Konya Ovası'nın ortasında, binlerce yıl önce kapısı olmayan, pencereleri bulunmayan ve insanların çatılardan evlerine girdiği tuhaf bir şehir yükseliyordu. Bugün soframızda yediğimiz ekmeğin genetik kökenlerinden, insanlık tarihindeki ilk diş ağrısına kadar modern yaşama dair bildiğimiz ne varsa, kökleri Çatalhöyük'ün 160 kat sıvanmış duvarlarında gizli. Vahşi doğayı dize getiren bu "Neolitik toplu konut" projesi, tarım devriminin ve yerleşik hayatın karanlıkta kalmış tüm kodlarını yeniden yazıyor. İşte 9400 yıl öncesinden günümüze ulaşan, ezber bozan o yaşam stratejisi...
Anadolu'nun kalbinde, Konya Ovası'nda yükselen Çatalhöyük, sadece antik bir yerleşim değil; insanlığın kaderinin değiştiği devasa bir laboratuvar. 9400 yıl öncesine dayanan bu gizemli kent, ezber bozan mimarisi ve yaşam biçimiyle bugünkü modern toplumun "ilk taslağı" olarak kabul ediliyor.
KAPISIZ ŞEHİR: ÇATILARDAKİ YAŞAM
Çatalhöyük'ü benzersiz kılan ilk özellik, alışılmışın dışındaki savunma stratejisi. Burada kale duvarları yok; çünkü evlerin kendisi birer kale! Binaların kapısı veya penceresi bulunmuyor; insanlar evlerine damlardaki merdivenlerle girip çıkıyordu.
Bu "bitişik nizam" mimari, hem vahşi hayvanlara karşı tam koruma sağlıyor hem de tarihin ilk toplu konut projesini oluşturuyordu. Evlerin içindeki 160 kata varan sıva tabakaları ise o dönem insanının hijyen ve estetik takıntısını gözler önüne seriyor.
GÜCÜN SEMBOLÜ: DEV BOĞALAR
Çatalhöyük insanı için boğa sadece bir hayvan değil, bir güç sembolüydü. Yaklaşık 1,5 ton ağırlığındaki vahşi boğaların (aurochs) boynuzları, evlerin baş köşelerini süslüyordu.
Bu devasa canlıların evcilleştirilmesi, insanın doğa üzerindeki hakimiyetinin ilk büyük zaferi olarak tarihe geçti.
Tarihin akışını değiştiren bu kadim kent, hem mimari dehası hem de tarım kültürüyle bugün bile bizlere ilham vermeye devam ediyor.
PEKİ NEMRUT DAĞI'NIN GİZEMİNİ BİLİYOR MUSUNUZ?
Türkiye'nin doğusunda, bulutların üzerinde yükselen devasa taş kafalar ve gizemli bir krallık... Adıyaman il sınırları içerisinde yer alan Nemrut Dağı, sadece bir doğa harikası değil, aynı zamanda antik dünyanın en iddialı projelerinden biri. Peki, Kommagene Kralı I. Antiochos neden bu zirveye devasa heykeller diktirdi? İşte UNESCO Dünya Mirası listesindeki bu büyüleyici yer hakkında bilmeniz gereken her şey!
KOMMAGENE KRALLIĞI'NIN MİRASI: DEV HEYKELLERİN HİKAYESİ
Nemrut Dağı'nın zirvesinde (2.150 metre) yer alan heykeller, Kommagene Krallığı'na aittir. Kral I. Antiochos, tanrılara ve atalarına olan minnetini göstermek amacıyla bu görkemli tümülüsü ve heykelleri yaptırmıştır.
DOĞU VE BATI TERASLARI: HANGİ HEYKEL NE ANLAMA GELİYOR?
Zirvede iki ana teras bulunur. Doğu ve Batı teraslarında yer alan; Aslan, Kartal, Zeus, Apollo ve Herakles heykelleri, Doğu ile Batı kültürünün sentezini temsil eder.
Heykellerin boyu 10 metreyi bulmaktadır. Özellikle gün doğumu ve gün batımında bu heykellerin üzerinde oluşan ışık oyunları, fotoğrafçılar için eşsiz bir kare sunar.
