayesinden kariyer sürecine, merak edilenlerini anlattı.
Usta oyuncu Evren Duyal, Sabah Günaydın YouTube kanalında "Biyografi'k" programının yeni bölüm konuğu oldu. Duyal, oyunculuk yolculuğunu ve sektördeki deneyimlerini Yasemin Durna'ya anlattı. Estetikle ilgili yaptığı açıklamalarla dikkat çeken oyuncu, ekrandaki oyuncuların artık tek tip olduğunu belirterek "Estetikten bazen oyuncuları karıştırıyorum" ifadelerini kullandı. Bir döneme damga vuran Aşk-ı Memnu için "Kariyerimde çok özel bir yerde" diyen Duyal, canlandırdığı karakterle kurduğu bağı da anlattı. Meslek hayatının kendisine öğrettiklerine de değinen oyuncu, "Çalışmakta zorlandığım isimler oldu" sözleriyle dikkat çekerken, eleştirilen bir projesi için ise "Beğenmeyen izlemesin" diyerek net bir çıkış yaptı. İşte Evren Duyal röportajının detayları...
-Nasılsınız, neler yapıyorsunuz?
Vallahi iyiyim. Burada olduğum için de çok mutluyum. Hayat güzel gidiyor. İnci Taneleri yeni bitti. Ama o devam ederken de hayatımda olan zaten bir tiyatrom ve okul var. Müjdat Gezen'de ders veriyorum. Onlar devam ediyor yoğunlukla.
-Oyunlarınızla başlayalım sohbete. Nasıl gidiyor?
Ben 15-16 yıl oldu galiba İstanbulimpro ile beraberim. İstanbulİmpro'nun kurucularından biriyim zaten hep beraber yürüttüğümüz bir oluşum. Tamamen doğaçlama tiyatro yapıyoruz. Ve pek çok format yapıyoruz, 10'un üzerinde formatımız var. Daha da Beter'i var şimdi yeni oyuncağımız. Küçük Amerika 1950'ler Amerikası'nda geçen Tennessee Williams'ın yazmadığı oyunlar. Başka formatlar da var. Olay Rusya'da Geçiyor var Anton Çehov'un yazmadığı oyunlar. Bu yazılmamış oyunları oynamak beni çok mutlu ediyor ve orada olmayı çok seviyorum. Sürekli değişken bir programımız var yani tiyatroda.
AŞK-I MEMNU HER OYUNCUNUN BAŞIMA GELSİN DİYECEĞİ BİR İŞ
-Tiyatro alanında epey üretken bir dönemdesiniz aslında fakat sosyal medyada sorsak "Ekranlardan uzak kaldınız" tepkisi alırdınız muhtemelen…
Evet. Ben ama o anlamda bence her oyuncunun "Başıma gelsin" diyeceği bir şey yaşadığım için birazcık şanslıyım. O da Aşk-ı Memnu. Yani Aşk-ı Memnu gibi bir dizide oynamış olmak, bir oyuncunun bu kadar yıl sonra da hala sokakta "Aşk-ı Memnu!" demelerine sebep oluyor ve bu çok güzel bir duygu. Bazen ben anlamıyorum, başka işler çekerken beni o işten değil de Aşk-ı Memnu'dan tanıyor olmalarını. Bir de yıllar geçtiği için çok değiştiğimi düşünüyorum ama onlar diyorlar ki "Değişmemişsiniz."
KARİYERİMDE ÇOK ÖZEL BİR YERDE
-Konusu açılmışken hemen bahsedelim isterim. Nasıl dahil olmuştunuz Aşk-ı Memnu'ya?
Barış Yöş'ü tanıyordum, ikinci yönetmenimizi. Yani "Böyle bir rol var, hatta çekime girmek üzereler bu karakteri arıyorlar" gibi bir evrede çat görüştüm, tak oldu gibi bir şekilde buldum kendimi içinde. İyi ki bulmuşum. Benim için çok özel, benim kariyerimde de çok özel bir yerde Aşk-ı Memnu.
-Herkes için öyle bence…
Biz ama o iş yaparken ben onu anlamıyordum. Özel bir iş yaptığımızı biliyordum. O dönem için çok izleniyordu zaten ama sosyal medya yeni yeni giriyordu, şu akıllı telefonlar bile yeni yeni hayatımıza giriyordu ve böyle bir yere varacağını bilmezken sokakların boşaldığını gördük. Sonradan sosyal medyada katlandı. Bazen düşünüyorum o dönem şimdiki gibi olsaydı bu iletişim ağı bambaşka bir yere taşınabilirdi. Daha da başka bir yere taşınırdı.
