Bir süredir anneliğin görünmeyen bir yükü var: Anı biriktirmek. Eskiden hayatın içinden kendiliğinden akan şeyler, şimdi sanki özenle seçilmesi, güzelleştirilmesi ve saklanması gereken parçalar haline geldi. Bir günün "iyi geçmiş" sayılması için içinde mutlaka özel bir şey olması gerektiğine inandırıldık.
Kendi çocukluğumu hatırladım ve annemin böyle bir çabası olup olmadığını düşündüm. Annem oyun arkadaşım değildi, özel planlar yapmıyordu, bizim için etkinlikler de hazırlamıyordu. Ama çocukluğum olması gerektiği gibi, bir çocuk gibi çok güzel geçmişti. Arkadaşlarıma ve kızıma anlattığım sayısız anım var.
Sokakta kendi etkinliğimizi kendimiz planlar, bayramlarda ve özel günlerde gittiğimiz akrabaları ziyaretleri unutamadığımız anılar olurdu. Hiçbir anne bunun için kaygı duymaz, kendi sosyalliklerini yaşarken biz de kuzenlerimizle kendimize ait dünyalar kurardık. Peki, ne oldu da, biz sürekli çocuğumuza anı biriktirmek için uğraşan, her anlarını eğlenceli hale getirmeye çalışan annelere dönüştük!
Oysa hayatın kendisi çoğu zaman sıradandır. Geçenlerde bir anne, "Bazen hiçbir şey yapmadığımız günler oluyor" diyor suçluluk hissederek "ve o günler bana boşa geçmiş gibi hissettiriyor." Ardından ekliyor: "Ama çocuk çok mutlu aslında." İşte meselenin düğümlendiği yer tam burası.
GÖRÜNMEYEN BASKI
Kimse açıkça söylemiyor ama annelerin üzerinde sessiz bir beklenti dolaşıyor: Çocuğun için unutulmaz bir çocukluk hazırlamalısın. Bu beklenti bazen sosyal medyadan, bazen çevreden, bazen de kendi iç sesimizden geliyor. Günün sonunda ise geriye tuhaf bir his kalıyor: Yeterince yapmadım.
Parka gidilen bir gün artık sadece park değil. Evde geçirilen bir akşam sadece bir akşam değil.
Her şey, bir anlam yüklenmesi gereken "potansiyel anı". Bu yüzden anneler çoğu zaman anın içinde kalamıyor. Bir yandan çocuğuyla oynarken, diğer yandan o anın yeterince güzel olup olmadığını tartıyor.
Bir başka anne şöyle anlatıyor: "Kızım oyun oynarken yanına oturdum. Sonra düşündüm, bunu biraz daha 'özel' hale getirmeliyim. Boyalar çıkardım, etkinlik kurdum. Ama bir süre sonra ikimiz de yorulduk." Bu yorgunluk fiziksel değil aslında. Daha çok, sürekli daha iyisini yapmaya çalışmanın yorgunluğu.
ANIN İÇİNDEN ÇIKMAK
Bir şeyi sürekli iyileştirmeye çalıştığınızda, onun doğallığını kaybedersiniz. Anı güzelleştirme çabası, çoğu zaman o anın içinden çıkmak anlamına gelir. Geriye ise yaşanmış bir his değil, tamamlanmış bir görev kalır.
Uzmanlar son yıllarda ebeveynlikte yeni bir kavramdan söz ediyor: "performans anneliği." Yani yaşananın kendisinden çok, nasıl göründüğüne odaklanan bir hal. Bu durumun en çarpıcı tarafı şu: Çocuklar bundan çok hızlı etkileniyor. Çünkü çocuk için önemli olan etkinliğin kendisi değil; annenin oradaki hali. Acele eden, yönlendiren, sürekli bir şeyleri "daha iyi" yapmaya çalışan bir ebeveyn, çocuğa fark etmeden şunu hissettiriyor: Bu an yeterli değil. Oysa çocuk için yeterli olan şey çok daha basit.
HAYAT HEP MÜKEMMEL OLMAK ZORUNDA DEĞİL
Her anı anlamlı kılmak zorunda değilsiniz. Bazen hiçbir şey yapmadan geçirilen bir gün, çocuğunuz için en güvenli ve en huzurlu hatıralardan biri olabilir. Çünkü o gün, siz gerçekten oradasınızdır. "Mutlu an biriktirme telaşı" dediğimiz şey, biraz da kontrol etme isteği aslında. Çocuğun mutlu olmasını garanti altına alma çabası.
Ama mutluluk, planlanabilen bir şey değil. Hele çocuklukta hiç değil. Belki de yapılabilecek en iyi şey, biraz geri çekilmek. Anı büyütmeye çalışmak yerine, içinde kalmak. Çünkü bazı anlar, güzel olduğu için değil; doğal olduğu için hatırlanır.
ÇOCUĞUMUZUN HATIRALARINI TASARLAYAMAYIZ
Yıllar sonra çocuklar yapılan etkinlikleri tek tek hatırlamaz. Ama o anlarda nasıl hissettiklerini hatırlar. Birlikte geçirilen zamanın huzurunu ya da gerginliğini, ses tonunu, bakışları... Hafızada kalan şey çoğu zaman detay değil, duygudur. Belki de bu yüzden bazı anneler günün sonunda yorgun ama tatminsiz hissediyor.