NEMRUT DAĞI'NA NE ZAMAN GİDİLİR?
NEMRUT DAĞI'NIN ÇÖZÜLEMEYEN GİZEMİ: KAYIP MEZAR
Arkeologlar yıllardır Kral Antiochos'un mezarının bu dev yığma tepenin (tümülüs) altında olduğunu tahmin ediyor. Ancak teknolojik imkanlara rağmen mezar odasına henüz ulaşılamadı. Bu durum, Nemrut'u dünyanın en büyük arkeolojik gizemlerinden biri haline getiriyor.
DÜNYANIN EN BÜYÜK YERALTI ŞEHRİ DERİNKUYU'NUN GİZEMİNİ BİLİYOR MUSUNUZ?
Kapadokya'nın büyüleyici peribacalarının altında, binlerce yıl boyunca saklı kalan karanlık bir sır yatıyor. 1963 yılında Nevşehir'in Derinkuyu ilçesinde evine tadilat yaptıran bir köylü, yıktığı duvarın arkasında karanlık bir tünel bulduğunda, aslında dünyanın en büyük yeraltı şehrinin kapısını araladığının farkında değildi. Bu keşif, tarihin en büyük mühendislik harikalarından birini ve "korkunun" inşa ettiği devasa bir metropolü gün yüzüne çıkardı.
20 BİN KİŞİLİK "KARANLIK" ŞEHİR
Eski adıyla Elengubu olarak bilinen Derinkuyu, sadece basit bir sığınak değil; yerin 85 metre derinliğine inen, 18 katlı (tahmini) devasa bir şehir. Bugün sadece %10'luk kısmı, yani ilk 8 katı gezilebilen bu yapının, 20 bin kişiyi aynı anda aylarca barındırabilecek kapasiteye sahip olması akıllara durgunluk veriyor.
Peki, insanlar neden güneşten vazgeçip yerin metrelerce altına, klostrofobik tünellere hapsolmayı seçti? Cevap basit: Hayatta kalmak.
MÜHENDİSLİK HARİKASI: HAVASIZ KALMAK İMKANSIZ
Romalı askerlerin zulmünden, Arap akınlarından veya istilacılardan kaçan halk, dışarıdaki tehlike geçene kadar burada yaşıyordu. Ancak bu kadar insanın yerin 8 kat altında nefes alabilmesi nasıl mümkündü?
Derinkuyu'nun mimarları, modern mühendisleri bile kıskandıracak bir zeka ile çalışmıştı. Şehrin "ciğerleri" olarak bilinen 50'den fazla havalandırma bacası, en alt kata kadar doğal hava akışı sağlıyordu. 55 metre derinliğe inen su kuyuları ise hem su ihtiyacını karşılıyor hem de düşmanların suya zehir karıştırmasını engellemek için yüzeyden bağlantısı kesilebiliyordu.
İÇERİDEN KİLİTLENEN YARIM TONLUK KAPILAR
Güvenlik, Derinkuyu'nun bir numaralı önceliğiydi. Katlar birbirine, sadece tek bir insanın eğilerek geçebileceği dar tünellerle bağlanmıştı. Bu, kalabalık bir düşman ordusunun hızlıca içeri girmesini imkansız kılıyordu.
Daha da ilginci, tünel girişlerinde bulunan ve sadece içeriden kapatılabilen yarım ton ağırlığındaki "tığraz" adı verilen sürgü taşlarıydı. Ortasındaki delik ise düşmanı görmek veya mızraklamak için bırakılmıştı. Kapı kapandığında, içerisi dış dünyadan tamamen kopuyordu.
YERİN ALTINDA OKUL
Derinkuyu sakinleri, yer altında geçen uzun aylar boyunca sosyal hayatlarını da devam ettirdiler. Giriş katlarında hayvanların kokusunu izole etmek için ahırlar bulunurken, alt katlara indikçe yaşam alanları, erzak depoları, mutfaklar ve şırahaneler karşınıza çıkıyor.