İNSANLAR BENİ ÇEVİRDİĞİNDE AŞK-I MEMNU'NUN YENİDEN YAYINLANDIĞINI ANLIYORUM
-Bu kadar kült bir iş olacağını düşünmüş müydünüz?
Aslında onu diyordum, iyi bir iş yapıyoruz biz ve seyirci bunu seviyor kadar düşünmüştüm. Görmemiştim sonrasını. Yani defalarca izleyen arkadaşlarım var, tanımadıklarım... Bazen şöyle oluyor; o dönem dizi çekmiyor oluyorum mesela çünkü sokaktaki etkileşim daha çok televizyondaki o anki varlığınla daha da artabiliyor. Ve beklemediğim bir anda beni çevirmeye başlıyorlar. "Ha" diyorum, "Aşk-ı Memnu yeniden yayınlanıyor" (gülüyor). Çok seviyorlar. Hala seviyor olmaları o kadar güzel bir şey ki bir oyuncu için.
-Bir yandan bu ilgi çok güzel fakat yıllar önceki bir projenin sürekli hatırlatılmasının size hiç "Yeter artık" dedirttiği oluyor mu?
Yok, ben öyle bir noktada değilim. Bazen beni televizyondan hatırladıklarını unutup sanki daha önce tanıştıkları ve sevdikleri biri gibi bakıyorlar, gözlerinden öyle bir enerji alıyorum. Bu çok hoşuma gidiyor benim.
NESRİN'İ ÇOK SEVEREK OYNADIM
-Karakteriniz Nesrin'i seviyor muydunuz?
Evet, çok seviyordum. Güzel bir şey vardı orada benim hissettiğim, sanırım böyledir. Ben oynadıkça yazarlarımızın ondan etkilenerek bana doğru döndürdüklerini düşündüğüm bir dil vardı orada. Yani ben öyle düşünüyorum, öyledir herhalde. O yüzden daha çok sevdiğimi düşündüm hep. Severek oynadım, çok severek oynadım.
KÜÇÜK ÇAPLI BİR AİLE GİBİYDİK, O KÖŞKTE YAŞAMIŞIM GİBİ HİSSEDİYORUM
-Sahne arkalarında neler yaşanıyordu, nasıl bir set ortamı vardı?
Orası artık evimizin bir parçası gibiydi ve biz özellikle daha çok sahnelerimiz mutfak tayfasıyla olduğu için işte Fatma (Karanfil) abla, Rana (Cabbar) ağabey Allah rahmet eylesin, Ufuk (Kaplan) ve Pelin (Ermiş) ile falan vaktimizi hep beraber geçiriyorduk. Ve küçük çaplı bir aile gibiydik yani o süreçte. Bütün dertlerimizi de, sevinçlerimizi de bir arada yaşadık. Ben güzel hatırlıyorum o günleri. Yani o köşkte yaşamışım gibi hissediyorum bir süreç. Yani set gerisinden bahsederek söylüyorum. Çünkü yaşadık da. Günümüz orada geçiyordu.
-Var mı hiç unutamadığınız bir anı peki?
Bir sürü şey var… Sanırım benim için dönüp baktığımda özlemle hatırladığım ve Fatma (Karanfil) abla var. Benim o dönemde bölüm oyunculukları ve sinema filmi filan yeni olmuştu ve yeni başlamıştım zaten, tiyatroda kariyerim daha ileriydi. Kameraya yeni yeni alışıyordum diyebilirim. Ve Fatma abladan o kadar çok şey dinledim ki… Onları seviyorum, hala sevgiyle hatırlıyorum. Öğrencilerime de anlattığım şeylerin arasında buluyorum, hatta söylüyorum "O bana demişti bunu" diye.
Bir gün bir sahneyi oynarken bir şeye takıldım ve onun yeniden çekilmesini istedim. İyi oynayamadığımı hissettim, zaten onu çok da hissedersin. Çıkışta da dedim "Ya Fatma abla orada onu öyle yapmayı düşünmemiştim ama böyle böyle yaptım. Ve kötü oldu, çok kötü oldu" dedim. Fatma abla da, "Bırak kızım. Televizyona iş yapıyoruz. O bir saniyelik bir şey. Sonrasını düşün artık" dedi. Bu hep aklımda. Gerçi şu an düzen değişti artık dijital gibi bir şey var. O bir saniye sana dönebiliyor (gülüyor). Ama o zaman için çok kıymetli bir bilgiydi. Evet tamam, artık ona takılmamın bir alemi yok. Yenisini daha iyi yapmak üzere düşünmek lazım. Yani böyle şeyler geliyor aklıma. Güzeldi o günler.
