Geçtiğimiz hafta İtalya'nın Toskana bölgesinde bir kamp gerçekleştirdik. Birbirinden değerli katılımcılarla; sabah yürüyüşlerinden ney dinletilerine, derin ve dönüştürücü sohbetlere uzanan, unutulmayacak anlara birlikte tanıklık ettik. Toskana sadece doğasıyla değil, aynı zamanda Rönesans'ın doğduğu topraklar olmasıyla da bambaşka bir anlam taşıyor. Bu atmosferin içinde, Rönesans'ın Avrupa'yı nasıl dönüştürdüğünü, insanın düşünce yapısını nasıl kökten değiştirdiğini anlattım onlara. Elbette Rönesans denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri Michelangelo. Onun bir heykelin ortaya çıkış süreciyle ilgili verdiği o çarpıcı cevap üzerinden, aslında insanın kendi iç yolculuğunu ve kendi "Rönesans"ını nasıl yaşayabileceğini paylaştım. Çünkü mesele sadece bir sanatçının mermeri yontması değil; insanın kendini ortaya çıkarma sürecidir. Orada paylaştığım bu bakış açısını bugün seninle de paylaşmak istedim. Belki bu yazı, senin de kendi içsel Rönesans'ını başlatmana vesile olur.
'HEYKEL TAŞIN İÇİNDE'
Michelangelo bir gün yaptığı bir heykel için nasıl çalıştığı sorulduğunda, "Heykel zaten taşın içindeydi, ben sadece fazlalıkları attım" der. Bu cümle sadece bir sanat anlayışını değil, insanın kendini dönüştürme sürecini de anlatır. Çünkü çoğu insan gelişimi bir şeyler eklemek zanneder; oysa gerçek değişim, eklemekle değil, çıkarmakla başlar. Rönesans'ın en büyük öğretisi de budur: İnsan yeniden doğmaz, kendini ortaya çıkarır. Bugün kendine baktığında "Ben buyum" dediğin kimliğin ne kadarı gerçekten sana ait?
Çocukken sana söylenen sözler, ailenden aldığın kalıplar, öğretmenlerin, toplumun, hatta arkadaş çevrenin sana yüklediği anlamlar... Hepsi zamanla birikir ve sen o birikenlerin toplamını kimliğin sanmaya başlarsın. Oysa o sadece mermerin dış kabuğudur. İçeride başka bir sen vardır; daha sade, daha net, daha gerçek. Ama ona ulaşmak için önce dışarıdaki fazlalıkları fark etmen gerekir.
OLAYLARA VERİLEN ANLAM
Hayatında yaşadığın olaylar değil, o olaylara verdiğin anlam seni şekillendirir. Aynı deneyimi yaşayan iki insanın tamamen farklı yerlere gitmesinin sebebi budur. Biri yaşadığını bir yıkım olarak görür, diğeri bir öğrenme olarak. Olay değişmez, ama anlam değişir. Anlam değiştiğinde ise tepki değişir, his değişir, hatta hayatın yönü değişir. Ben bunu 'DAT sistemi' ile açıklıyorum. Yani 'durumlara verdiğimiz tepkileri' anlamlar belirler. Bu yüzden gerçek ustalık, hayatı kontrol etmek değil; ona verdiğin anlamı fark edip dönüştürebilmektir. Rönesans sadece sanatın ve bilimin yükselişi değildi; aynı zamanda eski düşüncelerin yıkılmasıydı. İnsanlar artık hazır cevapları kabul etmek yerine sorgulamaya başladı. Bu sorgulama, yeni bir bilinç doğurdu. Senin hayatında da bir Rönesans başlayacaksa, bu önce yıkımla başlar. Sana zarar veren eski inançların, sana ait olmayan düşüncelerin, seni sınırlayan hikayelerin yıkılması gerekir. Çoğu insan değişmek ister ama aynı kalmak şartıyla. Hem eskiyi tutup hem yeniyi inşa etmeye çalışır. Bu mümkün değildir. Dolu bir taş yontulmadan nasıl içindeki cevheri çıkarır?
TAŞIDIĞIN FAZLALIKLAR SENİ YORAR
Gerçek gelişim daha fazlası olmak değildir. Daha hızlı, daha güçlü, daha başarılı olmak değil. Gerçek gelişim, daha sade, daha net, daha sahici olmaktır. İnsan kendine yaklaştıkça hafifler. Çünkü aslında onu yoran hayat değildir; taşıdığı fazlalıklardır. İçinde tuttuğu duygular, sorgulamadığı düşünceler ve kendine ait sandığı ama aslında başkalarından aldığı kimliklerdir. Bunları bıraktıkça insan değişmez, ortaya çıkar. Bugün kendine dışarıdan bak. Yaşadığın hayat gerçekten sana mı ait, yoksa sana öğretilmiş bir hayatı mı yaşıyorsun? Tepkilerin gerçekten senin mi, yoksa yıllardır tekrar ettiğin otomatik kalıpların mı? Ve en önemlisi, sen gerçekten kim olduğunu biliyor musun, yoksa sadece sana söylenenleri mi tekrar ediyorsun?
Belki de ihtiyacın olan şey yeni bir şey öğrenmek değil. Yeni bir hedef koymak da değil. Belki de sadece durup şunu sormak: "Ben neyi gereksiz yere taşıyorum?" Çünkü hayatını değiştirmek için her zaman daha fazlasına ihtiyacın yoktur. Bazen sadece daha azına ihtiyacın vardır. Daha az korku, daha az yük, daha az sahte anlam...
Ve o zaman fark edersin: Heykel zaten hep oradaydı. Sen sadece üzerindeki fazlalıkları kaldırmayı yeni öğrendin.
DUYGULARINDAN KAÇMAK
Fazlalık dediğimiz şey sadece kötü alışkanlıklar değildir. Bazen en büyük fazlalık, yıllardır sorgulamadan taşıdığın bir düşüncedir. "Mükemmel olmalıyım", "Herkes beni sevmeli", "Hata yaparsam değerim azalır" gibi inançlar zamanla zihnin duvarlarına yazılır ve sen farkında olmadan bu cümlelerin yönettiği bir hayat yaşarsın. Bu düşünceler seni koruyor gibi görünür ama aslında seni sınırlayan görünmez kalıplardır. Tıpkı mermerin üzerindeki fazlalıklar gibi, seni olduğun halden uzaklaştırırlar. İnsanların en çok kaçtığı şey ise kendi duygularıdır. Üzüntü, öfke, korku ya da kırgınlık... Bunları hissetmemek için bastırır, erteler ya da yok sayarız. Ama bastırılan hiçbir duygu kaybolmaz. Sadece içeride kalır ve zamanla daha sert, daha ağır bir hale gelir. Yani taş büyür, heykel kaybolur. O yüzden dönüşümün ilk adımı, duyguyu tanımaktır. "Şu an ne hissediyorum?" sorusu, çoğu insanın kendine sormadığı ama sorması gereken en temel sorudur. Duyguyu tanımladığında, onunla temas kurarsın. İfade ettiğinde ise onu serbest bırakırsın. Ve her serbest bırakış, mermerden bir parçanın kopması gibidir.