ÇALIŞMAKTA ZORLANDIĞIM İNSANLAR OLDU
-Çalışmakta zorlandığınız biri oldu mu?
Oldu tabii. Aşk-ı Memnu'dan sonra oldu ama tabii ki şu proje veya şu isim diyemem, demeyeceğim. Demeyeceğim ama ben bir şey oynamaya başladığımda küçük bir çocuğa dönüyorum. Ve bunun önüne geçemiyorum. O performansı sergiledikten sonra dönüp hemen yönetmenin gözüne bakıp "Oldu mu olmadı mı?" derim. O noktada tabii ki seni anlayan, seninle buluşan bir yönetmenle çalışmak başka bir şey. O yüzden Aşk-ı Memnu'yu bundan ayrı tutarım, Hilal Saral öyle bir yönetmendi çünkü. Ama onun ötesinde bazen sana hiç bakmayan ve kendi derdini anlatamayan yönetmenlerle çalıştım. Ben mesela bir oyuncuya, hele ki kendini o küçük çocuk gibi aç ve ne oynamak istediğini bulmaya, nasıl, nereden oynayayım, ne yapayım ben şimdi diye bakan oyuncuya, "Ya onu bir tık daha!" diyen yönetmene pek dayanamıyorum. Yani bir tık daha ne? Yani ona ihtiyacım var. O bilgi bana geldiği zaman ben oradan akabilirim, oradan yürüyebilirim. Yani mükemmel bir şey yapmaktan bahsetmiyorum ama açılabilirim. Yani bu ortak bir iş çünkü. Ben orada tek başıma değilim. Hele kamerada daha çok da hissediyorsun bunu. Yani o yüzden bugün bile hala bittikten sonra döner yönetmene bakarım. Beni anlayan, tanıyan yönetmen de anlar. Ve zaten benim de güvendiğim yönetmen orada işlemeyen bir şey olduğunu düşünüyorsa yeniden çeker.
-O zaman bir proje seçerken aslında yönetmen noktası sizin için önemli…
Önemli. Yani yönetmene göre proje seçiyorum falan gibi bir şey söylemeyeyim. Öyle bir şey olmuyor. Çünkü şey, ben hep umut dolu bir insanım o noktada. Yani öyle çok spesifik şu yönetmen, bu yönetmen diyeceğim bir durum değil bu. Bu dokuyu, bu dokunun diğer tarafını, yani benim dediğim gibi oyuncuya tam olarak ne istediğini aktarabilen ya da oyuncunun içinde bulunduğu durumu da algılayabilen yönetmenle işlediğinde daha güzel performanslar çıktığını düşünüyorum. Öbür türlüsünün de yöntemini biliyorum, buldum diyeyim. Halledebilirim ama daha kapalı ve daha güvenli alanda yürüyen bir oyuncu oluyorum o zaman.
O İŞ BENİM HAYATIMIN EŞİĞİDİR
-Sonrasında da çok keyifli işlere imza atıyorsunuz. "Bir Günah Gibi, Dedemin Dolabı, Aşk Laftan Anlamaz, Koca Koca Yalanlar, Seni Kalbime Sakladım, Ömer, Gülcemal, Bir Derdim Var" ve son olarak da "İnci Taneleri". Kısa kısa sizdeki yerleri nedir diye sorsam?
Bir Günah Gibi bir dönem işiydi. Çok kısa sürdü. Ve benim o kadar sevdiğim bir karakterdi ki… Yani çok kısa sürdü ve çok geçmişte kaldı. Neredeyse kimsenin hatırladığı bir iş değil ama nedense oradaki karakteri çok sevmiştim. Dönem işini de sevmiştim sanırım. Devam etmesini çok istediğim işlerden biriydi o. Ama buluşamadı, olmadı seyirciyle buluşması. Onun dışında biraz önce söylediğimle örtüşecek belki, ben bir proje başladığında gerçekten bir çocuğa dönüyorum ve hepsinin özel bir yeri var bende.
Bir işten daha bahsetmek isterim. Çok popüler olmayan ve bağımsız bir film olan "Hemşire." Benim hayatımdaki en özel işlerden birisi o. O da benim için bir eşiktir de o yüzden bahsetmek istedim. O da çok sevdiğim karakterlerden biriydi.
-Bir karakter ile popülariteyi yakalayınca sonrasında ona benzer karakterler için teklifler gelir. Bu anlamda reddettiğiniz işler oldu mu?
Reddettiğim çok iş olmadı. Ama Aşk-ı Memnu'dan sonra çokça mutfak, hizmetçi rolü tarzında teklifler geldi. Aynı dokuda çok benzeş karakterlerin olması da fark etmiyor aslında. Onları da oynayıp onların içerisinde renkler de yaratmak mümkün ama işte bir oyuncu açlığı var ya, ben öbürünü de yapmak istiyorum.
KEYİFLİ BİR İŞTİ, BEĞENMEYEN İZLEMESİN!
-Güzel dijital projeler de var aslında "Atiye, Yeşilçam, Mezarlık, Sıcak Kafa" gibi. Bunlar lezzetli işlerdi fakat eleştiri yağmuruna tutulan bir iş vardı ki o da Esas Oğlan'dı. Acımasızca eleştiriler aldı sosyal medyada. Gelen yorumlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Esas Oğlan hızlı, eğlenceli ve hedeflenen keyifli bir iş olması. Zaten içerik bu. Beğenmeyen izlemesin diye düşünüyorum. Belki bu da popüler olan, yani bu konuşmak istiyor insanlar bunun üzerine de. Çünkü Hadise'nin de ilk oyunculuk denemesiydi bu. Ve büyük iddialar yoktu. "Ben muhteşem şeyler oynayacağım" değil, "Böyle bir şey oynayacağım" diye gelmişti. Böyle bir işti. Ve orada da yine Şenol'la (Sönmez) çalıştık. Bana kalırsa çok hızlı çözmüştü süreci. Montajlar vesaire ona göre düşünülmüş, o hızda bir işti. Böyle düşünüyorum ben.
-Peki, kariyerinizde rol aldığınız veya almadığınız için hiç pişmanlık duyduğunuz bir iş oldu mu?
Olmadı. İkisi de olmadı. Ben bir şeye başladığım zaman gerçekten çok seviyorum, sevmeye başlıyorum oynadığım karakteri. Ona başka alt metinler yazarak sarılıyorum. Küçücük bir şey bile olsa bu. Ona sıkı tutunuyorum.
TİYATRODA KENDİMİ EVİMDE HİSSEDİYORUM
-Zorlu ve meşakkatli bir sektör… Hiç kırgın kaldığınız ve "Bir daha onunla çalışmam" dediğiniz birileri oldu mu?
Yok. Kırgın kaldığım kimse yok. Kırgın kaldığım hatta böyle büyük kavgalar ettiğim falan da benim kimse yok. Tabii ki bir takım uyumsuz durumlar olur ya da tavrını, tarzını beğenmediğim bir sürü şey de oldu. Ama orada bir iş yapıyoruz ve ona göre sınırlarımızı belirleyerek yerlerimizi bulabiliyoruz. Bazen o yeri bulmak sancılı olabiliyor. Ama bu sektör bunca zamanda bana bunu öğretti. Nerede durmam gerektiğini, kendimi nasıl korumam gerektiğini bazı durumlar karşısında. Yani açıkça söyleyeyim, tiyatroda kendimi daha evimde hissediyorum. Çünkü çok iyi tanıdığım insanlarla bir aradayım. Bu sektör daha farklı, sürekli değişken bir mekanizma içerisinde. O yüzden daha tanıdığım, daha bildiğim sulara geldiğimde daha rahatım. O çok daha huzurlu hissettiriyor kendimi ve bu benim oyunuma da yansıyor. Her şeye yansıyor.
"ÇALIŞMASAM ÇOK GÜZEL OLUR" DEDİĞİM İSİMLER VAR
-Bu arada derdim isim almak değildi, sadece oldu mu diye merak ettim…
Hiçbir tartışması falan olmadan bir daha çalışmasam çok güzel olur dediğim isimler var.
-Oyuncu mu, yönetmen mi?
Yönetmen. Çünkü şu yüzden, o süreci tamamlarken konumunu almayı bilmişsin ve görevini sonuna kadar yapmışsın ama oyuncuya yaklaşımının ve üslubunun doğru olmadığını düşündüğüm ve mümkünse bir daha bir arada olmayalım dediğim yönetmenler var. Şey demek istemiyorum, "O yönetmenle çalışmam" falan tavrı değil bu. Uyumsuz, bana uyumsuz. Ben öyle bir şey yaşamak istemiyorum. Çünkü o zaman oyun alanım çok kısıtlanıyor ve kendime verdiğim bir zarar. Gördüm ben onu orada. Bir daha gelen bir proje de tabii değerlendirilir ama mümkünse olmasın isterim.
"BU KADAR DA OLUR MU?" DİYE İZLEDİĞİM İŞLER VE OYUNCULUKLAR VAR
-Yeni dönemdeki dizileri, senaryoları ve oyunculukları nasıl buluyorsunuz?
Televizyonda, ana akımda yapılan işlerde her şeyin çok hızlı olduğunu düşünüyorum. O yüzden pek çok şeyi nereden değerlendirmen gerektiğine bakmalısın. Televizyonda yapılan, dijitalde yapılan, sinemada yapılan işlerin hepsinin farklı ağırlıkları var. Oyuncudan da istediği farklı şeyler var. Ben öyle düşünüyorum. O yüzden bazı işler var, "Bu kadar da olur mu?" diye izlediğim, bazı oyunculuklar var "Bu kadar da olur mu?" diye izlediğim ama evet, televizyonda oluyor ve o işliyor. Tamam, o zaman her şey yerinde işliyorsa benim biraz oradan dönüp bakmam gereken şeyler vardır televizyon açısından. Mesela benim izlediğim bir şey için "Bu da ne biçim bir senaryo?" dediğimde şunu her zaman biliyorum; aslında onun daha iyisini yazacak, daha iyisini oynayacak, daha iyisini böyle değil de öyle çekecek yönetmenlerimiz, oyuncularımız, senaristlerimiz var bizim. Şu an televizyonun istediği bir şey yazılıyor. Mesela dizilerin bu kadar uzun olması da bunu gerektiriyor. Ve o yüzden böyle diyebiliyorum. Yine umutluyum gördüğün gibi (gülüyor).
-Oyuncu olmak için tiyatro tozu yutmak şart mı sizce?
Hayır, tiyatro tozu yutmak asla şart değil. Konservatuar okuduğunda, tiyatroyla çok ilgilendiğinde karakterle çok fazla uğraşmaya başlıyorsun. Bunun çok çok avantajları var. Ama kamera karşısında ben bazen dezavantaj olduğumu düşünüyorum. Evet, bazen çok avantaj olduğunu hissettiğim durumlar var ama iki saatlik bir dizi çekiyorsun ve üstüne çok da düşünmeyeceğim bir şeyler yapacaksın. Gel, otur çek ve git. Yani onun altında çok fazla şey arama. Bazen aradığın zaman eline yüzüne bulaştırabiliyorsun. Konservatuvar okumak, tiyatroyla uğraşmak biraz bunu getiriyor. O refleksten biraz sıyrılmalısın kamera karşısında, onu görüyorum. Yapmaya da çalışıyorum zaman zaman. Yani tiyatronun bir oyuncuya katacağı çok şey olduğunu düşünüyorum. Ama illa bu olmalı diye düşünmüyorum.
ESTETİK KAYGISI KORKUTUCU BİR YERE GİDİYOR, BAZEN OYUNCULARI KARIŞTIRIYORUM!
-Estetikli oyuncular hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bir oyuncu estetik yaptırabilir mi, yoksa sizin mesleği icra edenler için doğallığı mı savunursunuz?
"Neden?" diye düşünüyorum. Ya bilmiyorum, herkesin kendi seçimi. Ben fazlasını çok fazla buluyorum. Bir rahatsız edici buluyorum ekranda da. Hatta ekranın bunu bazen seviyor olduğunu şuradan anlıyorum, çünkü o tekrar tekrar işler yapabiliyor. Neden olduğunu da anlamıyorum, benim o bakış açımım yok. Karşı değilim yanlış anlaşılmasın, herkes ne istiyorsa onu yapmalı. Yapsın, nasıl kendini güzel hissediyorsa. Ama bazen televizyonda olmak ve daha güzel, daha güzel, daha güzel algısı garip bir yere gidiyor sanki. Korkutucu yani. Ben bazen hangi oyuncunun hangi oyuncu olduğunu karıştırıyorum. İsimlerini tutamıyorum aklımda o yüzden.
Bir şey daha ekleyeyim. Oynarken sürekli dışıyla ilgilenme hali gibi görüyorum bunu. Tabii ki televizyon böyle bir şey istiyor görüyorum bunu. Ama oynadığın o duygu akış ya da o serüveni önüne ket koyan bir şey bu. "Şimdi nasıl duruyorum?" demek sürekli.